Mucizeler Hayal değil…

Resim

Ben bugün 1 yaşına girdim… Geçen yıl bu saatlerde hastaneye yatışımı yapmış, serumumu yemeye başlamış, aşırı derecede heyecanla ameliyat saatimi bekliyordum. Ah ne gündü…  Neler vardı, neler hayal ediyordum… Korkuyordum da tabii biraz, ama her şeyin güzel olacağını biliyordum… Ameliyathaneye giderken şakalar bile yaptım…

Ardımda bıraktığım bir yılda hayatımda mükemmel şeyler oldu… Öyle ki, sanki bundan önceki 29 yılı hiç yaşamadım… Hiç olmadı… Hiç kötü şakalar duymadım… Kimse “az ye, boğazını tut, ayı bedeni satmıyoruz vs..vs…” demedi. Sanki kilolarım yüzünden kimse uzaklaşmadı etrafımdan, sanki büyük teyzem arkamdan “yazık!” demedi… Sanki, çok istediğim ama bedenini bulamadığım hiç kıyafet olmadı…

Eskiden kendimi “sosyal biriyim ben yeaa” diye tanımlardım. Değilmişim. Aslında evi ile işi arasında mekik dokuyup kendini odasına kapatan asosyalin önde gideniymişim. “Ben böyle de mutluyum, size ne?” derdim. Mutlu da değilmişim. Kendime söylediğim kocaman bir yalanmış. 3 dakika yürüyünce tıkanan nefesime rağmen, sağlıklıyım derdim. Değilmişim. Sık sık hastalanır, amansız kemik ağrıları çeker, kilitlenir yürüyemezmişim. İyi oyuncuymuşum, kendini kandırmakta oscar ödülü verilse, kimselere bırakmaz her sene ben toplarmışım. 

Bu bir yılda dünyam değişti… Tam anlamıyla değişti… Bir kere, o çok yüksek zannettiğim ama aslında yerinde yeller esen özgüvenim, ciddi anlamda tavan yaptı. Kendimi yıllardır hayalini kurduğum tiyatro sahnesinde bile buldum… Daha ne olsun canlar  Yürüyüşüm, duruşum, bakışım, nefes alışım değişti. Sağlığım ise hiç olmadığı kadar iyi (bu cümleyi okuduktan sonra maaşallahları sıralamayana bozulurum). Artık, hiç bir mağazadan beden yok diye çıkmıyorum mesela, beğenemedim bir şey diye çıkıyorum. Çünkü 56 bedenden 38 bedene düşmenin huzurunu yaşıyorum. Yürümek gözümü korkutmuyor. Merdivenlerden tırsmıyorum. 8. kata geldiğimde daha yok mu diyebilecek kadar da şımarığım  Turnikelerden geçerken yan dönmüyorum. Hatta milim oynamıyorum, dümdüz geçiyorum. Otobüste iki kişi arasına patadanak oturabiliyorum, rahatsız etme korkusu yaşamadan. Dans ediyorum… Dans… Kimsenin dikkatini çekmeden hem de… Dans eden sıradan bir kadınım pisti izleyenler için, kimse ardımdan kıs kıs gülmüyor mesela 

En önemlisi, sağlıklıyım… Mutluyum… Gerçekten mutluyum… Gülerken, gözlerimin içi gülüyor artık… Fotoğraflardan kaçmıyorum…

Bu aynadaki yeni benin ben olduğuna bazen ben bile inanamıyorum… Ama benim…

İlk defa, tüm içtenliğimle şunu söyleyebilirim… İyi ki “yeniden” doğdum… Hayatıma sihirli elleriyle dokunan çok sevgili Superman’im Halil Coşkun‘a bir ömür teşekkür etsem yine de minnettarlığımı anlatamam… Üstüne kitap yazsam yetmez, o derece canlarım… O benim yeni hayatımın mimarı… Odasından içeri ilk girdiğimde, o içten gülümsemesiyle elimi sıkıp, “her şey çok güzel olacak, önümüzdeki yaz, sen bile kendini tanıyamayacaksın” demeseydi, ben galiba başlayamazdım hiçbir şeye… Elimi öyle kuvvetli sıktığınız ve o güveni ilk tanıştığımız anda sağladığınız için çok teşekkür ederim Hocam…

Çenem düştü yine.. Çok konuştum…. Sevgili Ailem, hayatınıza gereken önemi verin… İkinci bir hayat verilmeyecek size, onu siz kazanacaksınız… Korkularınızın üstüne gidin… Obezite bir hastalık ve onu yenecek kadar güçlüsünüz… Bir adım atmanız yetecek…

Sağlıklı günlere, hep birlikte…

Sevgiler…
Kelebek

28/05/2014

Post-op 1. yıl.
Tüp Mide/Sleeve Gastrectomy
135 kg (ameliyata giriş 133kg) – 69 kg.
VKI: 40.3’ten 20.6’ya.

Resim 

Dip Not: Soracaklar için, boyum 183. Sarkmalar elbetteki var ama şu anda sadece göbek bölgesi sorunlu görünüyor, ama hayır henüz estetik operasyona girmedim. 18 aylık sürecin bitmesini bekliyorum :))

Reklamlar

İyi ki varsın ANNE…

ResimResim

Anne…

Hayatımda tanıdığım en güçlü kadın… Kahramanım… Bu yazıyı sana, sen içeride çayını yudumlarken, teyzenle konuşmalarını duyarken yazıyorum. Bilirsin, ben biriktirir biriktirir söyleyemez, içimi dökerim kelimelerle… Bu sefer sadece olduğun için teşekkür etmek istedim…

İyi ki varsın anne… Yoksa en iyi arkadaşımı bir ömür aramaya devam ederdim… En iyi arkadaşım olduğun için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Seninle ettiğim kavgalar olmasa, sevmediğim şeylerle başa çıkmayı öğrenemezdim… Benimle kavga ettiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Sen olmasan, affedilmenin ne demek olduğunu asla bilemezdim. Affedilmenin getirdiği huzuru tanımama izin verdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Sen olmasan affetmeyi öğrenemezdim. Kırıldığın onlarca şeye rağmen her seferinde affedebildiğin ve bunu bana öğrettiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Seni ne kadar kızdırsam da, her düştüğümde yaralarımı sarmak için orada olduğun için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Hatalarıma rağmen benden asla vazgeçmedin. Hatalarımdan ders almama izin verdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Sana, “kendimi artık annen gibi hissediyorum” dediğimde, gülmeyip beni dinlediğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Aldığım kararlar hoşuna gitmese bile, destek olduğun, elinden geleni yaptığın için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Tüm dağınıklığıma rağmen, eşyalarımı hala sokağa atmadığın için teşekkür ederim. 🙂
İyi ki varsın anne… Gecenin üçünde beni arayıp, “hala gelmiyor musun? eğlence yetmedi mi?” diye sorduğun için teşekkür ederim (ama eğlence hiç bir zaman yetmez anne 🙂 )
İyi ki varsın anne… Babama hiç ihtiyaç duydurmadığın için, hem annem hem de babam olmayı fevkaladenin fevkinde başarabildiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Kahkahalarımın arasından gözlerimdeki yaşı görüp, neyim olduğunu sorduğun için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Tüm dengesizliğimi dengeleyebildiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Beni böyle deli, böyle başına buyruk, böyle aklına eseni yapmaya çalışan biri olarak yetiştirdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… İçimin sıkıntıdan kabardığı anlarda, yanımda ya da telefonun ucunda olduğun, beni rahatlattığın için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Her şeyi gördüğün / bildiğin halde bilmemezlikten geldiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Beni olduğum gibi sevdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Benden hiç vazgeçmediğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Dilimi tutamayıp akrabalara saydırdığım zaman, onların yanında kızar gibi yapıp yalnız kalınca “fakat ne güzel laf soktun haa” diye benimle beraber gülme krizine girdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Kucağına yattığımda saçlarımı okşadığın için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… “ver bakiim bi dudak” dediğim de, o dudağı verdiğin için teşekkür ederim. (gerçi bu aralar hiç yapmıyorsun, aldatıyor musun olm beni? )
İyi ki varsın anne… Gerçekten…

Ve hep olmaya devam edeceksin… Sonuçta sen benim, annem, arkadaşım, kızım, canım, eksik yanımsın…
Hayat bizi birbirimizden ayrı düşürdüğünde bile (biliyorsun, yakın zamanda kendi kanatlarımla uçacağım ve hayır bunun tartışmasını yapmayacağız 🙂 ) yine olacaksın… Çünkü sen ANNEsin… Hep yanımda olmalısın…

Seni seviyorum ANNE… Senin, ve senin nezdinde; Gülsüm Elvan’ın, Emel Korkmaz’ın, Hatice Cömert’in, Sayfi Sarısülük’ün, Fadime Ayvalıtaş’ın, Emsal Atakan’ın, Saliha Önkol’un, Makbule Kaymaz’ın ve otuz yıl oğlu dönsün diye bekleyen Berfo Ana’nın anneler günü kutlu olsun…

Tüm sevgimle…
Kızın…
11/5/14

Teşekkürler 30 Yaşım

Buraya 30. yaşıma teşekkür yazısı gelecek 🙂

Evet, bu sene gerçekten diyorum bunu: “İYİ Kİ DOĞDUM..!”

Berkin… İçimin Yangın Yeri…

Resim

23 Kasım 2012 tarihinde Yeşil Gözlü Çocuğun ardından yazdığımda, “Hayat bir daha yitip gidenlerim için bir şey yazdırmasın” diye bir dilek tutmuştum. Olmadı dileğim. Tutmadı. Bugün içim yangın yeri. Bugün içim, hiç görmediğim, sesini duymadığım, sarıp kokusunu içime çekmediğim, halini hatrını soramadığım, beni hiç tanımayan, hiç tanışmadığım henüz onbeşinde bir ana kuzusu için yangın yeri.

Berkin… Berkin’im… Kömür gözlü, özgürlük kaşlı kardeşim, evimin en küçüğü, oğlum… Her dileğimin ilk cümlesi… Her temennimde yer alan… Üzerine milyonlarca umut biriktirdiğim, hayaller kurduğum, uçurtmaların kuyruklarına adını yazdığım… Ah benim kokusunu hiç duymadığım meleğim… Ne çok istedim, bir sabah sen uyandır beni… Bir sabah “Abla hadi kalk” dediğini duysaydım, ikiletir miydim hiç lafını? Ki çok zor uyanırım ben sabahları, sen bilmezsin ablam…Bilemeyeceksin de… Hiç fırsatımız olmayacak çünkü bizim birbirimizi tanımaya…  Oysa ne çok isterdim seninle bir Beşiktaş maçına gidip “Kartal gol, gol, gol” diye tezahürat yapmayı. Nasıl isterdim senin bana Beşiktaş marşlarını öğretmeni… Sana söz, hepsini tek tek öğreneceğim Berkin… Senin için…

Berkin’im, kömür gözlüm, ne çok hayalim vardı sana dair. Bir kere, iyiye ve güzele dair tüm umutlarımı sana bağlamıştım ben. Sen uyanacaktın… Seninle beraber herkes uyanacaktı… Sen uyurken ne kadar çok ablan, abin olduğunu görecektin, aklın uçacaktı. Hepimizi sevecektin belki… Tedavin esnasında canın sıkılmasın diye oyunlar oynamaya gelecektim seninle, sana hikayeler okuyacaktım. Ah benim özgürlük kaşlım, ciğerparem, can oğlum… Şimdi içimde kocaman bir boşluk var.

Berkin’im, küçük prensim… Özür dilerim… Sana güzel bir dünya hazırlayamadığımız için özür dilerim. Ardından bir cümle bile edemeyen devlet büyükleri(!)ne ülkeyi bıraktığımız için özür dilerim. Adını anmaya bile korkan soysuzları başımıza getirdikleri için özür dilerim. Senin gibi masum bir ana kuzusunun ardından saçma sapan konuşmalar yapan insanlar(!) olduğu için özür dilerim. Anneni, babanı ve ablalarını teselli edemediğimiz için özür dilerim.

Berkin’im… Abilerine emanetsin şimdi… Ali İsmail’in, Abdocan’ın, Ethem’in, Ahmet’in, Mehmet’in, Medeni’nin, Hasan’ın yanından ayrılma… Onlar ailen senin… Abilerin… Ellerini bırakma… Yerin onlarla beraber kalbimizde…

Berkin’im, sana and olsun, seni bir an unutursam kalbim kurusun…

Rahat uyu güzel oğlum…

Ablan.

K.

11/3/14

Eline, kalemine sağlık. Sende de ne dil varmış Barış Atay

Bizim büyük acılarımız var hepimizin faillerini bildiği ve emin olun, sizin oyununuzun, rahatınızın bozulmasından çok daha acı..

Kardeşim’e…

ipikEvimize ilk gelişini hatırlıyorum… Buz gibi bi havada, bembeyaz karların içinde… Nasıl da kızmıştım sana… Çünkü hastanede annemin yanına gitmek istemiştim de izin vermeyip, indirmişlerdi o merdivenlerden… Sonra evimize geldin… Kapkara bişiy… Kara göz, kara kaş, kömür karası saç… Bu ne yaa dedim? (sonra ne bileyim ben esmer bi afet olacak?) Kendim sarıydım ya, sen de öyle gelirsin sandım… Biraz senin ne olduğunu idrak edince oyun arkadaşı oluruz diye düşünmüşümdür sanırım, orası biraz karışık, netleyemedim… Ama sen oyun arkadaşı olmak yerine, benim oyun arkadaşlarımın bütün ilgisini çaldın… Oyun arkadaşlarım da o güne değin beni el üstünde tutan, annem, babam, annanem, dedem, teyzelerim, amcalarım, kuzenlerim… Hepsini aldın elimden… Kapıyı açınca bana sarılmak yerine sana koştular hep evimize geldiklerinde… (Kıskançlık orda başladı  )

Sonra öğrendim zamanla abla demenin, abla olmanın ne olduğunu… Abla olmak senin canın yandığında senden çok ağlamak, sen üzüldüğünde kahrolmak demekmiş… Küçücük bedeninle kafa tuttuğun hastalıklarına, salon camının önünde atletle oturup, “ben de hasta olucam işte, hepsi ona gitmesin, kardeşimi hastaneye yatırmasınlar, canı sıkılır onun, ben de hasta olayım, aynı odada kalırız” demekmiş. Abla olmak, dama atılan papucunun peşine düşmemekmiş. Abla olmak, normal zamanda kedi köpek gibi kavga ederken, biri seni üzdüğünde gözünü karartıp üzeni öldürmeyi düşünmekmiş.

27 yıldır ablaysam, senin sayende… Yaşattıkların için teşekkürler… Yaşatacakların için, yaşayacaklarımız için ise sabırsızlıkla bekliyorum…

Yeni yaşın hayalini bile kuramayacağım mutluluklar getirsin sana… Yolun açık olsun… Yanında sırtını dayayabileceğin bi ablan olduğu, hep aklında olsun…

Seni seviyorum…
Ablan…
25/12/2013

Dikkat Kırılır..!


Bir gün gelir herkes kendi yoluna gider,  her şey nasıl başladıysa öyle biter…

blog

Tanıyanlar bilir beni… Çok kolay ısınırım insanlara, çok çabuk severim… Güvensiz yaklaşmaktansa, bir güven yelpazesi oluştururm her yeni tanıştığım kişi için… O yelpaze açık kalır ya da kapanır, bunu karşımdaki kişinin tavırları belirler. Sınamam insanları hiç bir zaman. Çoğu zaman sonsuz şansları olur… Salak bi’ insanım bu açıdan, kabul ediyorum. İnsanoğlunun ortak hastalığı bende de doğuştan mevcut: ‘Herkesi kendim gibi sanıyorum’, ve kendim gibi davranıyorum… En sevmediğim şeydir çünkü maskelerle gezmek, olmadığın biri gibi davranmak, kendini sakınmak… Saçma gelir…

Arkadaşlarım önemlidir… Hepsini severim… Kimilerini eşit, kimilerini eşitte biraz daha fazla, kimilerini çok… Ama sonuçta hepsi önemlidir… Bana benzeyenler de olur içlerinde, hiç benzemeyenler de. Ayırmam… Hepsiyle paylaşacak şeylerim vardır çünkü… Sözlerini dinlediklerim olur, sözlerimi söylediklerim olur, derdimi paylaştığım da vardır, dertlerini paylaştıklarım da… Elimden geleni yaparım, yanlarında olmaya çalışırken el vermeyen şartları da zorlarım… Ve bunları zorunluluktan değil, istediğim için yaparım..!

Ama bazen, bazen o kadar kırılırım ki içime batar kırıklarım… Canım yanar… Çok yanar… İçim acır… Öyle acır ki soluğum kesilir, gözümün ışığı söner… Kendime geldiğimde biter her şey… Kararır gözüm… O sonsuz şans veren salaklığım, yerini had safhada kararlı bir kadına bırakır. Beynimden tüm o sahneler geçer gider; artılar, eksiler dökülür bir bir hafızamın kıvrımlarından… İçimde bi’ yanım savaş vermeye devam eder, ama yine tanıyanlar bilir, bitti dersem bitmiştir. İçimde savaşan yanım, insan biriktirmeyi seven yanım… Keyif aldıklarımı yanımda görmek isteyen, eğleneyim, güleyim, onlarla ağlayayım isteyen yanım… Ah benim o salak yanım… Ama… “Ama”sı var işte… Biri kalbimi onaramayacağım şekilde kırdığı zaman, dönemiyorum kendime… Sanki bir tane kalbim yok da, içimde herkes için ayrı bi’ kalp taşıyor gibiyim… Onlara ait olan kalp kırıldığı zaman içime batıyor önce… Batıkları temizleyemiyorsun da… Anca onu kıranı hayatımdan çıkarınca, o kırılmış, içime batan kalp de ayrılıyor içimden… Bir boşluk kalıyor yerinde… Soğuk rüzgarlar esiyor… Ama alışıyorsun sonra… Hani, bi’ yerin kırılır, kemik iyileşir, şişi iner etinin, ağrın falan kalmaz ama çok soğuk havalarda bi’ ince sızı oturur kırılan yere, öyle bir inceden sızlıyor işte… Belli belirsiz, “acaba neden sızladı şuram” diyorsun, çünkü zaman geçtikçe unutuyorsun…

Bu son zamanlarda çok acıdı içim… Sonsuz şanslarını tüketti insanlar… Sevdiğim kadar vardılar, sevdiğim hallerinden çok uzaklaştılar… Herkesin sorunlu zamanları olabilir, herkesin canı sıkkın olabilir, bir şeye sinirlenebilir, delirebilir ama canının acısını benden çıkaramaz… Kimsenin beni üzüp yıpratmaya hakkı yok ki… Ben başkasına olan öfkemi, hiç onlardan çıkarmadım ki… Anlattım dinlemek isterlerse, paylaştım… Ama ruhumun acısını “seviyorum” dediğim insanlardan çıkarmadım hiç… Ya da kafamda kurup kurup, kendimce sonuçlar çıkarıp sırtımı dönüp gitmedim… Amiyane tabirler, ortada bırakmadım kimseyi göt gibi… Bana yapılmasından da hazzetmem zira…

İnsan kaybetmeyi sevmiyorum demiş miydim? Hiç sevmiyorum hem de… Zor kazanıyorum biriktirebileceğim insanları çünkü… Üzülüyorum kaybedince… İki büklüm olup kaleme kağıda sarılıyorum sonra böyle… Kızgınlığımı böyle geçiriyorum işte, yanımda yörüngemde olanları kırmak yerine…

Belki de her şey Ali’nin dediği kadar basittir… “O benim dünyama bir görevle gelmiştir. Görevini tamamladığı için dünyamdan ayrılması gerekmektedir…” Olamaz mı? Olabilir… Artık benim dünyamda olmadığı kesin…

Bütün arkadaşlarıma açık çağrıdır… Sizi seviyorum, her birinizi farklı ama hepinizi aynı seviyorum… İnandığınız her neyse onun aşkına, kırmayın beni… Bi’ sıkıntı, bi’ sorun varsa elinizi hiç bırakmadan yardım ederim, siz sorunu çözüp rahatlayana kadar… Ama içimden kalbinizi çıkarmak yaramaz işinize.. O zaman ben, ben olamam ki size… Her şeyi alttan alabilirim, her halta müsamaha gösterebilirim, ama kendi kendinize gelin güvey olup halisünasyonlar görmeye başladığınızda ve bu sanrılar beni kırmanıza sebep olduğunda… Ah ben, ben kayboluyorum… Ve, ve bunu bir kereden çok yapabiliyorsunuz… Ama işte benim o sınırsız sabrımın da “dur” dediği yerler olabiliyor… Öyle zamanlarımda ardıma bakmadan gidebiliyorum… Ve ben gittiğimde, hiç dönmüyorum… Çünkü siyah ve beyaz netliğinde olmalı her şey, gri olmamalı. Grilerde kaybolur insan… Yani demem o ki, inandığınız her kimse, onun adına, gri nokta yaratmaya çalışmayın zihnimde… Zihnim tanımıyor griyi…

Dün gece birini çıkardım biriktirdiğim insanların arasından… İçimdeki kalbini kendi söküp çıkardı yerinden… O biri yok artık hayatımda, o birinin hayatında “Kelebek” yok artık. N’olur değişmeyin siz de… İçimde sızılı rüzgarlar estirmeyin. Azaltmayın kalplerimi. Çünkü bir kere çıkardığım kalbi, tekrar koyamıyorum yerine… Biten arkadaşlıklar, biten kitaplar gibi değil, tekrar açıp okuyamıyorum…

Öyle işte… Çok konuştum…
Sevgiyle…
Kelebek

29/11/13
Aynı oda, aynı masa, aynı sandalye, aynı Istanbul

Previous Older Entries Next Newer Entries