Bizim Hikaye Bölüm 0

ya da bilinen adıyla Season One Pilot Episode 🙂

Bir önceki yazıda bahsettiğim, belki bir gün bizim hikayemizi de yazarım, telif hakkını alabilirsem dediğim hikaye, işte bu hikaye… Telif hakkını hikayenin asıl erkek tarafından almış bulunuyorum 🙂 Sonuçta, “sevimli sevimli bakıp, anlatsam mı ki yaa” kozu her zaman işe yarar… İşe yaramazsa da “ama beni sevmiyoooooooooo” çıldırması muhteşem bir B planıdır 🙂

 

Şimdi gelelim hikayeye 🙂

Hayır hemen şimdi başlamıyorum. Bu bir ön bilgi amacıyla yazılıyor… Hikayeyi okurken, ön yargılarınızdan, tepkinizden, kraldan çok kralcılığınızdan korkmuyorum. Bilen zaten biliyor hikayemizi… Nasıl tanıştık, o süreçte neler geçirdik, kim ne yaptı, herkes biliyor. Benimki bu hikayeyi hiç unutmamak için yazmak…

En büyük korkum unutmak çünkü… O yüzden çevremdekiler bana trilyon terebayt kadın diyorlar. Her şeyi hatırlamaya çalışıyorum, iyi kötü hiçbir şeyi unutmamaya… En büyük korkum unutmak çünkü… En büyük korkum Alzheimer ya da aklımdakileri unutturacak bir hastalığın kapımı çalması… O yüzden yazıyorum… Yazıyorum ki, hatırlayabileyim.

Ne diyordum, hah: Eleştirilerinize, akıl vermelerinize kapalıyım. Gülelim, eğlenelim, o acı tatlı günleri yad edelim.. Acı dedim, evet. Ne sandınız, ışıltılı muhteşem bir hikayeyle sizi başbaşa bırakacağımı mı? Heheheh 🙂 Her ilişkide olduğu gibi iniş çıkışlar, bol gözyaşı, laf sokmalı facebook iletileri, mesaj içerikli şarkılar, bu ilişkide de mevcut 😀 Özellikle ilk bir yılda 🙂 dırınınıııın 😀

Şimdi sizi biraz meraklandırmak adına, bu yazıya burada son veriyorum 🙂 Bu yazının etiketi / kategorisi “Bizim Hikaye”. Takipte kalın, yarın akşam 21:00’de ilk bölümü yayınlıyorum.

Öptüm en güzel yerinizden…
Kelebek.

Bu bir iç dökmedir…

Ne kadar uzun zaman olmuş ben buraya tek bir kelime yazmayalı… Ne çok olmuş kelimelerimi serbest bırakmayalı… Nasıl dolmuş içim, nasıl birikmiş kelimeler aklımın  bir ucunda…

Geçenlerde şu meşhur #10yearschallenge için bir döktüm kelimelerimi azıcık sanırım, ki ona da buradan ulaşabilirsiniz. Sonra dedim ki, sanırım bu kadarı yetmeyecek, zira instagram da bir yere kadar izin veriyor yazmaya, bir twitter olmasa da onun da var bir karakter sınırı… (Ki bence bunlar hep karaktersizlik, yazasım gelmiş, neden engelliyorsun? Ayrıca bir önceki cümle ne kadar da ayrı yazılması gereken de/da için ders örneği niteliğinde :p )

O gönderiyi bir hafta önce paylaştım ama inanın o günden beri de aklımda… Daha neler neler vardı yazmak istediğim diye… O zaman dedim, “otur da yaz kızım… Ne kaçıyorsun, belli ki anlatacakların birikmiş senin… Hazır okul da tatil, dön şu blog işine… Hem seversin sen yazmayı…” (evet iç sesim de fazlasıyla geveze, ne sohbetlerimiz var çok sessiz ama oldukça gürültülü, bilemezsiniz) Vallahi, siz hazır mısınız bilemem ama, ben başlıyorum… Fona da bir şarkı bırakıyorum, seversiniz diye de umuyorum.

Şöyle başladım ben o gönderiye:

10 yılda ben, çok küçüldüm, çok büyüdüm, çok düştüm, yaraladım her yerimi, ayağa kalktım, iyileştim.

Öyle şeyler yaşadım ki on yılda, sanki yetmiş yılın tüm yükünü çektim… Okuyanlar, tanıyanlar bilir az çok hikayemi…. ( Bilmeyenleri arşive alalım 🙂 ) Yerin dibine de girdim insanlar karşısında, bin basamak yukarıdan da baktım onlara. Ne diyordu Nesimi o muhteşem türkü de “kah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi, kah inerim yeryüzüne seyreder alem beni…” Tam da öyle oldu işte… Bu son on yılın ilk beş yılında kader bana da güldü tabii, lakin g*tüyle… Bir türlü oturmadı hiçbir şey rayına, hep bir yarım, hep bir terslik, neredeyse elimi attığım her şey kurudu… Canım okuyucu, sana şöyle söyleyeyim, hani yoğurt beyazdır ya, işte o iddiayı ben sunduğumda bütün yoğurtlar kara oldu… O derece bahtsızlık… Şimdi gülüp geçiyorsun ama, o zamanlar öyle değil işte, kahroluyorsun… Bu da mı gol değil bee, bu da mı gol değil diye isyan eden Serseriler Kralı Ofsayt Osman‘a selam olsun…  Gerçi Osman’ın pası gol sayılmıştı da benim hep içimde patladı canım okur. Doğru, çok güzel düştüm… Sanki böyle yedi mahallenin iti toplanmış da bana ağız burun dalmış gibi yaralandım ama, sardım tek tek her birini… İyileştim be canım okur… Dedim ki, “benim bu hayat… ölüp gidebilirim her an ve bir daha gelmeyeceğim bu dünyaya… bir dakika öncesine geri dönemezken ben, neden tutuyorum dünün yasını, acısını…”Bu bloga girdiğim ilk yazı 2010 yılından… Yine bir iç hesaplaşması olmuş… Ama korkma, oradaki halimle uzaktan yakından alakam yok, bu yazı tamamen kelimeleri ait olduğu yere koymak için…

Ne diyordum… Hatırladım… On yıl… Ne çok büyüdüm ama ne çok küçüldüm de bu on yılda… Nasıl da güzel küçüldüm ama 🙂 Evet, bir sürü yük attım üstümden, onu da bilmeyenleri buraya alayım… İster istemez de oldukça etkisi oldu bu değişimin hayatımda… Tabii yaş da aldım… Bu blogu yazmaya başladığımda 26-27 yaşında bi kocaman çıtırken, şimdi 35’inden kaçmaya çalışan tatlış bir kıtır oldum ya 😀 Korkmuyorum ama yaşlanmaktan, güzel yaşlanıyorum zira… Mesela hala beyaz saçım yok (bir maaşaallah alamazsam, çok bozuşuruz ama söyleyeyim).

Bak canım okur, küçülünce, hayatını düzene sokuyorsun. Mesela ben hep kendimi sakladığım masa başı işlerde çalıştım… Öyle ki telefonun ucunda çürüyeceğime çok inanmıştım… Sonra okulu bitirdim… Dedim ki “artık saklayacak bir şeyin yok” Öğretmenliğe başladım… Hem de ne başlamak, kendimi dünya güzeli çocukların içinde buldum… Nasıl saklanmışım yıllarca, boşuna… Neden… Hiç anlam veremem mesela o kayıp yıllarıma…

Sonra demişim ki o postta:

 Saçımın rengini değiştirdim, gülümsememi gizledim, yüzüme maskeler taktım, maskelerimden arındım. Son on yılda ben, tanımadığım insanlara ağladım, tanıdıklarıma beter olsunlar dedim. Nefret ettim, nefret ettirdim, affettim, aklıma kazıdım, küstüm, barıştım, yollarımı ayırdım. İnsan kazandım, insan kaybettim, selam aldım, selam verdim, selamı sabahı kestim.

Offf saçlarımın rengini o kadar çok değiştirdim ki sevgili okur… Bebek sarısı (Daenerys Daenerys olmadan önce o renkti benim saçlarım), turuncu (Avrupa Yakası – Yaprak karakterini hatırladın mı? işte onun saçı benimkinin yanında normal kalıyordu), kızıl, koyu kahverengi, çikolata, sarı, çok sarı, çok kumral, ombre, ne ararsan… Çok uzattım saçlarımı, çok kestirdim hatta bir dönem büyük bir kısmını kazıttım… Saçlarımı çok yıprattım, çünkü çok depresyona girdim, çok depresyondan çıktım… Ama bil ki canım okur, keyfin yerindeyse saçın hiç önemi yok, dibin gelmiş, uçları kırılmış… Umursamıyorsun… “Amaaan şuradan bi toplarım idare eder”, diyorsun. Bu aralar saçlarım tam da öyle… Şuradan toplu 🙂

Bu on yılda ben, rol yapmayı öğrendim canım okur… Öğrendim ki her şeyi olduğu gibi yansıtmamak gerekiyormuş… Canının en değerli parçası da olsa yanındaki, acını, kırgınlığını anlatmaman gerekiyormuş… Dönüp dolaşıp seni yaralamak için kullanılıyormuş mesela senin güvenerek anlattıkların. Çok insan kaybettim on yılda canım okur… Kimini ben istediğimden, kimini hayat yüzünden, kimini karşılıklı hatalardan, yanlış anlaşılmalardan…

çok şarap, çok kahve içtim. Bir sürü kupa aldım, kullanmadım. Çok fotoğraf çektirdim, çok fotoğrafı sildim. Çok film izledim, çok film kaçırdım. Çok para harcadım, beş parasız kaldım, sonra yine kazandım. Çok iş değiştirdim. Çok kitap okudum, çok kitap aldım. Ne gemiler yaktım, ne limanlardan kaçtım.

Bunlar yetmemiş gibi, bir sürü şarkı dinledim, bir sürü dizi izledim, bir sürü oyun gördüm, konserlere gittim… Ama şakası yok, güzel parasız kaldım okur, kimse anlamadı 🙂 Kimseye ağlamadım… Hiçbir zaman çok param varmış gibi yapmadım… Yoksa yoktu, abartmadım ah vah olmadım. Ha gittim yarışmaya katıldım, ödülümü aldım, yalanım yok çatır çatır da harcadım (sevgiler Naime) Bir ara 500.000e gidiyorum diye ödü patladı herkesin 😀 Malum ilk bölümde 500000’i verirsen, kapat git dükkanı 😀 Bu arada yarışma programına katılacaksanız, ön mülakatta bildiğiniz her soruya doğru cevap vermeyin, şansınız artsın :p (Bu da size kıyağım olsun)

Şarkılar canım okur, çok sevdim onları.. Kiminden nefret de ettim… Çılgın gibi şarkılara takıldım, kiminde çok ağladım, kiminde çok dans ettim. Yalnız ağladım, yalnız, dans ettim… Kimseyi umursamadım… Çok içtim okur, dibine vura vura… (çok kolay sarhoş oluyorum artık, o kadar da masraflı değilim). Kahveden hiç kaçamadım… Bünyemin kontak anahtarı kahve benim… Sütlü, şekersiz… Türk kahvesiyse sade… Hiç vazgeçmedim…

Çok hayattan vazgeçtim, tek birinden hiç vazgeçmedim. Umudu kendime yoldaş ettim, sabretmekten tükenmedim. Sevdim, sevildim, çok sevdim, çok sevildim. Ve hep şükrettim.

Sonra, şu son on yılın ikinci 5 yılında, bir adamı sevdim canım okur, çok sevdim… Ne beylik, ne büyük laflar etmişim onu tanımadan önce, şimdi daha iyi anlıyorum… “Asla beklemem, bana ne” derken, ne uzun beklemişim, ne çok savaşmışım onun için, şimdi görüyorum… Öyle bir sürü madde sıralamışım, şöyle olsun, böyle olsun demişim şu yazıda, adamım çoğuna uymuyor 🙂 mesela sarı dediğimde lacivert demiyor, çünkü artık ben bile Fenerbahçeli değilim… Onu tanımadan çok önce vazgeçmiştim Fenerbahçe’den… Benden uzun da değil mesela… Ama umursamıyorum hiç… Öğrendim ki, sevince umursamıyorsun sevgili okur… Sevince o sıraladığın maddelerin hiç önemi kalmıyor… Ama ben ne çok bekledim onu sevgili okur… Yok, evlenelim diye değil, elimi elinin içine bırakmak “sevgilim” demek için… Ondandır “sevgili sevgilim” derken, suratımda şapşik bir gülümsemenin belirmesi… Ah caaanım okur, o nasıl bir beklemekti, o nasıl bir sabırdı… Adını koyamıyorum… Taş olsa çatlardı, ben çatlamadım sevgili okur… Sonra sanırım, bir gün… Bir gün bütün parçalar oturdu yerine… Bir gün, biz olduk… Yine evlilik değil bahsettiğim, bundan çok çok önce  bizdik, biz olmayı öğrendik… Zaten bizce evlilik pek de matah bir şey değildi, çok gerekli değildi… Ha evlendik mi, evet… Ama mahalle baskısından… Yoksa iyiydik biz… Söz, onun hikayesini de anlatacağım… Ne oldu, nasıl tanıştık, neden bekledim, nasıl biz olduk, ne ara evlendik 🙂 Ama önce iznini almam lazım 😀 (bunun evlilikle alakası yok, tamamen telif hakkı mevzusu 🙂 )

Ne kadar uzun yazdım… Buraya kadar okuduysan çok teşekkürler sevgili okur… Bu geri dönüşümün ilk adımı olsun… Yakında yine görüşeceğiz, söz…

Şimdi anladım ki, seni çok özlemişim canım okur…

Sevgiler.

Kelebek
24/01/2019 – 01:10

Dip Not: Hala bacaklarım “hayat maximum’da” dercesine çarpık çıkıyor fotoğraflarda düzeltemiyorum 😀 Ben kendimi öyle X bacaklı seviyorum demek ki 😀

kelebek-

 

 

MAÇKA TAŞLIK GAZİNOSU REZALETİ

Merhaba,

Evlilik sürecinin ne denli yorucu, ne denli zahmetli olduğunu herkesin bildiğini düşündüğümden bu süreçten tekrar bahsederek sizleri yormayacağım. Sadece “yüzüp yüzüp kuyruğuna geldik, ohh yarın rahatlıyoruz” dediğimiz günde yaşadığımız stresi ve buna sebep olanları anlatmak ve sizleri uyarmak istiyorum.

22 Nisan 2017 Cumartesi günü bizim evlendiğimiz gün. Şubat ayında günümüzü alıp, detaylara karar verdik. Kocaman bir düğün organizasyonunun içinde yer almaktansa, nikahımızı yapalım ardından da ailelerimiz, sevdiklerimizle gidelim bir yerlerde yiyelim, içelim, eğlenelim diye karar verdik. Buraya kadar her şey çok normal. Sonra mekan arayışlarına girdik. Buraları uzun uzun anlatarak canınızı sıkmayacağım. Şişli’de gerçekleşecek nikahın ardından, trafik derdiyle uğraşmamak için Beyoğlu, Şişli, Beşiktaş taraflarında bir yer arıyorduk. Bu bölgede 7-8 mekan belirledik ve 3 Mart Cuma günü hem mekanları işlerken görelim hem de fiyat görüşmesi yapalım diye yola çıktık. Bir başka mekanı ararken Maçka Taşlık Gazinosu ile karşılaştık ve kısa bir konuşmanın ardından, mekanı görmek ve bilgi almak istediğimizi belirttik. Mekan, sunduğu program, menü ve fiyat aralığı bilgilerini alıp, düşüneceğimizi ve dönüş yapacağımızı belirterek ayrıldık. Bu arada 90 kişilik bir rezervasyondan bahsediyorum, 15-20 kişilik bir gruptan değil. 8 ya da 9 Mart günü Maçka Taşlık Gazinosu işletmecilerinden Evren Aydın’ı arayarak, nikah sonrası eğlence yemeğimizi mekanlarında gerçekleştirmek istediğimizin bilgisini verdik. Kendisi her işletmeci gibi, rezervasyonu garantiye almak adına 1000 TL kaparo istediğini belirtti, biz de kabul ettik. 18 Mart 2017 Cumartesi günü saat 20.00 gibi, hem son detayları konuşmak hem de kaparoyu ödemek üzere mekana geçtik. Rezervasyonumuzun +/-10 kişi fark olabileceği bilgisi ile 80 kişi üzerinden yapılmasını istedik. Menü detaylarından, sahne alacak isme ve dansöze, arada sıcak içecek servisinin yapılmasına, kıyafet değiştirebilmek için ihtiyaç duyacağımız odaya kadar her küçük noktayı teyit ederek konuştuk. Evren Bey bizden 21 Nisan 2017 Cuma  günü son sayıyı vermemizi istedi. Biz de kaparosunu vererek mekandan ayrıldık. Buraya kadar her şey gayet iyi gidiyor değil mi? Ancak öyle bitmedi.

21 Nisan Cuma günü saat 16.00 itibariyle Evren Bey’i halihazırda mekanın websitesinde de yer alan cep telefonundan aramaya başladık. Fakat telefon kapalıydı. Gece hayatının çalışma şartlarını bildiğimizden uyuyor olabileceğini düşündük ve saat  başı  bir kere aradık ancak telefonu kapalı kalmaya devam etti. 21.00 itibariyle mekanın sabit hattını aramaya başladım fakat telefonlar 1 kere çalıp meşgule düşüyor, bağlantı kesiliyordu. Websitesinde bir başka cep telefonu numarası farkettim ve bir ümitle o numarayı aradım. Çalıyordu, açıldı. Karşıma çıkan kişi, geçtiğimiz yıl orada çalıştığını fakat Taşlık Gazinosu’nun geçen hafta “yıkıldığını” söyledi. Tahmin edersiniz ki beynimden vurulmuşa döndüm. Başka hiçbir numara bulamıyordum ve Evren Bey’in telefonu hala kapalıydı. Bu arada saat 23.00 olmuştu bile. Birden aklıma Taşlık Gazinosu ile ortak girişe sahip olan Frame (Ümit Karan’ın sahibi olduğu) club geldi. Onların websitesine girdim ve rezervasyon için verilen telefon numarasına ulaştım. Birhan Bey yanıtladı. Panik halde durumu sorduğumda mekanın yıkılmadığını ancak kapatıldığını söyledi. Ben “benim yarın nikah yemeğim olacak orada! Ben şimdi ne yapacağım?” diye dert yanmamdan sonra “Belki sizin için izin alabilmişlerdir, ben öğrenip size döneyim.” dedi ve birkaç dakika sonra aradı. “Kötü bir haberim var, maalesef izin alamamışlar ve mekanı açamıyorlar” dedi. “Bu bize nasıl haber verilmez, aramasam ve size ulaşmasam yarın geldiğimde misafirlerimle bomboş bir mekanla karşılaşacaktım, ben bu saatte ne yapacağım şimdi?” diye sordum Birhan Bey’e. Kendisine buradan teşekkürlerimi sunuyorum, çünkü son dakikada üstelik anlaştığım fiyata bana harika bir mekan buldu. Ancak onu burada anlatmama gerek yok. Şimdi Maçka Taşlık Gazinosu konusuna geri dönelim. Ben o krizi atlattıktan ve takriben 03.30’da uyuduğumda Evren Bey’in o bir türlü açılmayan telefonu hala kapalıydı.

Sabah 07.30’de uyanıp 16.40’taki nikahım için kendi hazırlıklarıma başladım. 12.00 gibi eşim arayarak Evren Bey’in aradığını (nikahtan sadece 4 (dört) saat önce) ve açıklama yaptığını, mekanın Perşembe günü kapatıldığını söylediğini belirtti. Neden aramadınız, neden bilgi vermediniz sorusuna “Belki izin alabilir, açtırabiliriz diye düşündük” şeklinde bir cevap vermiş, size harika bir mekan buldum diye de, daha önce gittiğimiz ama içimize sinmeyen başka bir mekanın adını vermiş. Tabii ki kabul etmedik ve kendisine ödediğimiz 1000 TL tutarındaki kaparomuzu istedik. Hesap numarası istemiş, paylaştık. O gün 22.04.2017 idi, bu yazı yazılırken 26/04/2017 saat 16.00 ve maalesef hala ödememizi alabilmiş değiliz.

Mekan kapatılmış zaten daha neden uyarıyorsun derseniz de, Evren Bey’in daha önce belirttiğine göre kendilerinin İstanbul Kemerburgaz Göktürk’te kır düğünü vs. için de bir mekanları var. Adını net hatırlayamıyorum dolayısıyla paylaşamayacağım ama kendileriyle karşı karşıya gelmenizi istemiyorum.

Ben o gece ısrarla aramasaydım, birilerine ulaşmaya çalışmasaydım, nasıl bir rezillik yaşayacağımızı tahmin bile edemiyorum. Hayatımızın en güzel günlerinden biri olması gereken gün, üzüntüyle hatırlayacağımız bir gün olacaktı. İşletmecilik son dakikaya kadar beklemek değildir. İşletmecilik sorumluluk sahibi olmak ve müşterini olası sorunlara karşı bilgilendirmektir. Perşembe günü kapatılan mekanın bilgisini Cumartesi rezervasyon saatinden 6 saat önce vermek değildir. İyi niyetimizi bir yere kadar koruyabileceğimizi düşünsek dahi, aksi durumda hukuki yollara başvurmaktan da kaçınmayacağız.

Okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Ferhat & Kelebek Ataman

Sesini Çıkar! #sendeanlat #ozgecanaslan

Haksızlığa karşı susan, dilsiz şeytandır!

30 yaşındayım.. Son iki senedir, hiç tanımadığım, adını daha önce hiç duymadığım insanlara ağlıyorum ekseriyetle… Kimi küçücük çocuk -kafasına gaz fişeği isabet edip ölen-, kimi gencecik fidan -vurmayın, öldüm- dese de dövülmeye devam edilen, kimi gencecik kız, akşam evine dönerken insan diyemeyeceğim -hayvanlara da hakaret edemeyeceğim- bir pisliğin, çükünün hevesine, bıçaklanarak, yakılarak öldürülen…. Saymakla bitmez, bitiremem içimin yangınlarını…

Hafta sonu kahroldum Özgecan Aslan’ın haberine. Görmeyen, duymayan kaldı mı, sanmıyorum. Mersin’de okulundan çıkıp evine dönen, gencecik, 20 yaşında bir kız… Kardeşimden küçük, kuzenlerimden küçük… Ana kuzusu daha, babasının prensesi… Bindiği minibüsün şoförünün bir anlık hevesiyle, yolun başındayken bitişi görmüş minnacık bir kız çocuğu… İçimi yakıp giden bir kız çocuğu… “Meleğimin üstüne toprak atmayın” diye kahrolan babanın, gözlerini bir daha hiç açmayacak kızı…

Nasıl yandım, nasıl acıdı canım, anlatamam… Öyle pis bir dünyaya kaldık ki, “Şükürler olsun, ben değilim o” diye düşünür bile olduk. Taciz, tecavüz maalesef benim ülkemde, sıradan, olağan artık… Evet son yıllarda bu haberlerde inanılmaz bir artış var. Her gün en azından bir kadının öldürüldüğü, şiddet gördüğü, tecavüze uğradığı haberini alıyoruz. Bunlar sadece basına yansıyanlar… Bir de, hiç sesini çıkarmayanlar var, çıkaramayanlar… Korkanlar, toplumdan çekinenler, ailesinden korkanlar… Susuyoruz, çünkü zihniyetimiz belli… “Dişi köpek kuyruğunu sallamazsa, erkek köpek bir şey yapmaz!”

Düşünüyorum, tacizle ilk ne zaman karşılaştım diye, aklım çıkıyor… Zira ilk karşılaşmam 5-6 yaşlarıma tekabül ediyor. Akraba(!) denilen bir akbabanın, “ayy çok seviyorum Kelebek’i, bayılıyorum bu kıza” söylemleri altında sıkıştırılıyorum kendi evlerinde, her şey oyun görünüyor ama büyüyünce anlıyorsun, öyle değil… Annenle aynı yaşta adamın, oranı buranı mıncıklaması, ailen yanında değilken, hadi gel dolaşalım diyerek seni dışarı çıkarması, hatta evlerine götürmesi, “hadi güreşelim” diyerek sizinle yerlerde yuvarlanması, oyun değil, tacizdir..! Ama bilemiyorsun o küçük yaşında… Çünkü kimse anlatmıyor sana, kimse uyarmıyor seni, çünkü kimse beklemiyor çevresinden böyle bir şey…

Sonra hayatımın en büyük travması geliyor aklıma… Yaşım 11. Anneannemin evine çok yakın oturan bir arkadaşım var, onların apartmanının önünde duruyoruz. Derslerden konuşuyoruz. İşlek bir cadde üstünde evleri, arabalar, insanlar… Hemen apartmanlarının yanında banka var, sırada bir sürü insan… Biri dikkatimi çekiyor… Kel, kahverengi pantolonlu, gri bir gömlek var üstünde, siyah kösele ayakkabılar, belinde deri bir kemer… Bana bakıyor, ama bir gariplik var. Elleri olması gereken yerde değil, elleri pantolon fermuarında, herhalde çok övündüğü penisini çıkarıyor dışarı, gösteriyor… Gündüz vakti hanımlar beyler! İşlek bir caddede hem de… Etrafımızda o kadar insan varken hem de! Koşarak kaçıyorum anneanneme… Sesimi bile çıkarmıyorum korkumdan, anlatamıyorum kimseye… Hafta başında aynı adamı, okulun hemen karşısındaki pastahanede görüyorum… Teneffüslerde okulun kapısının hemen dışında… Ama yine de söyleyemiyorum bir şey… Sonra bir akşam, anneannemin evinden kendi evimize gitmek için çıkıyoruz. Ben bir kaç dakika erken iniyorum çöpü atmak için. O adam binanın tam karşısında duruyor. Ben ne yöne gidersem, o da oraya geliyor. Koşa koşa geri gidiyorum anneanneme… Bu sefer bir solukta anlatıyorum anneme olanı biteni. Bulunduğumuz apartman ve çevre apartmanlarda siyasi parti merkezleri olduğu için üniformalı ve sivil polisler var binada… Annem onlara anlatıyor durumu. Bana adamı göster diyorlar, gösteriyorum. Sen şimdi çık, teyzenin dükkanına doğru yürü, biz arkandan geleceğiz korkma diyorlar. Gidiyorum, ama yüreğim nasıl sıkışıyor, bir adım atsam bayılacağım, güç bela atıyorum adımlarımı, gözümün ucuyla bakıyorum… Geliyor… Ya yakalayamazlarsa, ya bu sefer bir şey yaparsa bana… Annemle sivil polis çıkıyor arkamdan, duyuyorum… Kaçıyor adam onları fark edince… Ben teyzemin dükkanında kriz geçiriyorum, kimse susturamıyor… Annem ve polis devam ediyor adamı kovalamaya… Caminin içinde yakalıyorlar… Ekip arabasında “Kaçırıp, evlenecektim” diyor adam. 11 yaşındaydım… Kaçırılıp, evlendirilecektim… Karakolda sağlam bir dayak yedi diye biliyorum, öyle anlatmıştı babam… Ama ceza almadı… Neden bilmiyorum, 20 yıl geçmiş üstünden hatırlamıyorum. Ama hala, kahverengi pantolonlu kel adamlardan korkuyorum…

12 yaşındaydım, bakkala ekmek almaya gitmiştim. Mahallenin piçleri en fazla 13-15 yaşlarındaydılar, apartmanın girişinde sıkıştırdılar beni… Memelerimi, kalçalarımı ellediler, bir tanesi dudaklarıma yapıştı. Can havliyle bağırınca kaçtılar, kaçarken karnımı yumrukladılar. Aylarca bakkala bile gidemedim.

13 yaşındaydım, dershaneye gitmek için minibüs bekliyordum. Üstümde bol bir eşofman, onun üstünde kapşonlu sweatshirt. Ellerimde kitaplarım… Polis arabası durdu önümde, memurun biri, cebinden bir tomar para çıkarıp, sallamaya başladı… “Gel bak, gel, çok var bende bundan… İstersen senin de olur” diyordu pis pis sırıtarak… Korktum… Gerisin geri eve koştum, çıkamadım evden o gün…

13 yaşındaydım. Ortaokuldaydım, üzerimde okul üniforması vardı. Okuldaydım. Hastaydım, sınıf beden eğitimi dersindeydi, ben de sınıfta bir sonraki derse çalışıyordum. Sol elini asla pantolon cebinden çıkarmayan matematik öğretmenim geldi sınıfa… “Tavşanları sever misin” dedi. “Severim öğretmenim” dedim. “Ben de severim, bakayım senin tavşanların büyümüş mü?” diye elini memelerime atmaya çalıştı. Çığlık atınca çıktı sınıftan… Bir daha asla matematiği sevmedim.

15 yaşındaydım, üzerimde lise formam vardı… Jile, dizimden aşağıda… Onun üstünde hırka… İt oğlu itin biri, kalçamı sıktı yanımdan geçerken, yaşıtlarımdan iriydim, tuttum adamı bağırmaya başladım. Çevre esnaf geldi, beni tuttular o ite “kaç git oğlum” dediler.

15 yaşındaydım, üzerimde bir kot, bir kazak vardı… Akşamüstü sarhoşun biri takip etmeye başladı. Alışveriş yaptığımız kasaba girdim, annemi aradım. “Gel beni buradan al” diye yalvardım. Annem “5 dakika sonra dükkandan çık, yürümeye başla, ben seni yolda polisle bekleyeceğim” dedi. Yürüdüm, korkudan buz kesmiştim, yolun ortasında annemle karşılaştım, gözleriyle yürümeye devam et diye işaret etti… Sonra tek duyduğum bir düşme sesiydi… Geri döndüm, polis bir tekmeyle adamı düşürmüş, karakola götürüyordu. Biz de gittik. İfadem alınmadı bile, polis anneme “Kızınızın kılığına kıyafetine dikkat edin” dedi.

17 yaşındaydım, sınavlara hazırlanıyordum, dershaneden çıkmış eve dönüyordum, üzerimde bir kot bir tshirt, üstünde de kot ceket vardı. En işlek yoldan yürüyordum, belediyenin önündeki banklarda ellilerinde bir adam oturuyordu…. “Offf sen ne sikilirsin bee!” diye laf attı önce, adımlarımı hızlandırınca peşimden geldi. Lafları sıralamaya devam ediyordu ama kimse duymadı etraftan, kimse yardıma gelmedi. Gördüğüm ilk polis arabasını durdurdum, “Şikayetçiyim” dedim. Aynı arabaya bindirmek istediler o adamla, “Siz gidin, ben geliyorum” dedim. Karakola gittiğimde adama çay ikram ediyorlardı, polisin biri de “Kızım öğrencisin, uğraşamazsın sen mahkemesiydi, şuydu buydu, biz uyardık, hadi sen de affet” diyerek gönderdi beni karakoldan.

20 yaşındaydım, doktora gittim… Lokal anestezi altında küçük bir işlem yapılacaktı. Gözlerim kapalı iğne yapılsın diye bekliyordum. İğneyi yapacak kişi, memelerimi elliyordu, bağırdım, kaçtım.

20 yaşındaydım, otobüsle İstanbul’a dönüyordum. Uyuyakalmışım, sırtımda bir dokunuşla uyandım. Arka koltuktaki insan müsveddesi, belimden kalçalarıma ulaşmaya çalışıyordu. Koltuğu değiştirdim, sustum. 6 saatlik yol boyunca ağladım.

25 yaşındaydım, minibüste en az 70 yaşında bir amca, bildiğin kendini bana iyice yaslamış, yola üstümde devam ediyordu. Yüzsüzleşmiştim artık “Amca naparsan yap, olmaz seninki” diyerek gözlerinin içine bakıp, ayağına basmıştım. Bir sonraki durakta indi. Etraftakiler görmüşler ama sadece gülüyorlardı. Onlar için 70 yaşındaki bir dedenin tacizi, gülünecek bir şeydi sadece.

27 yaşındaydım, Taksim’deydim. Üzerimde gayet bol bir elbise vardı. Üstelik, 120kg’luk hiç de çekici/güzel olmayan bir kadındım. Ama gideceğim cafe’ye ulaşana kadar, en az üç kere mıncıklandım, iki kere sağlam laf yedim, bir tanesi gün ışığına çıkmamış bir fantaziydi.

28 yaşındaydım, Bakırköy’deydim. Arkadaşlarımla oturuyordum. Teyzenin biri gelip, “tshirtünden sırtın açılmış, buradaki bunca adamın abdestini bozuyorsun” diye, sağımı solumu çekiştirmeye başladı. “Cehennemde yanarsın kızım” diye eklemeyi ihmal etmedi. “Müslüman değilim ben teyze” dedim, o zaman orospu olduğuma kanaat getirdi.

Geçen yıl, bir akşam, arkadaşımla Taksim’deyim, kızkıza eğleniyoruz. Üzerimde uzun bir palto var. İstiklal’den aşağı iniyorum, biri bana doğru geliyor… Bir şey soracak zannedip, bir saniyeliğine duraklıyorum “Senin amını yalarım” diyor, neye uğradığımı şaşırıp, kafamı önüme eğiyor, programı bozup eve dönüyorum.

Metrobüse bineceksem, olur da otururum diye boynumda hep bir şal, ya da ceketin düğmeleri çene altına kadar kapalı, ki tepemde oturup memelerimi izlemesinler. Ayakta duracaksam, popomu mutlaka cama dayamalıyım ki, dokunulmasın. Taksiye bindiysem, mutlaka birini arayıp, taksideyim, geliyorum demeliyim ki, taksici beni bir bekleyen olduğunu bilsin.

Böyle bir ülkede, yaşamaktan yoruluyor insan… Başına ne geleceği belli değil… Evine dönüp dönemeyeceği bile belli değil…
Bu ülkede yaşamak gün geçtikçe daha da zor… Ucuz atlatmışım diyorum her seferinde… Ucuz atlatmışım… Bir daha bu kadar şanslı(!) olabilir miyim, bilemiyorum…

16/2/2015
Kelebek

Mucizeler Hayal değil…

Resim

Ben bugün 1 yaşına girdim… Geçen yıl bu saatlerde hastaneye yatışımı yapmış, serumumu yemeye başlamış, aşırı derecede heyecanla ameliyat saatimi bekliyordum. Ah ne gündü…  Neler vardı, neler hayal ediyordum… Korkuyordum da tabii biraz, ama her şeyin güzel olacağını biliyordum… Ameliyathaneye giderken şakalar bile yaptım…

Ardımda bıraktığım bir yılda hayatımda mükemmel şeyler oldu… Öyle ki, sanki bundan önceki 29 yılı hiç yaşamadım… Hiç olmadı… Hiç kötü şakalar duymadım… Kimse “az ye, boğazını tut, ayı bedeni satmıyoruz vs..vs…” demedi. Sanki kilolarım yüzünden kimse uzaklaşmadı etrafımdan, sanki büyük teyzem arkamdan “yazık!” demedi… Sanki, çok istediğim ama bedenini bulamadığım hiç kıyafet olmadı…

Eskiden kendimi “sosyal biriyim ben yeaa” diye tanımlardım. Değilmişim. Aslında evi ile işi arasında mekik dokuyup kendini odasına kapatan asosyalin önde gideniymişim. “Ben böyle de mutluyum, size ne?” derdim. Mutlu da değilmişim. Kendime söylediğim kocaman bir yalanmış. 3 dakika yürüyünce tıkanan nefesime rağmen, sağlıklıyım derdim. Değilmişim. Sık sık hastalanır, amansız kemik ağrıları çeker, kilitlenir yürüyemezmişim. İyi oyuncuymuşum, kendini kandırmakta oscar ödülü verilse, kimselere bırakmaz her sene ben toplarmışım. 

Bu bir yılda dünyam değişti… Tam anlamıyla değişti… Bir kere, o çok yüksek zannettiğim ama aslında yerinde yeller esen özgüvenim, ciddi anlamda tavan yaptı. Kendimi yıllardır hayalini kurduğum tiyatro sahnesinde bile buldum… Daha ne olsun canlar  Yürüyüşüm, duruşum, bakışım, nefes alışım değişti. Sağlığım ise hiç olmadığı kadar iyi (bu cümleyi okuduktan sonra maaşallahları sıralamayana bozulurum). Artık, hiç bir mağazadan beden yok diye çıkmıyorum mesela, beğenemedim bir şey diye çıkıyorum. Çünkü 56 bedenden 38 bedene düşmenin huzurunu yaşıyorum. Yürümek gözümü korkutmuyor. Merdivenlerden tırsmıyorum. 8. kata geldiğimde daha yok mu diyebilecek kadar da şımarığım  Turnikelerden geçerken yan dönmüyorum. Hatta milim oynamıyorum, dümdüz geçiyorum. Otobüste iki kişi arasına patadanak oturabiliyorum, rahatsız etme korkusu yaşamadan. Dans ediyorum… Dans… Kimsenin dikkatini çekmeden hem de… Dans eden sıradan bir kadınım pisti izleyenler için, kimse ardımdan kıs kıs gülmüyor mesela 

En önemlisi, sağlıklıyım… Mutluyum… Gerçekten mutluyum… Gülerken, gözlerimin içi gülüyor artık… Fotoğraflardan kaçmıyorum…

Bu aynadaki yeni benin ben olduğuna bazen ben bile inanamıyorum… Ama benim…

İlk defa, tüm içtenliğimle şunu söyleyebilirim… İyi ki “yeniden” doğdum… Hayatıma sihirli elleriyle dokunan çok sevgili Superman’im Halil Coşkun‘a bir ömür teşekkür etsem yine de minnettarlığımı anlatamam… Üstüne kitap yazsam yetmez, o derece canlarım… O benim yeni hayatımın mimarı… Odasından içeri ilk girdiğimde, o içten gülümsemesiyle elimi sıkıp, “her şey çok güzel olacak, önümüzdeki yaz, sen bile kendini tanıyamayacaksın” demeseydi, ben galiba başlayamazdım hiçbir şeye… Elimi öyle kuvvetli sıktığınız ve o güveni ilk tanıştığımız anda sağladığınız için çok teşekkür ederim Hocam…

Çenem düştü yine.. Çok konuştum…. Sevgili Ailem, hayatınıza gereken önemi verin… İkinci bir hayat verilmeyecek size, onu siz kazanacaksınız… Korkularınızın üstüne gidin… Obezite bir hastalık ve onu yenecek kadar güçlüsünüz… Bir adım atmanız yetecek…

Sağlıklı günlere, hep birlikte…

Sevgiler…
Kelebek

28/05/2014

Post-op 1. yıl.
Tüp Mide/Sleeve Gastrectomy
135 kg (ameliyata giriş 133kg) – 69 kg.
VKI: 40.3’ten 20.6’ya.

Resim 

Dip Not: Soracaklar için, boyum 183. Sarkmalar elbetteki var ama şu anda sadece göbek bölgesi sorunlu görünüyor, ama hayır henüz estetik operasyona girmedim. 18 aylık sürecin bitmesini bekliyorum :))

İyi ki varsın ANNE…

ResimResim

Anne…

Hayatımda tanıdığım en güçlü kadın… Kahramanım… Bu yazıyı sana, sen içeride çayını yudumlarken, teyzenle konuşmalarını duyarken yazıyorum. Bilirsin, ben biriktirir biriktirir söyleyemez, içimi dökerim kelimelerle… Bu sefer sadece olduğun için teşekkür etmek istedim…

İyi ki varsın anne… Yoksa en iyi arkadaşımı bir ömür aramaya devam ederdim… En iyi arkadaşım olduğun için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Seninle ettiğim kavgalar olmasa, sevmediğim şeylerle başa çıkmayı öğrenemezdim… Benimle kavga ettiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Sen olmasan, affedilmenin ne demek olduğunu asla bilemezdim. Affedilmenin getirdiği huzuru tanımama izin verdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Sen olmasan affetmeyi öğrenemezdim. Kırıldığın onlarca şeye rağmen her seferinde affedebildiğin ve bunu bana öğrettiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Seni ne kadar kızdırsam da, her düştüğümde yaralarımı sarmak için orada olduğun için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Hatalarıma rağmen benden asla vazgeçmedin. Hatalarımdan ders almama izin verdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Sana, “kendimi artık annen gibi hissediyorum” dediğimde, gülmeyip beni dinlediğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Aldığım kararlar hoşuna gitmese bile, destek olduğun, elinden geleni yaptığın için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Tüm dağınıklığıma rağmen, eşyalarımı hala sokağa atmadığın için teşekkür ederim. 🙂
İyi ki varsın anne… Gecenin üçünde beni arayıp, “hala gelmiyor musun? eğlence yetmedi mi?” diye sorduğun için teşekkür ederim (ama eğlence hiç bir zaman yetmez anne 🙂 )
İyi ki varsın anne… Babama hiç ihtiyaç duydurmadığın için, hem annem hem de babam olmayı fevkaladenin fevkinde başarabildiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Kahkahalarımın arasından gözlerimdeki yaşı görüp, neyim olduğunu sorduğun için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Tüm dengesizliğimi dengeleyebildiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Beni böyle deli, böyle başına buyruk, böyle aklına eseni yapmaya çalışan biri olarak yetiştirdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… İçimin sıkıntıdan kabardığı anlarda, yanımda ya da telefonun ucunda olduğun, beni rahatlattığın için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Her şeyi gördüğün / bildiğin halde bilmemezlikten geldiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Beni olduğum gibi sevdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Benden hiç vazgeçmediğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Dilimi tutamayıp akrabalara saydırdığım zaman, onların yanında kızar gibi yapıp yalnız kalınca “fakat ne güzel laf soktun haa” diye benimle beraber gülme krizine girdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Kucağına yattığımda saçlarımı okşadığın için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… “ver bakiim bi dudak” dediğim de, o dudağı verdiğin için teşekkür ederim. (gerçi bu aralar hiç yapmıyorsun, aldatıyor musun olm beni? )
İyi ki varsın anne… Gerçekten…

Ve hep olmaya devam edeceksin… Sonuçta sen benim, annem, arkadaşım, kızım, canım, eksik yanımsın…
Hayat bizi birbirimizden ayrı düşürdüğünde bile (biliyorsun, yakın zamanda kendi kanatlarımla uçacağım ve hayır bunun tartışmasını yapmayacağız 🙂 ) yine olacaksın… Çünkü sen ANNEsin… Hep yanımda olmalısın…

Seni seviyorum ANNE… Senin, ve senin nezdinde; Gülsüm Elvan’ın, Emel Korkmaz’ın, Hatice Cömert’in, Sayfi Sarısülük’ün, Fadime Ayvalıtaş’ın, Emsal Atakan’ın, Saliha Önkol’un, Makbule Kaymaz’ın ve otuz yıl oğlu dönsün diye bekleyen Berfo Ana’nın anneler günü kutlu olsun…

Tüm sevgimle…
Kızın…
11/5/14

Teşekkürler 30 Yaşım

Buraya 30. yaşıma teşekkür yazısı gelecek 🙂

Evet, bu sene gerçekten diyorum bunu: “İYİ Kİ DOĞDUM..!”

Previous Older Entries Next Newer Entries