Gerçekler Acıtır – Bölüm 10 – SON

“Ya Yalçın sen o ne dedi, bu ne dediyi bırak bir kenara, ben ne diyorum öğrenmek istiyor musun?”
“Evet.”
“BİTTİ!”
“Ne demek bitti?”
“Bitti Yalçın, sen ve ben diye bir şey yok artık! Bitirdin!”
“Ama, ama sen böyle dememiştin. Ara verdik demiştin!”
“Sayende ara veremedik ki, sahi sen ara vermek ne demek biliyor musun ondan da emin değilim ya!”
“Ne yaptım ki ben?”
“Ya Yalçın, giderken beni arama, kafamı toplamam lazım dedim, ara deseydim bu kadar çok aramazdın sanırım.”
“Ben özür dilerim, bundan sonra aramam, yüzümü bile görmezsin sadece sen istediğinde konuşuruz, n’olur benden ayrılma!”
“Yalçın, bitti diyorum ısrar etme..! Sana karşı, kızgınlığım, kırgınlığım geçecek gibi görünmüyor! Bitti. Israr etme”

Konuşmanın sonrasını yazıp sizi de boğmamın anlamı yok, çünkü böyle gitti hep. O ağladı, ben uyuz oldum. Konuşma devam ederken, Facebook’da Nişanlı durumunu kaldırdım. Beraber olduğumuz tüm fotoğrafları sildim. O esnada “Lütfen Face’den silme beni, en azından haberlerini alayım, seni göreyim, ben iyileşene kadar lütfen.” dedi. Tamam dedim (diyen aklımı domaltsınlar arkadaş, hala taviz, hala taviz!).

Sabaha karşı msni kapattığımda, içim bomboştu. Sadece, “Şimdi ne olacak?” diyordum. “Ben nasıl normale döneceğim?” O gece uyudum mu uyumadım mı hatırlamıyorum. Ertesi gün, annem ve teyzem, Yalçın’ın eşyalarını götürdüler. Dolabı açtım. Bomboştu. Aynı içim gibi. İşte o boşluk gözümden bi türlü akamayan yaşların akmasına sebebiyet verdi. Elimde nişan fotoğrafı, histerik Türk filmi aktristleri gibi bi yandan ağlıyor, bi yandan fotoğrafı okşuyordum. Nasıl bir ruh hastalığı gelip yakışmışsa yakama, dolabın kapılarını kapatıp, dolabın içinde ağlamaya başladım. Dolaptan çıktığımda kurbağa gibi olmuş gözlerim yüzünden önümü göremedim bir süre, doğrudur. Sonra bilgisayarımın başına oturup, ona dair kayıtlı ne varsa yok etmeye başladım. O arada bana bu şarkı eşlik ediyordu. Tahmin edin yüksek sesle hangi bölümüne eşlik ediyordum o ağlamaktan çatallaşmış sesimle. Eveeet doğru bildiniz: “SEN KİMSİN SEN NE ADİ İNSANSIN, BIRAK!” Ha şarkının nakaratına takılmadım zannetmeyin. Ona da takıldım… “Seviyorum kahretsin!” Yalan değil be sevgili okuyucu, seviyorDum. Zira ilk bölümlerde söylemiştim hatırlarsan, hayatımda yaşamadığım bi şeyi yaşatıyordu adam bana…

Annem eve geldiğinde söyledikleri daha çok ağlamama sebep oldu. “Kelebek, sanki bu normal bir şeymiş gibi durdular, hiç bir şey sormadılar, söylemediler.” Şaşırdım çünkü bu insanlar, her şeyi ıncık cıncık eden, bir şeyi öğrenene kadar sorup duran insanlar, bu kadar tepkisiz kalmalarına şaşırdım!

Olayı kimselere anlatamadım. İki kişi hariç, Aslı ve Çisil. Çünkü bu iki can insan, bizi bir araya getirmeye çalışacak yegane kişilerdi. Hande zaten biliyordu, ilk sığınağım, limanım. Çıldırıyordum. Kimseyle konuşamıyor, neden bitti sorularına geçiştiren cevaplar veriyordum. “Anlaşamadık, aileler anlaşamadı, başka biriyle gördüm” vs.. vs.. Ama hepsi faydasızdı işte. İçimdeki sızı geçmiyordu bir türlü.

Yalçınla olaydan sonraki ilk msn konuşmasında, ödemesi gereken borçlardan bahsettim. Dükkan benim adıma açılmıştı evet ama, o aylar boyunca ödedim dediği vergiler, ıvır zıvırlar hiç ödenmemişti ve ben işsizdim ve bunları ödemeye gücüm yoktu. Kaldı ki zaten ödemesi gerek oydu. Benden çaldığı onca şey… Söz verdi. “Seni üzmektense kendimi öldürmeyi tercih ederim. Bana biraz zaman ver hepsini kapatacağım.” Sözünü tuttuğunu zannetmeyin, bu sözü o kadar çok verdi ki…

Adıma alınan hatların borcu geldiğinde, aradan bir kaç ay geçmiş, annemin siniri hala dinmemiş ben normale dönmemiştim. Annem, annesini arayıp, gayet makul bir ses tonuyla “Ayten Abla, bu Yalçın neden böyle yapıyor, bizi üzdüğü yetmedi mi? Bak her gün bir borç çıkıyor, kapatsın bunları ya da aldıklarını geri versin, biz onları satıp ödeyelim” Anneme bağrınıyordum, “aldıklarını değil ÇALDIKLARINI diye ama bana sus işareti yaptı. O esnada onun annesinin sesini duydum “Benim oğlum o paraları kendi mi yedi? Kızına yedirdi!”. İşte o laf benim çıldırdığım ve normale döndüğüm an söylendi. Ağzımdan çıkan cümleyi ve sesimin yüksek tonunu şu anda bile çok net hatırlıyorum “SENİN OĞLUN BENİM HAYATIMI SİKTİ, ŞİMDİ SIRA BENDE! BİR HAYAT NASIL SİKİLİRMİŞ, HEPİNİZ ÖĞRENECEKSİNİZ!”

Yalçın’a bir mail attım. Sana 3 gün mühlet ya borçlarını öde, ya da ben dava açıyorum diye. Anında msne geldi. “Yapma böyle sakin ol, bak çalıştığım şirket tarihinde ilk defa maaş ödemelerini geciktiriyor.” Bir önceki iş yeri içinde aynı yalanı söylüyordu, o yüzden alışkındım ve dedim ki, “Geç bunları Yalçın, ben bunları o kadar çok duydum ki senden, birazdan ‘Hatta patron özel olarak gelip, özür diledi benden’ diyeceksin.” Peki diyebildi sadece. “Yalvarırım bekle, Salı gününe kadar bekle” Beklesem ne değişecek dedim ama cevabı değişmedi. Son cümlemde “Hazır ol Yalçın, her an gelip alabilirler seni” dedim ve kapattım msn sayfasını. Sinir krizi geçiriyordum. O şapşal anası benim için nasıl böyle bir şey söyleyebilirdi ki… Bi yerlerde duyduğum ve çok güldüğüm laf sonunda tam benim durumumu anlatıyordu işte:

Millet orospu olur, çocuğu da gelir beni bulur!

Nasıl, cuk oturmuş değil mi sevgili okur? 🙂 Bakma güldüğüme, çok zor geldim ben bugünlere. Her sabah küfür ederek kalkıyordum yataktan, her akşam küfür ederek giriyordum yatağa. Ha bu arada Salı günü hiç bir şey olmadı. Olmasını bekleyen de yoktu zaten 🙂 (Galiba akıllanmıştım artık)

Aradan bir ay kadar daha zaman geçti, Yalçın’ın kuyumcunun borcunu ödediğini duyduk. (Bir kaç bölüm önce anlatmıştım, hatırladın mı?) Nasıl yaa dedim ve telefona sarıldım. “Hani öncelik benimdi, bana olan borçlarını ödüyordun, hani beni üzmektense ölürdün?” dedim, “Ne yapayım annemi tehdit ettiler” dedi. “Ne yani ben de anneni tehdit mi edeyim, bunu mu demek istiyorsun” diye sordum ben de doğal olarak. Gelen cevap muhteşemdi. “Sülaleni oyarım senin!” Senin götün yemez dedim, telefonu kapattı suratıma! Delirip tekrar aradım, “O telefon bir daha suratıma kapanmayacak!” diye bağırıp, lafımı koyup ben kapattım telefonu suratına.

En sonunda annem, “Bu köpeğin bir şey ödeyeceği yok Kelebek, başımızın çaresine bakacağız artık, ben buna bel bağlayamam” dedi. Aramayı bıraktım, arasam da irtibata geçsem de hiç bir şey olmuyordu çünkü. İşe girdim o sırada, ve deli gibi çalışmaya başladım. Çalışınca unuturmuş ya insan kendini, kendimi unuttum. İşten çıktıktan sonra, eve dönerken ya da adıma gelen bir borç bildirimi gördüğümde geliyordu aklıma, ardında binlerce küfürle tabii.

Bir sene dolduğunda ve Yalçın hiç bir şey yapmadığında, davayı açmaya karar verdim. İnsanlık edip, öncesinde ablasını aradım ama kendimi tanıtmadan, “Yalçın’ı ver” dedim sadece. Yalçın’ı telefona vermediler, o şerefsiz abisi Mahir, telefona çıkıp Yalçınmış gibi konuşmaya çalıştı. “Mahir, Yalçın’ı ver” dedim. Telefonu suratıma kapattılar. Beş dakika sonra, onlar aradı. Telefondaki yine Mahir, ama ben Yalçın diyor, salağım ya ben dört senemi verdiğim adamın sesini tanımayacağım telefonda. “Sen Yalçın değilsin Mahir, oyalama beni” dedim, pisliğin verdiği cevap küçük çaplı bir şok geçirmeme neden oldu. “Ne oldu, Yalçın’ınkini mi özledin? Soktukları yetmedi mi?” kıpkırmızı oldum telefonun diğer ucunda. Beni tanımamışlardı ama böyle bir cümle nasıl kurulur? Nasıl aşağılık insanlar bunlar, Tanrım sana şükürler olsun ki beni bu insanlardan kurtardın. Şoku atlattığımda “İnandığınız Allah belanızı versin!” diyerek kapattım telefonu… Daha fazla konuşmanın anlamı yoktu, onların seviyesine düşmeninse gereği yoktu. Ertesi sabah soluğu mahkemede aldım, onlar da beni karakola gönderdiler ifade vermem için. Ben ve tanıklarımdan biri olarak annem ifademizi verip eve döndük.

Bu arada, rastlantılar sonucu Yalçın’ın nişanlandığını ve kısa süre sonra evleneceğini öğrendim. Üstelik evleneceği kızı tanıyordum ve hatta kızın bizim nişanımıza gelip saatlerce göbek atmışlığı vardı. (Belirtmeden geçemeyeceğim sevgili okur, kızla ilk tanıştığımda nefret etmiştim. Aralarında bir şey olduğundan şüphelenmiştim. Hatta annesine ve ablasına sordum, annesi “Ayyy, o kız olursa Yalçın’ı reddederim evlatlıktan” demişti. Yalanını siktiklerim!) İçim elvermedi. Çalıştığım yerden kızın telefonuna ulaştım. Mesaj attım kıza. “Birgül Merhaba, duydum ki sen de benim gibi hayatının hatasını yapıp Yalçın’la bir hayat kurmaya kalkmışsın. Bilmeni isterim ki ben Yalçın’dan durduk yere ayrılmadım. Yalçın benim evimden nişan takılarını, cep telefonlarımı, cüzdanlarımızdan paralarımızı çaldı. Şu anda Yalçın’a karşı açılmış dört ayrı suçlamayla davalarım var. Beni yaktı, sen de yanma. Evleneceğin adamı ve ailesini iyi tanı.” Bu mesajı gönderdikten sonra iki saat kadar bekledim ve bir mesaj daha yolladım. “Biliyorum, bunları duymak ağır, ama konuşmak istersen ben hazırım” Ya hu biri benim evleneceğim adam hakkında böyle bir mesaj atacak, inanmasam bile arar “Bre kaltak, sen kimsin ki bu lafları edebiliyorsun” diye hesap sorarım. Tek kelime yazmadı. Mesajın ulaştığını biliyorum. Nasıl bir şeydi anlamadım. Nasıl kapattılar bu mevzuuyu bilmiyorum. Nasıl bir mide var insanlarda, anlamıyorum.

Mart ayında mahkemeden cevap geldi. “Soruşturmaya gerek görülmemiştir!” (Türk adalet sistemine en derin(!) saygılarımı sunarım.) Annem dışındaki tanıklarımı dinlemeye dahi tenezzül etmemişlerdi. Yıkıldım be sevgili okuyucu. Nasıl şanslı bir piçti bu, bundan bile yırtmıştı. İşte o karardan sonra, yapabileceğim tek şeyi yaptım. En iyi bildiğim şeyi, yazdım. İçimi temizlemek için yazdım. Kendimi arındırmak için yazdım. Bu yazı bittiğinde, Yalçın sadece silik bir isim olarak kalacak. Yaptıklarını asla unutmayacağım evet, ama hiç bir şey canımı yakamayacak ona dair.

Şimdi ne mi yapıyoruz? Yalçın 01.05.2011’de evlendi. Mutluluklar dilediğimi sanmayın sakın, artık sadece bana yaptıklarının acısı en sevdiğinden çıksın diyorum. Huzur kapısının yakınından bile geçmesin. Ben mi? Ben an itibariyle içimi temizledim, gayet iyiyim. 18 taksit sonra, o şerefsizden kalan borçlarım bittiğinde çok çok daha mutlu olacağım 🙂

İsim benzerliği olabileceği açısından ve bu adamla karşılaşırsanız, kaçabileceğiniz kadar uzağa kaçmanız için ve ayrıca fotoğrafını boks antremanında kullanabilmeniz için, işte bahsettiğimiz şahıs budur. Şu anda eşi olmuş kişinin yüzünü kapattım, onu afişe etmenin anlamı yok.

 

Bugüne kadar, sabırla okuduğunuz için, hepinize çok teşekkür ederim. Daha keyifli günlerde görüşmek üzere…

Sevgiler…

Kelebek BİRİCİK

Reklamlar

Gerçekler Acıtır – Bölüm 9


Bölüm 8
Bölüm 7Bölüm 6Bölüm 5Bölüm 4 Bölüm 3Bölüm 2Bölüm 1

Öylesine yorgundum ki, beynimin tükenmişliği bedenime yansıyordu. Kalbim… O sadece yaşamsal faaliyetlerini yerine getiren bir taştı, o kadar. İşte bu yorgunlukla vakti gelip de geçen konuşmayı yapmaya karar verdim Yalçın’la. Cuma akşamı 20:00 gibi aradı. “Ben geldim, Kale’nin önündeyim” Gittim. Yukarıya çıktık. Oturduk.

“Nasılsın?” dedi.
‘Şaka mı yapıyorsun?’ dedim. Anlamadı salak. Ben de konuya giriş yaptım hemen. Ne diye uzatacaktım ki artık…

“Bana hala yalan söylüyorsun Yalçın!”
“Ne yalanı?” (İtinayla aptalı oynayabilir kendisi, talep ederseniz ders dahi verir diye düşünüyorum)
“Sen doktora falan gitmiyorsun!”
“Gidiyorum yaaa, bu nerden çıktı şimdi?”
“Doktorun adını söyle!”
“….”
“Hastaneye ödediğin muayene parasının faturasını göster!”
“….”
“Bana yalan söylüyorsun! HALA!”
“Nasıl anladın?”
“1. Psikologlar hastalarını 3 günde bir görmezler. 3 günde bir görülmesi gereken hasta hastaneye yatırılır. 2. Psikologlar ilaç yazamaz, o işi psikiyatrlar yapar. Ki bu bağlamda psikolog seni hastaneye de yatıramaz. 3. Hiç bir doktor hastasına tek bir ilaç vermez. Bir ilacın, antibiyotiğin dahi iyileştirme başlatması için en az 48 saat lazım ki, onda da düzenli kullanım ister. 4. ZAXON diye bir ilaç yok! Onun adı ZANAX! Sanırım aklına gelmedi”
“Evet, hatırlayamadım” (burada suratına bir sırıtma yayılmıştı ki, gözlerimden fışkıran ateşi görünce dondu.)
“Ben sana ikinci bir şans tanıyorum ama sen bana yalan söylemeye devam ediyorsun! İşte buna anlam veremiyorum!”
“Ben, hastaneye gidemedim, ne yapayım. Damgalansa mıydım? Ya biri görse beni orada?”
“Biri seni orada görse ne olacak, doktoruna gidip neden gittiğini mi soracak? Hadi diyelim ki sordu, hasta-doktor ilişkisi diye bir şey var. Mahkeme talebi olmadığı sürece senin neden tedavi gördüğünü doktor kimseye açıklayamaz. Hipokrat boşuna mı yemin hazırlamış!”
“Ben yapamadım. Hem zaten devlet hastanesi, bakmıyorlarki…”
“Senin özele gitmeye paran var mı?”
“Yok.”
“E o zaman, sike sike gideceksin devlet hastanesine. Ayrıca bu kadar da değil Yalçın. Günlerdir, her akşam, salonda oturup anneme sıktığın yalanları dinliyorum. Yok şuraya bu işi yapıcam, yok bundan bu kadar para alıcam, onunla hemen şunu yatırıcam. Yalan söylüyorsun. Anneme dahi. Ki o kadın sana yardım etmek için elinden geleni yapıyor. Sen bizi saplandığımız bu bok çukurundan çıkarmaya çalışmak yerine, çukura biraz daha sıçıyorsun!”
“…” (işte yazar burada karşısındakinin gözyaşlarını görür ama artık akıllanmıştır. Bu gözyaşları onu durduramaz. Bu sırada yanımıza gelen garson, adamın halini görünce, bir şey demeden uzaklaşır, masaya bol miktarda peçete getirir. Hinliğinden midir bilinmez, müziği en damar müziklere bağlar.)
“Söylesene Yalçın, bunu nasıl yapabildin?”
“Ben, bilmiyorum aşkım. Gerçekten bilmiyorum. Sen bana Yalçın mı dedin az önce?”
“Evet aynen öyle dedim. Çünkü içimden sana, aşkım, sevgilim ya da canım demek gelmiyor. Hatta sana dokunmak bile istemiyorum. Çünkü sen beni mahvettin”
“Özür dilerim ama n’olur bana bunu yapma. Bana bu kadar soğuk davranma.”
“Ne yapacaktım? Götünde pervane mi olacaktım eskisi gibi..!”
“Bana böyle mi yardım ediyorsun yani?”
“Ulan sen hiç bir şey yapmıyorsun ki! Üstelik yalan söylemeye devam ediyorsun! Ben senin neyine yardım edeyim?”
“…”
“Bak ben en çok neye kızgınım biliyor musun?”
“…”
“Beni ve ailemi aptal yerine koymana kızıyorum. Bu kadar sinsi olabilmene kızıyorum. Gerizekalı, o altınlar zaten senin ve benim için saklanıyordu. İstesen verilmeyecek miydi? ”
“Verirdiniz.”
“E o zaman?”
“İsteyemedim.”
“Şimdi çok mu güzel oldu peki?”
“…”
“Anlamadığım senin bu hainliği yapabiliyor olman! Yalçın biz tam 42 gün sizde kaldık. Ki ben sizde daha öncede kaldım ama değil ailenden bir şey çalmak, salondan ayrılmadım ulan! Kimsenin bırak altınını ıvır zıvırını, çantasının yanından geçmedim. Sen bunu nasıl yaptın?”
“…”
“Çantanı ver Yalçın!”
“Neden?”
“Çantanı ver! Delirtme beni” Bir gece önce çantasını didik didik ettim. Amacım bir hastane fişi, faturası bulmaktı ama onun yerine yeni alınmış iki cep telefonu hattı ve annesinin kredi kartını buldum. Çantayı verdi. Çıkardım onları yerinden, masaya koydum.
“Bunlar ne?”
“Hat!”
“Götümüzde çok az kazık var, bunlar da mı girsin istiyorsun?”
“E senin telefonun kesik, ben dedim ki ikimizin numarası da sıralı olsun, hem hattı taşıyacağım diyordun. Ben de o yüzden hat aldım”
“İyi bok yedin. Sana hat al diyen mi oldu?”
(Öküz sinirlenir, ve…) “İyi tamam kullanmayacaksan, kırar atarım!”
“Aynen öyle yap! (Kartlar kırılır. Gözüme girmek için çırpınışlar.) Annenin kartı neden sende?”
“İşe gitmek için yol param bile yok! Ne yapayım?”
“Hee kendi kartlarını siktin, sıra annenin kartında yani?”
“…”
“Kes ağlamayı!”
“Ben… Ben…”
“Bilmiyorum diyeceksen eğer, sus!”
“…”

Ben ağlak erkeği sevmem. Usul usul ağlasın, bana göstermeden ağlasın, böyle fena romantik, duygusal vs. durumlarda gözünden bi’kaç damla yaş süzülsün tabii ama bir kadının karşısında hönkürmek, sümüklerinin akması falan! Sevmiyorum arkadaş, bana inandırıcı gelmiyor. Bu salak sanki biri ölmüş gibi ağlıyor karşımda, babası öldüğünde ağlamadı o kadar. Baktım olacak gibi değil, herkes bize bakıyor, konuşmanın sonunu getirmeye karar verdim.

“Ben gidiyorum.”
“Eve mi?”
“Hayır Yalçın. Biraz uzaklaşmam lazım. Hande’ye gidiyorum.”
“Hande’ye mi? Burhaniye’ye?”
“Evet.”
“Ne diyeceksin Hande’ye? Ne yapacaksın orada?” Aha! Göt korkusuna gel. Rezil olacağım korkusu. Acaba söyleyecek mi korkusu. Söylerse ben ne bok yerim korkusu.
“Bir şey söylemeyeceğim Yalçın! Ne söyleyebilirim? ‘Ben o kadar büyük bir aptalım ki, hayatımı adadığım adam, burnumun ucundan altınlarımı, cüzdanlardan paraları çalıyor, telefonumu götürüp satıyor ama ben farkedemiyorum’ mu diyeceğim? Bir şey söylemeye değil, şu ortamdan uzaklaşıp, kafamı dinlemeye gidiyorum…”
“Ne zaman?
“Çarşamba günü.”
“Ne kadar kalacaksın?”
“Pazar dönüyorum.”
“Tamam.”
“Ama ben yokken sen evde kalamazsın. Yanına seni bir kaç gün idare edecek kıyafet al, ben gelince gerisini hallederiz.”
“Neden kalamam, anne mi dedi?” Gerizekalı işte. Lan kadın seni öldürmemek için zor tutmuş kendini, üstelik sen yalan söylemeye devam ediyorsun ve ben tüm bu konuştuklarımızı biraz sonra anneme anlatacağım!
“Ben yokken evde kalmanı istemiyorum Yalçın. En mantıklısı bu!”
“Peki!”

O konuşma orada bitti. Çünkü bana verebilecek bir cevabı yoktu Yalçın’ın. Ertesi gün annemle konuştum. “Bu ilişki bitti anne. Sadece Balıkesir’de kafamın rahat etmesi için Yalçın’a ara verelim diyeceğim ama Pazar günü döndüğümde bu iş bitmiş olacak. Onun için senden tek ricam, lütfen ben yokken, Yalçın’ın tüm eşyalarını topla. Yatağı odadan çıkar. Çünkü ben döndüğümde görmek istemiyorum. Bunu benim için yapar mısın?” dedim. Kabul etti kadıncağız, üzgündü, belliydi. Ama yapabileceği bir şey yoktu.

Çarşamba akşamı yola çıkmak için otogara gittim. Daha doğrusu beni Yalçın götürdü. Otobüsü beklerken ona şunları söyledim.

“Yalçın, bunu sana anlatmam kolay değil. Ama ben eskisi gibi hissetmiyorum. Seni görmek, sana dokunmak, sana sarılmak istemiyorum. Aslında bu yüzden gidiyorum Balıkesir’e. Kendimi, kafamı toplamalıyım. O yüzden, biraz ara verelim, olur mu?” Çok naif konuşuyordum zira bir sorun çıkarsın istemiyordum.
“Ayrılmıyoruz ama değil mi? Yani beraberiz hala.”
“Tabii tabii beraberiz, ama bir süre görmeyelim birbirimizi, lütfen.”
“Tamam. Ayrılmıyoruz sonuçta, sadece ben seni daha kısıtlı göreceğim.”
“Evet. Lütfen ben Balıkesir’deyken sık sık arama. Ki kendimi toplayabileyim. Ben ararım seni” (YALAN!)
“Ama ben şimdi evdekilere ne diyeceğim? Ara verdik mi diyeceğim?”
“Bir şey söylemene gerek yok. İstanbul’da olmadığımı söyle.”
“Tamam.”
“Hadi ben otobüse bineyim artık”

Ben Yalçın’la bu konuşmayı yaparken, annem Yalçın’ın abisi Süleyman’a, olayları anlatıyordu. Yardım istiyordu çünkü Yalçın’ın yaptıkları yüzünden bu artık, tek başına çözebileceğimiz bir sorun değildi. İşte ben de tam bu yüzden Yalçın’ın doğruca eve gitmesini istiyordum.

“Hoşçakal… Kendine dikkat et… Eve git mutlaka… Annenlere selam söyle.”

Son defa sarıldım ona. Son defa öptüm. Otobüse bindim. Ağlıyordu. Bu sefer usul usul ağlıyordu. Otobüsün camından gördüğüm adam, benim sevdiğim adam değildi artık, ömrümü adadığım adamın yanından bile geçemezdi. El bile sallamadım. Otobüs beni bekletmeden, bir anda harekete geçti zaten. Daha fazla o sahneyi izlemek zorunda kalmadım. Otogardan ayrılırken, içimde bi rahatlama vardı, güneş sızmıştı kalbime, hissediyordum.

Yolculuğun nasıl geçtiğini hatırlamıyorum çok. Tek hatırladığım 800 sayfalık kitabı yol boyunca bitirdiğimdi. Balıkesir’e sabah saatlerinde indim. İner inmez telefonum çaldı. “Gittin mi?” Arayan Yalçın’dı tabii ki, işte o anda anladım, bana rahat vermeyecekti. (Yazar o telefonun sıçtığının resmi olduğunu bilmektedir sevgili okuyucu, bavulunu sürüye sürüye Hande’nin evine doğru yol alır.) Yol yorgunluğumu atmak için uyudum biraz. Uyandığımda telefonumda Yalçın’dan gelen bir arama daha vardı. Derinden bir offf çekip çıktım yataktan. Aradım beni aramışsın diye. “Merak ettim seni” dedi. “Konuştuk ya sabah, sağsalim geldiğimi biliyordun zaten.” dedim sinirli bir sesle. “Hande’ye ne dedin?” diye sordu. “Daha bir şey söylemedim ve söylemeyeceğim de” dedim. Kapattık telefonu. O gün kaç kere daha konuştuk hatırlamıyorum.

Evet, Hande’ye her şeyi anlattım. Anlatırken Yalçın aradı. Ağlıyordu.

“Hani söylemeyecektiniz, hani her şey aramızda kalıp, mezara kadar gidecekti? Neden yaptınız bana bunu? Abim ağzıma sıçıyor şu anda! Kimsenin yüzüne bakamıyorum.” dedi.
“Yani hala utanabiliyorsun, bu harika” dedim ben de. Sonra konuşmaya başladık.
“Yalçın, tek başına yapabileceğimiz bir şey değildi bu. Senin yardım alman lazım ve ben bu yardımı tek başıma sana veremiyorum. Alabildiğin her yerden destek alman lazım. Annene söylediniz mi?”
“Hayır şu anda sadece Süleyman Abim biliyor. Annem hasta, iyi değil. Bir şey olmasından korkuyoruz” (O cadıya bi bok olmaz, torunlarını bile gömer o!)
“Anladım!” Sonra neden oldu bilmiyorum ama biz bağrışmaya başladık. Ve ben ona şunu sordum.
“Yalçın, kumar falan mı oynadın da borçlandın bu kadar? Nereye gitti bu kadar para?”
“YEDİK” dedi. Bu cevap tüm faselyalarımın atmasına sebep oldu.
“Ne yedik Yalçın? 20.000 lira borcum var diyosun, ben ne yedim bu kadar? Kolumda dizi dizi altınlar mı var? Altıma araba mı çektin ya da dolabımdan kıyafetlerim mi taşıyor? Her gece en lüks gece kulüplerine mi gittik? Nasıl harcadık bu parayı anlat bakayım” diye bağırmaya başladım. Şimdi cevaptaki saçmalığa dikkat kesilmenizi istiyorum.

“Ama ben kahvaltılık alıyordum eve. Senin sigaranı alıyordum her gün!”

“Sen ne pislik bir adamsın ya! Sana eve bir şey al diyen oldu mu hiç? Pazar günü çıkıp, kendi yiyeceklerini alıyordun. Böreğiydi, patates kızartmasıydı, sucuktu vs. Ulan biz bunları yemiyoruz bile! Sen evde bir gün yiyecek bir şey olmadığını gördün mü? Sigara diyorsun, diyelim ki ben en pahalı sigarayı içiyorum. Hadi o da 10 lira olsun. Her gün bir paket aldığını düşün. Ayda 300 yılda 3600 lira yapar. Çarp dörtle bunu yine 20.000 yapmıyor!” O sinirle biraz daha bağırıp kapattım telefonu. Artık emin olduğum tek bir şey vardı. Bu ilişkinin geri dönüşü yoktu!

Pazar gününe kadar defalarca aradı. Ben telefonumu açmasam, Hande’yi arıyor, ona da cevaplatmazsam internetten yazıyordu. Tam bir işkence yani..! Pazar günü yola çıkmadan önce annemle konuştuk, Yalçın’ın eşyalarını toplamış, yattığı yatağı odadan çıkarmıştı. “Sana göstermem gereken bir şey var, çok şaşıracaksın” dediğinde “Artık şaşıracak bir şeyim olmadığını” düşünmüştüm. Yanılmışım. Pazar günü yolda tutturdu, ben gelip seni alacağım diye. Şiddetle karşı çıktım. “Saat 20.00’de İstanbul’da olacağım. Geç bir saat değil. Kendi başıma giderim, gelmene gerek yok!” diyerek engelledim.

Eve geldiğimde, bütün eşyalarının paketlenmiş olduğunu gördüm. Koridorda bekliyordu. Hiçbir şey hissetmedim. Annem beni salona götürüp, önüme anahtarlığını koydu. “Aaa, bu senin kaybolan anahtarın değil mi? Nereden çıktı bu şimdi?” dedim. “Yalçın’ın kışlık montunun içinden” dedi. Bu arada Yalçın sürekli arıyor, ben de telefonu meşgule alıyordum. Anahtarın nereden çıktığını öğrenince telefonu açıp “Arayıp durma, ben seni arayacağım!” dedikten sonra kapattım. Çok bağırmış olmalıyım ki, arkasından mesaj attı “İyi misin?” diye. Değildim. Nasıl iyi olabilirdim ki? Adamı an itibariyle bana yaşattığı utançlar yüzünden öldürmek istiyordum. Annemle konuşmamı bitirdikten sonra, mesaj attım. Kısa ve net. “MSN’e gel!”

Geldi.
“Hoşgeldin Aşkım”
“Hoşbulduk Yalçın”
“Nasılsın?”
“Sinirli”
“Neden”
“Sence neden?”
“Bana mı?”
“Düşün bakalım!!!”
“Neden?”
“Telefonu meşgule aldıkça niye arıyorsun? Sana bekle demedim mi ben, üstüne telefonu açıp söylüyorum mesaj atıyorsun! Ne bu ısrar, neyin ısrarı?”
“Ben merak ettim.”
“Neyi?”
“Annene söyledin mi ara verdiğimizi? Tepkisi ne oldu? Hande’ye ne anlattın? Ne dedi?”
“Ya Yalçın sen o ne dedi, bu ne dediyi bırak bir kenara, ben ne diyorum öğrenmek istiyor musun?”
“Evet.”
“BİTTİ!”

Bölüm 10 – Yakında (Final sınavlarım nedeniyle 12 Haziran’a kadar yazmak için fırsat bulamayacağım. Sonrasında görüşmek üzere. Sevgiler. Kelebek.)

Gerçekler Acıtır – Bölüm 8

Bölüm 7Bölüm 6Bölüm 5Bölüm 4 Bölüm 3Bölüm 2Bölüm 1

Eşyalarımı toplarken, Yalçın’a “Kasadaki kutuyu getir” dedim. İçeri gitti, gitti ama gelmek bilmiyor. Ben de sinirliyim ama lafı gediğine oturtacak yer arıyorum, susuyorum bu yüzden. Sonunda geldi benim olduğum yere. Elinde kutu. Ezilip büzülerek şu cümleyi kurdu: “Aşkım benim sana bir şey söylemem gerek!” ‘Söyle bakalım’ dedim gayet sert ve sinirli bir sesle. “Ne o bir şey mi söylememi bekliyorsun?” dedi. “Belki bekliyorum” dedim ve konuşmasını bekledim. Tam beş dakika suratıma baktı. En sonunda “Aşkım, ben….”

“Aşkım”
‘Evet’
“Aşkım hani senin kasada duran iki tane kolyen vardı ya…”
‘Eee?’
“Ben onları sattım, acil par…”
‘Nasıl sattın? Kime sordun da sattın?’
“E ben aramızdaki samimiyete güvenip…”
‘Bana sormadan benim olan şeyi sen nasıl satabiliyorsun?’
“E ama sen demiştin bi kere satalım istersen diye, ben ondan bağlantı kurup…”
‘Ben demiştim evet, ama sen de “Onlara mı kaldık” diye cevap verip şiddetle karşı çıkmıştın!’
“Çok acil para lazım oldu, ben de sattım”
‘Bana söylemeden?’
“Söyleyemedim, elime para geçince alıp, yerine koyacaktım.”
‘Sen bunu nasıl yapabildin ya, bana sormadan! Bu yaptığın… Bu… Hırsızlık bu!’
“Değil, her şey bizim ikimizin değil mi?”
‘Ya hu onlar bana annenin ve senin hediyendi tamam ama, benimdiler, benden istesen sana hayır mı diyecektim?’
“Diyemedim işte”
‘Cep telefonum nerde Yalçın? Sakın Serkan’da deme, ordan geliyorum ben!’
“Sattım.”
‘Seninki nerde?’
“Onu da sattım.”
‘Parasını ne yaptın Yalçın?’
“Borç ödedim.”
‘Neyin borcu?’
“Kredi kartının, kredi kartına çok borcum var Aşkım”
‘Bu kutudan başka bir şey sattın mı Yalçın?’
“Hayır!”
‘Emin misin?’
“Evet!”

Bir insanın başından aşağı kaynar suların dökülmesinin ne demek olduğunu işte ben bu yukarıdaki muhabbetle anladım. Omuzlarım düşmüş şekilde girdim evden içeriye. İpek evdeydi. Takı kutusunu alıp düzenlemeye başladı ve birden, “Kelebek annemin setinin kolyesi yok!” dedi. Ne demek istediğini anlayamadım önce, aptala bağladım. “Annem tamire vermiş olmasın” dedim. Annemi aradık, annem kutuda olduğunu söyledi. Ben aldım telefonu elime, dedim ki anne böyle böyle, Yalçın kutudaki iki kolyemi, sonra cep telefonlarını satmış. Annemin telefonda söylediği cümleler, beynimden vurulmuş gibi hissetmeme yetti zaten. “Kelebek, bak gör, nişan takılarını da o çaldı. Ara şunu Kale’ye gelsin hemen, bitti bu iş!” Ben arayamam anne, sen ara dedim. Arayamazdım da. Sonra… Sonrası fena işte… Sanki bir yerimi kesmişlerdi de ben onun acısıyla ağlıyordum. Öyle böyle ağlamak değil ama… Gözümün önünden tüm birlikteliğimiz geçiyordu. Yediğim kazığın acısına ağlıyordum aslında, ama İpek ilişkinin bittiğine ağlıyorum sanıp, annemi aramış. “Neden bitti diyorsun, mahvoldu kız burada” diye. Ne kadar utanıyordum Tanrı’m. Ömrüm boyunca yaşamamıştım böyle bir şeyi. Hem utanç, hem acı, hem öfke..! Ağırdı… Taşıyabileceğimden daha ağır…

Kısa bir süre sonra annem aradı. “Kalk Kale’nin önüne git (Kale Center AVM). Gelmiş, bekliyormuş, ben de yoldayım. Geliyorum.” Gittim. Evimle Kale’nin arası sürünerek 5 dk sürmesine rağmen, o yolu ne kadar sürede gittiğimi bilmiyorum. İlk karşılaşmamıza dair tek hatırladığım, telaşlı ve panik halinde olmasıydı.

İlk cümlesi:

“N’oldu aşkım? Anne beni niye çağırmış?”

Gözümde kocaman güneş gözlüğü, burnumun ucu ağlamaktan kızarmış, hala ağlıyorum. Hayvan herif bi’ sor, neyin var ne oldu diye! O kadar yıkılmıştım ki, kafamı toplayıp, kurabildiğim cümleler şunlar olmuştu.

“N’aptın sen Yalçın? Beni bitirdin, bizi bitirdin. Bunu nasıl yaptın?”

‘Ne yapmışım?’ diye sordu bir de pişkin pişkin. Gırtlağına yapışıp öldürmekle, sıkıca sarılıp hüngür hüngür ağlamak arasında gidip geliyordum ama ikisini de yapamadım. “Annemin kolyesini de satmışsın” diyebildim sadece. “Hangi kolyesini?”, dedi yüzsüzce. “Hangi kolyesini?” Çınladı soru beynimde. “İpek’in anneler gününde aldığı setin kolyesini” dedim, sesimi alçak tutmaya çalışarak. “Sen ne dediğinin farkında mısın? Hem ben nereden bileyim o kolyenin kutuda olduğunu? Açıp bakıp, saydım mı ki?” Kanımın damarlarımda donduğunu hissettim. Yüzsüzlük buydu demek. Yalan nasıl söyleniyordu gözünü bile kırpmadan, öğrenmiştim o anda. Evet ben de yalanlar söyledim, kimin hayatında pembe yalanlar yok ki, ama Yalçın’ın yaptığı düpedüz inkar etmek ve bunun için karşısındakini suçlamaktı. “Nereden bilsinmiş kolyenin o kutuda olduğunu”, Tanrı’m sen beni nelerle sınadın böyle. Tek söyleyebildiğim, “o kolye kutudaydı Yalçın, o kolye kutudaydı.”, bozuk plak gibi bunu tekrar edip duruyordum.

Annem geldiğinde, Yalçın hala annemin yüzüne bakabiliyordu. Ben annemin yüzüne bakamıyordum ama o bakabiliyordu. Ne kadar da yüzsüzdü. “Anne niye çağırdın beni buraya? Ne oldu?” Annemin gözlerinde yine on kaplan gücü birikmişti. Biliyorum, etrafta tanık olmasa, o an annem kesin öldürürdü Yalçın’ı. Annemin cevabı takdire şayandı ama: “Yalçın setin bilekliğiyle küpelerini de satsaydın. Onları bulamadın sanırım.” Şoka uğradı. “Sen bana ne demek istiyorsun anne. Ben nereden bileyim o kolyenin orada olduğunu? Saydımda mı aldım sanki kutuyu?” saçmalamasına devam ediyordu. Annem ateş çıkan gözleriyle susturdu onu. “Yürüyün yukarıya çıkalım, orada her şeyi konuşacağız!” İşte bu Yalçın’ın artık sıçtığı anlamındaydı.

Yukarı çıktık. Önce gayet soğukkanlıydı Yalçın Efendi. Her şeyi inkar ediyordu. Annem bastırdıkça bastırdı. “Yalçın, o nişan altınlarını da sen aldın. Cüzdanımdan paraları da sen aldın.” ‘Hayır ben böyle bir şeyi neden yapayım? Niye yapayım?’ diyor inkar ediyordu sadece. Bir dizi yalan sıralıyordu. Ben hala ağlıyordum. Daha fazla dayanamayıp, su almak için kalktım masadan. Öyle ki aslında kaçıp gitmek, masaya dönmemek, yüzünü bir daha görmemek istiyordum ama bir yanım, ah işte o bir yanım çok acıyordu…

Döndüğümde, Yalçın’ın süngüsü düşmüş, ağlıyordu. Masadan ne kadar uzak kaldım hatırlamıyorum. Sadece oturduğumda, anneme baktım, “O mu?” diye sordum gözlerimle, kafasını salladı. O kafasını salladı, benim içimdeki saray tuzla buz oldu. Ruhum yandı, bitti kül oldu. “Anne n’olur beni Kelebek’ten ayırma, ben onsuz yaşayamam. N’olursun ayırma!” Çaresizce ağlıyordum. Doğru düzgün düşünemiyordum, bu ilişkinin ne olacağına karar dahi veremiyordum. Yaşananlar geçiyordu gözümün önünden ve siliniyordu. Öyle ki zihnim onunla yaşadığım her güzel günü silip sadece o lanet günün görüntülerini gösteriyordu bana. Sesler beynimde yankılanıyor, sonra da birer birer uçuyordu.

Neden sonra annemin sesini duyup, masaya geri dönebildim. “Ben sana yardım etmek istiyorum Yalçın. Anlat, üçümüzün arasında kalacak her şey. Bu sır bizimle mezara kadar gidecek. Yardım etmek için elimden geleni yapacağım sadece bana doğruları anlat. Nişan altınlarını ne zaman aldın?” diyordu. “Bombadan bir-iki ay sonra” dedi. “Neden?” diye sordu annem. “Bilmiyorum” diye cevapladı bu soruyu. Çaresizce “bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum” diyordu sadece. Daha can yakan bir soru sordu annem. “Yalçın ilk ne zaman yapmaya başladın bunu?” ‘Abimin evinde. Abimin cebinden alıyordum ama farketmiyordu.  Ben eskiden böyle değildim anne, herkes parasını bana teslim ederdi, bana o kadar güvenirlerdi. Neden böyle oldum ben de bilmiyorum’ diyordu. O konuşuyordu ama sanki konuşan sevdiğim adam değildi. “Setin kolyesini nereye sattın Yalçın, söyle bari gidip onu alayım. İpek’e dükkandaki kasada kalmış deriz. O bana İpek’in hediyesi” diye sordu annem. “Karadeniz Kuyumcusu’na sattım Bahçelievler’de” dedi. (Böyle bir kuyumcu yok). Sonra, sonra yaklaşık bir saat daha aynı konular döndü durdu. Hasta olduğunu söyledi annem ona, doktora gidip tedavi olması gerektiğini. Kurtulması gerektiğini. İtiraz etmeden kabul etti. “Kelebek’i kaybetmemek, sizi kaybetmemek için her şeyi yaparım” diyordu. (Yalanında boğul Yalçın!)

Kalktık, aşağı indiğimizde Yalçın yüzünü yıkamak için tuvalete gitti. “Şimdi ne yapacağız anne?” dedim. Ellerimi tuttu annem, ‘Yardım edeceğiz’ dedi. Çünkü, zannediyordu ki ben ilişki bitecek diye ağlıyorum. Annem işine geri döndü. Biz Yalçın’la eve doğru yürümeye başladık. Elimi tutuyordu ama ben o eli tutmak istemiyordum. İçimde yıkılan, tuzla buz olan o sarayın ağırlığı yüzünden hiç birşey yapamıyordum. Biliyordum çünkü ölüyordum. Ruhum ölüyordu.

Eve geldiğimizde, İpek’e hiç birşey olmamış gibi davrandık. İpek her şeyi biliyordu bilmesine ama o da bu sessiz anlaşmayı bozmadı. Yorum yapamıyordum, konuşamıyordum. Sanki konuşursam, ölecektim. Sadece bundan sonra ne olacağını neler yapacağımızı söyleyebildim. “Hemen randevu alalım sana Bakırköy’den. Bir an evvel doktora git. Bundan sonra bana asla ama asla yalan söyleme. Herşeyi bilmeliyim ki, sana yardım edebileyim.” Hiç itiraz etmeden kabul ediyordu ne dersem diyeyim.

Tamamen bir tetikte bekleme durumundaydım. Geceleri o uyumadan uyumuyor, uyusam bile tavşan uykusunda yatıyordum. En ufak bir sese uyanıyor, yerinde mi değil mi diye onu kontrol ediyordum. Bu konuşmanın üstünden iki gün geçmişti ki, yıllardır alışveriş yaptığımız kuyumcu aradı bizi. Ondan duyduklarım, bir kere daha dizlerimin üstüne çökmeme sebep oldu. “Sevim Abla, Yalçın bizden 3 ay önce 2 tane bilezik aldı. 15 gün içinde öderim dedi ama hala ortada yok! Ulaşamıyoruz da.” Bu sondu artık. Adımı kullanarak, bizi kullanarak birinden daha borç almıştı işte. Bunu daha önce de yaşamıştım, ama öncekiler,  o kadar ufak miktarlardı ki, önemsememiştim. (Huzurlarınızda aklıma bir kere daha sıçıyorum) Sanırım, o minicik ip, içimdeki o uslanmaz iyimser, bu haberi duyunca öldü.

Hemen o gün anneme, “Anne, benim için bu ilişki bitmiştir. Ama, bu adam yeni işe girdi. En azından ilk maaşını aldığında, parayı elinden alıp, kuyumcunun falan borcunu kapatalım ki, oraya da iyice rezil olmayalım. O güne kadar bir şey yokmuş gibi davranacağım ben. Ama kuyumcunun borcu bittiğinde, Yalçın’da bitecek” dedim. Sen bilirsin dedi annem, kararı bana bırakmıştı. Bana göre o an için alınabilecek en mantıklı karardı.

Elimden geldiğince az vakit geçirmeye çalışıyordum onunla. Akşam o salonda otururken ben bilgisayarın başında ders çalışıyor gibi görünüyordum ama, kulağım salonda onu dinliyordu. Hala yalan söylüyordu. Biliyordum. Aptal falan zannediyordu galiba beni. Bir sabah Yalçın’ı erkenden uyandırıp, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yolladım. İnternetten randevu alamıyorduk çünkü. Sabah 6’da evden çıkardım onu. O gün “Ben doktorla görüşmeye gittim” diye aradı beni. Nasıl geçti diye sordum ama merak etmiyordum da aslında. O dakikadan sonra iyileşmesi ya da iyileşmemesi umrumda değildi. Ayrıca hasta olduğunu değil bir hırsız olduğunu düşünüyordum. Çünkü kleptomani, bence zenginler için yaratılmış bir hastalık ismi. Adamın parası varsa kleptoman olur, yoksa hırsız. Saçma geliyor bana o ikisini ayırmak. Hırsız işte. Bu kadar basit. Senin olmayan bir şeyi alıyorsan, hırsızsın demektir. HIRSIZ!

Aradan sadece üç gün geçti ve Yalçın eve, “Ben bugün de doktora gittim” diye geldi. İçimden “Yalanını sikeyim senin” derken, dışımdan ilgili bir sevgili gibi davranıp, görüşmenin nasıl geçtiğini sordum. Konuştu da konuştu. Perşembe akşamı telefonum çaldı arayan Yalçın’dı. “Aşkım, kapıdayım, yukarı çıkamıyorum. Gelip beni alır mısın?” diyordu. İndim aşağı. Ayakta zor duruyor. Beti benzi atmış, belli ki tansiyonu yükselmiş. Yukarı çıkarıp, yatağa yatırdım. Tansiyonunu ölçtükten sonra, ne olduğunu sordum. “Doktora gittim, ilaç verdi bana ondan böyle oldum herhalde” dedi. ‘Hani bakayım, hangi ilacı verdi’ diye sordum. “Bir tane verdi” dedi. İlacın ismini sorunca biraz düşünüp “Zaxon” dedi. Gülmemek için zor tutuyordum kendimi. “İyi sen dinlen biraz, ben yemek olunca seni kaldırırım” dedim. İçimden hiç açılmamış küfürler geçiyordu. Ağlamakla gülmek arasında kalırsınız ya bazen, işte öyleydim. Kendimi sıkmasam eğer, Türk filmlerinde esas kadının önce ağlayıp sonra gülmesi ve ardından delirmesi gibi bir olay yaşayacaktım biliyordum. Onun için tutuyordum kendimi.

Yemek hazır olduğunda uyandırdım onu ve mutfağa geçtik beraber. Havadan sudan, yeni işinden ve başladığı projeden konuşuyorduk. Birden ona “Hayatım sen psikologa mı yoksa psikiyatra mı gidiyorsun” diye sordum. “Psikologa” diye cevapladı. “Hmmm, tamam.” diyince ben, “Ne oldu ki?” dedi. “Hiiç öylesine sordum işte” diyip konuyu değiştirdim. Yemek boyunca da konuşmadım bir daha. Uyku vakti geldiğinde, “Yarın işten çıkınca eve gelme, Kale’ye gel. Konuşmamız lazım” dedim. ‘Şimdi konuşalım ne oldu?’ diye sordu. “Şimdi konuşamayacağım kadar uzun, yarın konuşacağız” dedim. Israrla konunun ne olduğunu sorunca “Bu olaylar başladığından beri ağzımı açmadım, hiç yorum yapmadım ve sıra bende” dedim. Cevabını alınca sustu. Peki diyebildi sadece. O uyudu. Ben sabaha kadar yatakta dönüp durdum. Yorgundum…

Bölüm 9 – Yakında

Gerçekler Acıtır – Bölüm 7


Bölüm 6
Bölüm 5Bölüm 4 Bölüm 3Bölüm 2Bölüm 1

Dükkanı açtık açmasına ama, bir kuralımız vardı. Yalçın hala parasını alamadığı için şirkette çalışmaya devam edecekti, akşam da gelip dükkanda devam edecekti çalışmaya. Yani dükkanda Hilmi ile ben olacaktık, o destek verecekti. Bizce harika bir plandı bu ve muhteşem olacaktı.

İlk işimizi ben aldım 🙂 bir e-ticaret sitesi olacaktı ve benim seneler önce kermesten tanıdığım Yasemin Hanım ilk müşterimiz oldu. Ne büyük mutluluktu bilseniz. Kendi paramızı kazanmaya başlıyorduk sonunda. Harikulade bir duyguydu. Sitenin her şeyiyle ilgilendim, öyle ki neredeyse üç haftayı Yasemin Hanım’ın evinde geçirerek siteye koyacağı tüm takıların fotoğraflarını çektim. Binlerce fotoğrafı düzenledim. 3 haftanın sonunda Taş Takı ortaya çıktı.

Ben para kazanıyoruz zannederken, anladım ki, ne ortak ne de ben para görüyoruz. “Elektriği ödedim, hosting ödedim, telefonları ödedim” vs. vs… Hep bir şeyler ödeniyordu ama yolun sonundaki ışığı biz bir türlü göremiyorduk. Başka işlerde aldık tabii ki, almadık değil ama dedim ya, paraları göremiyorduk hiç. Düşünün ki, çalışan bir işyerinin elektriği, telefonu kesilsin. Mantıklı değil, hiç değil.

Bunun üzerine işlere el atmaya karar verdim. Çektim ortakları karşıma, bir iş planı çıkardım, şu gün şu teslim edilecek, bu yapılacak, edilecek vs..vs.. Hatta kocaman bir tahta alıp yazdım ki, unutmasınlar. Ne oldu dersiniz? Haklısın, evet bundan sonra böyle yapalım diyen öküz, sanki bunları konuşan o değilmiş gibi, hepsini unuttu gitti. Tahta da orada kaldı öylece!

Nisan ayı geldiğinde, işler hala istediğim gibi ilerlemiyordu. Kirayı geç ödüyoruz, elektriği kesilmeden yatıramıyoruz. Yalçın’a göre müşterilerden para bile alamıyoruz. Telefonum faturası ödenmediği için kesiliyor sürekli, vs.. vs… Bugünlerde Yalçın çalıştığı yerden para alamamasını öne sürerek, ayrıldı ve tamamen dükkana bağladı kendini. Ama zannetmeyin ki, sabah 8’de 9’da dükkan açıyoruz, ne zaman uyanırsak o zaman… Erken kalkamıyoruz ki yol alalım… Nisan ayı malumunuz benim kutlanası doğum haftamı içeren en güzide aydır. Dolayısıyla şöyle kallavi bir kutlama bekliyordum paşamdan, ne yaptı dersiniz? Annesini, ablasını, eniştesini, abisi ve yengesini bize çağırdı. Rüyalarımı süsleyen doğumgünü yani! Hediye? Ne hediyesi canım!!! Bak sinirlendim yine…!

Mayıs ayı geldiğinde, önceden planını yaptığımız Kıbrıs seyahatine çıkmanın son hazırlıklarını yapıyorduk, ben, Hande ve Yalçın. Niyetimiz evlenip Kıbrıs’a yerleşen Eda’yı ziyaret edip, bir kaç gün onda kalmak ama Eda bize son dakikada gol atınca, apar topar otel bulduk falan, neyse. Sanmayın ki paramız çok, biletler Hande’nin kredi kartıyla alındı, sonra Hande’ye ödendi. Otel, rezervasyonu ödemesi falan yine Hande’nin kredi kartından yapıldı, 6 taksit, taksit taksit ödendi. (Ödeyene kadar Hande’yi de delirtti ya Yalçın, neyse) Süper bir 5-6 gün geçirdik orada,Eda’yı da gördük görmedik değil ama bir kaç saat kadar. Arkadaş, ülkenin taksileri bile son model Mercedes, o derece yani 🙂 He bu arada otelin kumarhanesine de gittik, gitmedik değil 🙂 O tek kollu makinalar var ya, slotlar, hah o tek kol, ben bizimkileri oradan uzaklaştırmasam kıçımıza kaçacaktı…

Biz İstanbul’a döndükten kısa bir süre sonra, paşama cep telefonu aldık, Turkcell’den sözleşmeli. Hatlar benim üstüme ya, dolayısıyla ben imzaladım sözleşmeleri. .1300 TL, haşırtingen. Ama dükkanımız var nasıl olsa, ehey, çalıştırıyoruz, para kazanıyoruz vs… vs…

İşte o günlerde biz Yalçın’la bir kavga patlattık. Olay basitti aslında, günlerden Cumartesi’ydi ve ben dükkana öğleden sonra gittim. Sadece Yalçın vardı ve istemdışı “Hilmi gelecek mi?” diye sordum. “Gelecek” dedi. “Ne zaman?” “Gelir birazdan…” Birazdan dediğin ne kadar süredir sevgili okur? 10 dakika, 15 dakika hadi bilemedin bir saat. 2 saat geçti, gelmedi Hilmi, ben de tüm şirinliğimle “Yaaa yalan söylüyosuun, gelmiicek işte Hilmiii” dedim. Demez olaydım. Bir bağrınmaya başladı bana, “Sen bana ne demek istiyorsun? Ben seni inandıramayacak mıyım? Sen bana yalancı diyemezsin!”. Bağırmıyor, böğürüyor mübarek. Çevre esnaf bize bakıyor, rezalete bak! Aklım durdu önce, ne diyeceğimi bilemedim. Sonra aldım eşyalarımı, gözlerim dolu dolu, tam çıkarken yüzüne baktım, elimde dükkanın anahtarları vardı. Kapıyı kapattım, anahtarları fırlattım önüne, yakasına yapıştım: “Sen bana bağıramazsın! Kimsin ulan sen? Senin bana böyle bağırmaya hakkın yok!” dedim, çektim kapıyı çıktım. Bu dükkana son gidişim oldu. Bir daha da ayak basmadım! Sinirden bütün gün ağladım, o da gecenin bir yarısı gelebildi eve korkusundan!

Annemin, dedem öldükten sonra devam eden miras davası sonuçlanmıştı, dolayısıyla oturduğumuz ev bir başkasına kalmıştı ve bizim başka bir eve geçmemiz gerekiyordu, miras dağılımı kapsamında. Evimizden Ağustos ayında çıktık, ama taşınacağımız evde aynı gün boşaltıldığından, tadilat yapma şansımız olmadı. Annemin de inadı tuttu mu “Ben o evdeki her şeyi değiştirmeden girmem o eve” diye. Eşyaları o eve taşıyıp biz de Yalçın’ların evine taşındık. Annem, ben, İpek. Nasıl da işkence gibiydi o süreç size anlatamam. Ya hu, evinde misafirin varsa, sen daha neden yatıya bir sürü misafir alırsın kadın? Yaz günü zaten zor nefes alıyoruz evin içinde, 4 kişi siz, 4 kişi biz 8 kişiyiz. Ne diye 4 kişi daha çağırırsın. Zaten evdekilerin hepsi horluyor, neden uykuyu iyice eziyet haline getiriyorsun? Neymiş, özlüyormuş torunlarını, çocuklarını. La havle! Gündüz görüş, yatıya almanın mantığı ne?

O ara, aklımızda muhteşem bir fikir var, sokaklardaki billboardlar var ya, onun içine motor getireceğiz Çin’den, özel tasarım kasa yaptırıp, satacağız. Öncelikli hedefimiz belediyeler. (Çook idealisttik ya hu) Böylelikle billboardlara tek bir reklamdansa, içindeki motor sayesinde 12 ayrı reklam alabilecekler. Vay vay vay! Ben sabahın körüne kadar bekleyip, Çin’de bu motoru yapan firmayla irtibat kuruyorum, sonunda motoru getiriyoruz. Ve ilk sunumu nerede yapacağız, öküzümün abisinin, eski şirketi motor jeans’in Silivri’deki lansman toplantısında. Rusya ve çevresinden bayiiler gelecek toplantıya, ve bende hazırladığımız örnek billboard’un konsept içinde hangi şekillerde kullanılabileceğini açıklayacağım, ya da açıklayacaktım benim planladığım buydu, ama öküzümün abisi ve öküzüm bana izin vermediler, ben 3 gün boyunca konu mankenliği yaptım orada..! Bırakmadılar ki, soranlara açıklama yapayım! Zaten öküzümden daha mal bir abisi vardı, her boku para olarak gören, kimsenin fikrini kabul etmeyen, neyse… Dolayısıyla motor işi de kıçımızda patladı..!

Bir gün, Yalçın’ın evden çıkması gerekiyordu acil bir şey için, ne olduğunu hatırlamıyorum ama işle ilgiliydi sanırım. Telefonun şarjı bitmişti. Benimki de kesik ya, al nasıl olsa benim hat kapalı, benim telefonu kullan dedim. Gayet normal bir şeydi bu. Ben telefonu verdikten 2 gün sonra, annem rahatsızlandı ve gecenin bir yarısı hastaneye götürdük. Annem içeride serumunun bitmesini beklerken, ben de bahçeye çıktım sigara içmeye… Yalçın yanıma geldi.

“Aşkım sana bişey söylicem…”
‘Söyle canım’
“Ya senin telefonun var ya…”
‘Eee?’
“Ben onu eşya taşırken düşürdüm, açmaya çalıştım, açılmadı. Servise verdim, Serkan’ın oraya tamir etsinler diye”
‘Sağlık olsun, bişi olmaz’
“Hem düzelmezse ben sana alırım yeni telefon, 3G uyumlusunu alırım bu sefer”
‘Tamam sorun değil, düzelmezse var zaten evde telefon kullanırım birini’

Çok da takılmadım aslında bu mevzuya. Telefon bu, düşebilir, bozulabilir. Her şey olabilir. Biz Yalçınlar’da kalırken, kendi evimizdeki tadilat da son hızla devam ediyordu. Ama sorun şuydu ki, ben evden çıkamıyordum. Dükkana geleyim diyordum, napacaksın ki ben yokum bütün gün diyordu. Dışarı çıkayım desem, param yok nereye çıkayım. Sadece bir akşam Çisil’e gidebildim, onda da 15 kere aradılar, ne zaman geliyorsun diye. Onu da zehir ettiler yani. Sonunda dayanamayıp, antidepresan kullanmaya başladım. Çünkü kendimi kötü hissediyordum. Çok kötü hem de. Depresyonun ortasında, beni kurtaracak bir el arıyordum, boğuluyordum ama kimse bunu farketmiyordu. Bütün gün, kaynananın hali hazırda yüz kere dinlediğin eski anılarını dinle, çocuklarla uğraş, iftar için yemek hazırla, her gün gelen misafirin tekrar gelmesini bekle, aynı lafları duy! Off! Yazarken bile sıkıntı girdi içime..!

Annem bir akşam beni odaya çekip, “Kelebek çantamdan 200 TL eksik” dedi. Ne diyebilirsin böyle bir cümleye sevgili okur? Her insan evladının yaptığı gibi, “Emin misin?” dedim ben de. “Eminim, akşam işten geldiğimde cüzdanımdaydı, ama sabah yoktu” dedi. “Anne, çantan bütün gece odadaydı, odaya bizden başkası girmedi, düşürmüşsündür bir yerde” dedim. İkimizde ikna olmadık aslında ama, kapattık konuyu. Ev o kadar kalabalık, kime soracaksın, kimden bileceksin…

Bu arada Yalçın’ın anasına bir kere daha uyuz olalım mı hep beraber? Şimdi biz bunlarda kalmaya başladıktan bir süre sonra, su faturası geldi. Yanlış hatırlamıyorsam 50-60TL falan. Anası “bu ay yüksek geldi fatura” diyince, kızkardeşim “normalde ne kadar geliyordu  ki?” diye sordu. El-cevap: “E işte sizden önce 20-25TL geliyordu, şimdi siz de varsınız ya yüksek geldi” Lan akılsız, ruh hastası, denir mi öyle? Biz bilmiyor muyuz durumu? Biz beleşçilik yapmaya mı geldik size? Annem kendi evine yaptığı alışverişten daha çok, size alışveriş yaptı anasını satayım! Bir akşam eli boş gelmedi o eve! Neyin tantanasını yapıyorsun sen? Lafa uyuz olan kızkardeşim, çaktırmadan faturayı alıp, ödedi. Utansın diye. Utandı mı bilmiyorum ama hepimizi sinir etti orası gerçek! Ben mesela uzun süre duş almamaya dayandım diyebilirim. (5gün kadar, ama yaz günü daha fazlasına dayanamıyorsun maalesef) [Iııyk, ööğğk demeyin lan, iğrenç değilim ben. Koç burcuyum ve inatçıyım]

Sonunda evimizin tadilatı bitti ve biz Ramazan Bayramı arefesine kadar evin temizliğini bitirdik. Tam bu gece evimizde yatarız diyorduk ki, Yalçın’ın annesi arayıp ağlaya ağlaya, “nolur gelin, bayram sabahını beraber geçirelim” dedi telefonda, ağlamasına dayanamayıp, gittik. Tam 42 gün onlarda kaldık, 41 günü bana işkence gibi geldi. Evimize döndükten sonra bir akşam, evde sadece ben, Yalçın ve annem varken; annem yatakodasından beni çağırdı. “Kelebek cüzdanımdan 50TL eksik!” “Anne yine mi yaa?” dedim. Ama bu sefer, içim içimi yedi Yalçın’ı çağırıp, annemin cüzdanından para alıp almadığını sordum. Çünkü annemin çantası mutfaktaydı ve Yalçın mutfakta oturuyordu. Tabii ki kabul etmedi. Yok bir de kabul etmesini mi bekliyordunuz. Sonra ben annemi parayı bir yere harcadığı ama unuttuğu konusunda ikna etmeye çalıştım. Başarılı oldum mu? Tabii ki hayır. Zira annem ormandaki on kaplan gücünde bakıyordu suratıma.

Evimize taşındıktan sonra dükkanın kârdan çok zarar getirdiğine karar vererek, kapatmaya karar verdik. Ben dükkana gidip, eşyalarımı toplayacaktım ama Yalçın bir türlü dükkana gelmemi istemiyordu. Sonunda, “Ben dükkana gelip, eşyalarımı alacağım” diye sert çıktım. Çünkü dükkandaki kasada, annemin, İpek’in ve benim günlük taktığımız takıların durduğu kutu vardı ve annemle İpek o kutuyu istiyorlardı.

O lanet gün, evden çıktım dükkana gitmek için. Yalçın’la dükkanda buluşacaktık. Dükkana gitmeden önce, “dur şu telefonun durumunu sorayım Serkan’a, o kadar zaman oldu” dedim ve Serkan’ın dükkanına gittim. Aramızdaki konuşma şöyleydi:
“Abi, benim telefon vardı, Yalçın bırakmış sana tamir için.”
‘Ne telefonu kızım?’
“Abi vardı ya benim x-press müzik 5310. Senden almıştık, düşmüş ya Yalçın getirmiş sana”
‘Dur kızım ben bi’ servis fişlerine bakayım’ 10 dakika boyunca geriye dönük tüm servis fişlerine baktık, ama çıkmadı bir şey. ‘Yok kızım bana gelmemiş telefon’ diyince Serkan Abi, kafamdan aşağı bir kova su dökülmüş gibi oldum, afalladım. “Kusura bakma Abi, ben yanlış anladım herhalde. Başka yere de vermiş olabilir” diyerek çıktım dükkandan.  O afallamayla dükkana gittim. Yalçın’da gelmişti zaten.

Eşyalarımı toplarken, Yalçın’a “Kasadaki kutuyu getir” dedim. İçeri gitti, gitti ama gelmek bilmiyor. Ben de sinirliyim ama lafı gediğine oturtacak yer arıyorum, susuyorum bu yüzden. Sonunda geldi benim olduğum yere. Elinde kutu. Ezilip büzülerek şu cümleyi kurdu: “Aşkım benim sana bir şey söylemem gerek!” ‘Söyle bakalım’ dedim gayet sert ve sinirli bir sesle. “Ne o bir şey mi söylememi bekliyorsun?” dedi. “Belki bekliyorum” dedim ve konuşmasını bekledim. Tam beş dakika suratıma baktı. En sonunda “Aşkım, ben….”

Bölüm 8 – Yakında (Bölüm 8 için sizleri bu kadar bekletmemeye söz veriyorum. 7. bölüm, hayatımdaki bazı değişiklikler nedeniyle bu kadar gecikti. Halletmem gereken bazı işler nedeniyle bölümü yazamadım. Ancak 8. bölüm bu kadar uzun sürmeyecek. Beklediğiniz için teşekkürler… Takipte kalın. Sevgiler – Kelebek)

Gerçekler Acıtır – Bölüm 6

Bölüm 5Bölüm 4Bölüm 3Bölüm 2Bölüm 1

Aylardan Eylül olduğunda ben hala can sıkıcı işime devam ediyordum. Evet Global Bilgi iyiydi, güzeldi ama işim can sıkıcıydı işte. Bir ile on arasında puanlandırır mısınız dediğim müşteri çekinmeden 28 diyebiliyordu mesela ve ben çıldırıyordum. Üstelik o Eylül Ramazan ayına denk gelmişti ve müşterilerin çoğu oruç kafayla saçma sapan cevaplar verebiliyorlardı.

İşte bugünlerde, Global Social Club Ramazan Bayramı tatili için bir etkinlik düzenledi. Aradığım şey tam da buydu aslında. Kafa dinleyecektik. İstanbul’dan uzaklaşacaktık. Kafamda çanlar çalmaya, ampüller yanmaya başladı. Kurdum hemen planı. Nasıl olsa İpek de aynı şirkette çalışıyordu. İkimizde başvuracaktık, o yanında misafir olarak annemi alacaktı. Ben de Yalçın’ı. Bu kadar basitti. Hem ayrıca ben bayramda herkesi ziyaret etmek zorunda kalmayacaktım 🙂 Süper plan, daha ne isterim.

Hayatımın en keyifli dört gününü geçirdim Water Planet Hotel’de. Hepimize iyi gelmişti bu tatil. Annemin yüzüne renk gelmişti ya hu. O sürekli hastalanan kadın gitmiş, yerine güneş enerjisiyle dolmuş bir bomba gelmişti. İyiydik. Neşeliydik. Bitmesin istedik ama her güzel şey gibi onun da sonu geldi. İstanbul’un o iğrenç keşmekeşine geri döndük.

Döndüğümüzde ben bir şeyden çok emindim. Global Bilgi’de, o projede çalışmak istemiyordum. Ya başka bir bölüme almalıydılar beni, ya da işi bırakmalıydım. Ekim ayının ortalarında işi bıraktım. Beni alabilecekleri başka bir bölüm yoktu ve 10 ay daha çalışırsam bir ihtimal takım liderliği sürecine girebilirdim. Hadi ama… 10 ay daha 3 kuruş paraya çalışamazdım ve bastım istifayı. Hem, nişanlım çalışıyordu nasıl olsa… Annem vardı arkamda… Yeni bir iş bulurdum elbet. Beni işe almayacak adamın aklına şaşarımdı. (Nasıl bir özgüvenim varsa, kıçım hala tavanda geziyor bu konuda.)

Ekim ayının sonunda, annem borçların tavan yaptığını, sıkıştığını söyledi. E insanlık hali, hangimiz sıkışmıyoruz ki? Tüm içtenliğimle anneme, “Anne, nişanda takılan takılar var ya, ben onları evlenirken beyaz eşyaların birini ya da ikisini almak için saklıyorum. Onları saklayacağımıza, sen al şimdi, borçlarını kapat, ben senin boğazına yapışacak değilim ya, düğün zamanı sen onların yerine beyaz eşyalardan alırsın” dedim. Önce kabul etmedi. Sonra ikna ettim. Ben salonda otururken annem bastı feryadı “Kelebeeeeeeeeeeeeeeeeeeek!”. Ben annemin böyle bağırdığını bir tek anneannem öldüğünde duymuştum. Ödüm patladı. Yanına koştum. Nefes alamıyor kadın. Sürekli aynı cümleler dökülüyor ağzından. “Altınlar yok, kese boş. Altınlar yok, kese boş. Tam buraya koymuştum. Kelebek. Tam buraya koymuştum. Altınlar yok. Kelebek. Kese boş. Kelebek.” Önce yatak odasının sonra evin altını üstüne getirdik. Altınlar yok. Annem ağlamaya başladı. “Koruyamadım. Saklayamadım. Tam burda duruyordu” diye. Nefes alamadı, yığıldı kaldı kollarımda. Sakinleştirmek saatlerimi aldı.

Kendime gelince önce Yalçın’ı aradım. İşi uzamıştı paşamın. “Hemen gel, çok kötü şeyler oldu” dedim. Sonra polisi aradım. “Evimden altınlarım çalındı ne yapabilirim” diye. Yönlendirdiler. Yalçın’ı bekliyorduk artık polise gitmek için. Geldiğinde olayı anlattım. Ben altınların durduğu keseyi alalım, karakola gidelim, parmak izi taraması yapsınlar, dedim. O “Nişanda o keseye onlarca insan dokundu, hepsini zan altına mı alacağız” dedi. “Üzülmeyin, giden gitmiş, yapacak bir şey yok artık” dedi. Ben ağladıkça, “Ağlama bak anne çok kötü oluyor” dedi. Sinirden kuduruyordum, çünkü kızkardeşimin arkadaşlarından birinin yaptığını düşünüyordum. Köpek gibi bakıyordum kızın suratına. (Buradan kendisinden de bu vesileyle özür diliyorum) Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Annemin elinden tutuyordum sıkıca.Annem, ben insanlara (Yalçın’ın ailesinden bahsediyor) nasıl açıklayacağım çalındığını diyordu sürekli. O sırada Yalçın’ın ağzından şöyle bir cümle döküldü. “Ya annemlere söylemeyelim. Babam da annem de hasta, üzülmesinler.”

Bir ara annemle mutfağa gittik. Annem orada “Bu niye bu kadar rahat?” dedi, Yalçın’ı kastederek. Ben salak aşık, “Anne çocuk bizi sakinleştirmeye çalışıyor, ne yapsın o da bizim gibi ağlasın mı?” dedim. Evet bazen algılarım iflas ediyor. Ama kendinizi benim yerime koyun. Çok sevdiğiniz adam/kadın için size böyle bir cümle kuruluyor. Ne yaparsınız? Tabii ki onu korursunuz. Ben de bunu yaptım. Sevdiğim adamı korudum işte.

Fakat içim içimi yedi. Yalçın’ı annem gittikten sonra mutfağa çağırdım. “Sen neden bu kadar rahatsın?” dedim. “Aşkım,  iyi misiniz, beni mi suçluyorsunuz şimdi?” dedi. “Yok suçlamak değil de, bu kadar rahat olman göze batıyor, sonuçta o kadar şey çalındı” dedim. “Ne yapayım, birimizin güçlü durması lazım” dedi. “Haklısın” dedim, geçtik içeri. Karakola gitmedik. Çünkü bir sonuç çıkmayacağına inandırdı bizi. Bir kaç gün sonra, onun ailesine de söyledik altınların çalındığını. Üzüldüler. (ya da mış gibi yaptılar)

Kış geldiğinde ben hala bir iş bulamamıştım ve Yalçın da işinden hiç memnun değildi. Aklımızda kendi yerimizi açmak, benim satış yeteneğimle onun bilgisayar mühendisliğini birleştirmek ve kendi paramızı kazanmak vardı. Fakat bir sorun vardı ki, paramız yoktu. Yalçın’ın içeriden alacağı bir sürü maaşı vardı. Onları bir alsa, iş çözülecekti. Kendi işimizi kuracaktık. Biraz daha beklemeye karar verdik.

Böylece yıl 2009’a dayandı. Yılbaşını İstanbul’da evde, annemle geçirdik bu sefer. Ama yılın 2. günü Denizli’ye, Aslı’nın yanına gitmeyi planladık. Hem Hande de gelecekti. Dostlar hem felekten hem yeniyıldan bir kaç gün çalacaktı işte. 🙂 Bu arada Aralık ayının ortalarında Yalçın’ın babasını hastaneye kaldırmışlardı. Bir sürü hastalığı vardı adamcağızın, kalp, şeker, böbrek. Aslında neyi yoktu ki demek daha doğru olurdu Edip Usta için. Yılbaşını hastanede geçirdiler. Biz Denizli’deyken bir telefon geldi annesinden. “Oğlum, doktorlar babana kanser dediler. Boynundan topuğuna kadar sarmış, bence dön” dedi telefonda. Ertesi gün İstanbul’a döndü Yalçın. Ben Hande’yle önce Çanakkale’ye oradan da Balıkesir’e geçtim. Balıkesir’deyken Edip Baba’yla konuştum telefonda. “Neredesin kızım, gelmiyor musun daha?” dedi. “Bir iki güne geliyorum baba, merak etme” dedim.

Yalan yok, severdim babasını. Kendi babama eksikliğim yüzünden belki de ailesinde en sevdiğim kişi babasıydı. Annesi bozulsa bile değişmedi bu gerçek. İnsan kendisinde eksik olan ne varsa, onu ister. Benim babam eksikti, ben de onu bulmuştum. Kocaman elleri vardı, ellerimi saran. Kimseler yanaşamazken yanına, ben gider kolunun altına girerdim. Severdim onu, o da beni severdi. Onun için Balıkesir’den döner dönmez, hastanede aldım soluğu. “Ben artık ölüyorum kızım” dediğinde, kızdım ona. “Nereye, daha benim düğünümde dans edeceğiz? İlk dansı benimle yapmayacak mısın yani?” dedim. Gülüştük. Kim ne derse desin, ben iyi geliyordum ona.

Ocak ayında, çok sıkıldı hastaneden, doktoru “ya beni eve gönderin ya da ben bu gece hastaneden kaçacağım” diye tehdit edince, doktorlar, pazartesi geri dönmesi koşuluyla haftasonu için eve çıkmasına izin verdiler. Eve geldiğinde büyük oğluyla damadı, banyo yaptırmışlar, traş etmişler, misler gibi olmuş. Çocukları, ailesi etrafında, mutluymuş. Herkes gittikten sonra, fenalaşmış, yığılmış koltuğa, “Ayten çocuklarımı çağır bana” diyip, parmağından hiç çıkarmadığı alyansını çıkarıp karısına teslim etmiş. O gün, Yalçın’a “Babam çıkmış hastaneden hadi size gidiyoruz” dememe rağmen, “Çok yorgunum ben yaaa, yarın gideriz” demişti. Evde otururken biz, annesinden telefon geldi, hastaneye gittiler. Yetişemedi. Son bir kez göremedi, göremedim. Onlar hastanedeyken biz evlerine gittik. Herkes şoktaydı ama, kimsede belirgin bir üzüntü yoktu görebiliyordum.

Bizde ölenin ardından ciddi anlamda yas tutulur. Ben onların yaslarının nasıl olduğunu anlayamadım. Annesi, ablası, eniştesi, abileri ve Yalçın dönünce, evde ağlama krizine girdiler. Döktükleri tek gözyaşı bu oldu. Sonra hiçbirini ağlarken görmedim. Ertesi gün babayı defnettik ve ben geceyi onlarda geçirdim. O gece annesine bir kere daha uyuz oldum çünkü, arkadaşı Neşe Teyze’yle konuşurken, “Bunların düğünü olacaktı, yarım kaldılar” dedi ve bana döndü “Benim bir sene yasım var kızım, ben sizin düğününüzü yapamam!”. Siktir! Şoka uğradım. Kadın ben senin yakana yapışıp düğün mü sordum. Eee bizim düğünümüz ne olacak mı dedim. Bana neden bunun açıklamasını yapma gereği duyuyorsun. Ben de en az senin kadar üzgünüm. Benim aklımdan düğün geçmiyorken sen bunları, hem de kocanı gömeli daha 24 saat olmamışken nasıl düşünebiliyorsun. Oha! Çüş! Kendine gel!

O günlerde, Yalçın’ın kuzeni Ayşe’nin (ki Yalçınlar’ın karşı dairesinde otururdu) eşinin akrabası geldi İstanbul’a Edirne’den. Duyduk ki, Kadriye Abla Mehmet Ali Erbil’in, Asena’nın falan falcısıymış. Durur muyuz? Duramadık tabii. Bizim de falımıza bakmasını rica ettik. Baktı da. Bana söylediklerini aynen aktarıyorum. “Kızım, senin bir kese içinden altınların çalınmış, bu altınlar satılmamış, yaşlı bir kadının elinde duruyor. Sen şimdi nişanlısın ama senin bu nişanlandığın kişiyle düğünün olmayacak. Ama bir başkasıyla, dillere destan bir düğünün olacak.” Güldüm geçtim ama, altınlara takıldım. Yaşlı bir kadının elinde dediğinde irkildim açıkçası ve annemin şüpheleri geldi aklıma. Fakat, bir şey söylemedim.

Edip Baba, ölmeden önce Yalçın iş yerinde beraber çalıştığı Hilmi adlı gençle (genç diyorum çünkü hakikaten gençti) ortaklık kurmaya karar verdi. Hilmi parayı, Yalçın bilgisini koyacaktı ve bu iş başlayacaktı. Cenaze sürecini atlattıktan sonra, dükkan tutuldu. Hazırlıklar başladı. Boyası, eşyasıydı derken, hazırlıklar tamamlandı ve iş yeri açıldı. Tahmin edin kimin üstüne? Evet, benim. Papillon Bilişim, Edip Baba’nın kırkının çıktığı gün açıldı.

Açılış tam bir komediydi ama. Açık büfe servis hazırlamıştık gelenlere ikram etmek için ama Yalçın’ın tarafından kimse açık büfenin mantığını bilmediğinden ben servis elemanı baabında, tüm gelenlere tabak hazırlamak zorunda kalmıştım. Kulakları çınlasın Kerim, ne kadar küfür savurduğumu gayet iyi bilir ben o tabakları hazırlarken. Açılış, şuydu buydu derken, dükkanda sonunda kendi başımıza kalıp, neler yapacağımıza karar verdik…

Bölüm 7 – Yakında

Gerçekler Acıtır – Bölüm 5

Bölüm 4Bölüm 3Bölüm 2 – Bölüm 1

Nişanı atlattık, kendimize geldik falan, haliyle aldı bizi bir gelecek kaygısı. Hani o ara ikimizde çalışıyoruz bir yerlerde ama ben işimden memnun değilim, o şerreeefsiiiz çok yoruluyor, maaşı aksıyor falan. Dedik ki kendi kendimize, biz bir uzaklaşalım İstanbul’dan, iki üç gün tatil yapalım, nişanın yorgunluğunu atalım. Kalktık gittik Balıkesir – Burhaniye’ye. Hande’nin yanında aldık soluğu. Sadece haftasonu için gittik işte. İkimizde iş yerlerine bin türlü yalan söyledik 🙂

Ben bu şerefsizin kötü yanlarını anlatıyorum hep tamam ama, biz çokça eğlendik zamanında. Ama bu eğlencelerimizi etrafımızdaki herkes bildiğinden anlatmaya pek gerek görmüyorum 🙂

Burhaniye’den döndükten sonra, geleceğimizle ilgili neler yapabiliriz onu düşünmeye başladık. Benim istediğim evlendiğimizde kendi evimizde oturmaktı. Kendimize ait bir ev. Kira derdi olmadan, aybaşında ödeme yapalım derdi olmadan. (Hala aynı şeyi düşünürüm. Önce evi olmalı insanın)

Düşündük, taşındık, bi sonuca varamadık.  Bu malım iş yerinden maaş alamıyor (ya da bizi kekliyor alamıyorum diye) falan, içerde birikmişleri var vs… Dolayısıyla ev almakla ilgili bir harekete geçemiyoruz. Benim iş desen, part-time görünümlü full-time çalışan kısımdanım. Çalıştığım saat kadar para alıyorum. Elime doğru düzgün para geçmiyor. Haziran – Temmuz’u böyle lay lay lom geçirdik.

Temmuz sonunda (27.Temmuz.2008) oldukça lanetli bir günde, daha sabahın köründe sıkıntıyla kalktım yataktan. Evin içinde “İçim sıkılıyor, içim sıkılıyor” diye dört dönüyorum. Sabah kahvaltısında çatmaya başladım evdeki herkese. Benim içime bi sıkıntı girdi mi ardı arkası kesilmez onun. Hani böyle durumlarda kan akması lazım gelir derler ya, ya kan akar ya bişey olur. O gün her ikisi de oldu 😦

Sabah kahvaltısından sonra biz İpek’le birbirimize girince annem İpek’i de alıp çıktı evden, maksat hava değişsin. Internette gezdim, televizyon izledim, duş aldım ama yok o içimdeki lanet sıkıntı geçmek bilmiyor. “Kalk” dedim öküzüme. “Duvarlar üstüme üstüme geliyor, dışarı çıkalım” Öküz dediğimde kızıyorsunuz ama adamın lafa bak arkadaş, “Sinemaya gidelim!” Hayvan! İçim sıkılıyor diyorum sana, duvarlar üstüme geliyor. Anlasana bi deniz geçmem, bi hava almam lazım. O kadar sene olmuş çözemedin mi? Sinemaya gidelim diyor! “Aaayh delirtme beni, ne sineması, içim şişti diyorum sana, açık alanda olmak istiyorum!” dedim. Yani adam beni o anda alsa Bakırköy Sahili’ndeki bir milyon apaçinin içinde dolaştırsa, hatta elimizde çekirdek falan olsa umursamayacağım. Yeter ki çıkayım o evden amaaaa.. Cümle: “E aşkım nereye gidelim ki, sen bul gidelim” Allah senin belanı versin adam! Ben o sıkıntıyla dışarı çıkmayı zor akıl etmişim, bir de nereye gideceğimizi mi bulucam..! Göt!

Buldum ama içimdeki küfürlerin bini bir para..! “Kalk dedim MiniaTurk’e gidelim. Hem sen hiç görmedin, hem de ben biraz hava alayım!” Kabul etti. (Sanki başka şansı var da!) Hazırlanıp evin içinde fotoğraf makinamı aramaya başladım, ama şerefsiz makina yer yarılmış yerin dibine girmiş sanki..! Yok..! Beynimde bir anda şimşekler çaktı, aradım annemi “O kızına söyle hemen fotoğraf makinamı getirsin, yoksa ben onun..!” diye bağrınıyordum ki annem, “Nereye gidiyosunuz?” diye sorunca ara vermek zorunda kaldım. Açıkladım nereye gittiğimizi, “Ay biz de gelelim yaa, görmedik” diyince mecbur derin bi pofff çekip “Anne 15 dakika içinde burda olun, çıldırcam yoksa ben” diyip indim aşağıya..!

Annemler gelir gelmez yola çıktık. Bir de kuyruğumuz var, İpek’in arkadaşı Seher. Beş kişi bildiğin okul gezisi mantığında doluştuk taksiye gidiyoruz. Bende surat yerleri süpürüyor. Güngören’den uzaklaştıkça içimdeki sıkıntı dağılmaya başladı. Saat 16:00 gibi MiniaTurk’e girdik. Gez dolaş yaklaşık 4 saat geçirdik orada. Çıkışta benim karnım acıktı. Gitmiş olan bilir, Eyüp’de bir sürü restourant vardır yol kenarında ve uykuluk yaparlar. Karnım fena acıkınca, kokulara da dayanamayınca ben, “Anne yaa şimdi evde yemeği bekleyemicem, burda yiyelim” dedim. Oturduk bir restouranta. (İyi ki acıkmışım, iyi ki inat etmişim) Yemeği yiyip kalkmamız 21:00 civarını buldu. Taksiye binip yola çıktık.

Garip bir şey var ki, Güngören’e yaklaştıkça yine sıkıntı basmaya başladı beni, kendi kendimi kandırmaya başladım bende.  “İki porsiyon uykuluk yersen şişersin tabi.. Eve gidince soda içersin Kelebek bir şeyin kalmaz” diye düşünüyorum içimden. Caddeye girdiğimizde ortalık mahşer yeri gibiydi. Sadece bizim apartmanın önünde 5 tane ambulans vardı ve ben nedenini bilmiyordum.  Aklıma ilk önce şu geldi. “Aha zavallı adam öldü galiba. Çektiği acılardan sonunda kurtuldu!” Tabii ben karşı binamızdaki yaşlı amcanın öldüğünü düşünüyordum ama ortada 2 gerçek vardı. Bir, o yaşlı amca öleli neredeyse iki ay oluyordu ve sadece 1 ölüm için 5 tane ambulansa ne gerek vardı..! Bunları  2-3 saniye içinde düşünüp, etrafta bir tanıdık aradım. İlk gördüğüm Mehtap Pastanesi’nde çalışan Fatih oldu. “Hayırdır?” dedim, (demez olaydım) ödümü bokuma karıştıran o cevap geldi. “Kelebek, Sevim Abla, bomba patladı. Eve çıkın hemen!” Eve nasıl girdik bilmiyorum, hatırlamıyorum. Eve çıkıp balkona geçtim. O sesler, birbirlerini arayan insanların çığlıkları, Anne diye bağıran o kızın bağırışları hala kulağımda.

O günü düşününce, iyi ki uzaklaşmışız evden diyorum. İyi ki içim sıkılmış, iyi ki Eyüp’de yemek yemeye zorlamışım bizimkileri. İyi ki dönüşte trafik sıkışmış. Yoksa o bombanın patladığı yer, bizim hergün ekmek aldığımız, yemekten sonra yürüyüş yaptığımız yol. O gün evde olsaydık eminim birimiz ya da hepimiz o güzergahta olacaktık.

O gece sabah olmadı. O sesler kulağımdan hiç gitmedi. Olay Yeri İnceleme’nin aydınlatma lambaları altında sabaha kadar çalışıldı. Ambulans sirenleri hiç susmadı (Hiç sevmem o sesi, hiç)  Gün ışıdığında, yaralılardan gelen haberler hiç iç açıcı değildi. Kısa süre sonra doğacak bebeğine ciciler almak için alışverişe çıkmış bir anne, annesinin karnında henüz doğmamış bir bebek, evinin balkonunda dışarıyı izleyen küçücük bir çocuk… Babasının yanında sigara içemediği için “ben bir markete kadar gidip su alayım” diyen arkadaşımız ve masum, tek hatası yanlış zamanda yanlış yerde olmak olan oniki kişi daha, katledildi o gece… Biri hiç başlamamış 17 hayat söndü o gece… O, tam yüreklerinin ortasına ateş düşen, ailelere sabah olmadı hala…

Öğleden sonra, telefonlar gelmeye başladı esnafa… “Hazırlıklı olun, binalarınız bombalanacak” diye. Hem de sadece bir kişiye değil, o trafiğe kapalı caddedeki tüm dükkanlara yaptılar bu aramaları. Annem zaten deliye dönmüştü, “mümkünü yok kalamam evde” dedi. “Gidelim ama, bu aramaları milleti evlerinden çıkartmak için hırsızlar da yapıyor olabilir, bilgisayarları altınları falan alalım öyle gidelim” dedim. Bilgisayarları, nişanda takılan takıları, diğer ziynet eşyalarını alıp, teyzeme gittik. Bir kaç gün orada kaldık. Biz eve döndük ama bilgisayarlar dışındaki ziynet eşyalarını teyzemin evinde bıraktık. Ne olur ne olmaz diye. Ben nişanda takılan takıları en son o zaman gördüm işte. Ağustos ortasında, teyzem yazlığa gitmeden önce, emanetleri geri vermiş anneme. Annem de en son o zaman gördü takıları işte.

Bu bombalamadan sonra, daha temkinli yaşamaya başladık sanki. İster istemez kalabalıklarda duramadım ben mesela. Elimden geldiğince sokağa çıkmamaya çalıştım. Uzun bir süre alışveriş merkezlerine falan gidemedim. Çünkü biliyorum, ilk patlamanın sesini duyduğumda, yardım etmek için fırlardım ben de sokağa, eğer evde olsaydım. Manalı manasız iç sıkıntılarım ilk defa zarar görmemi engellemişti. Ama kulağımdaki o çığlıklar, hala terketmedi beni.

Hayatımdaki, ilişkimdeki düzensizliklerde işte bu bomba olayıyla başladı…

Bölüm 6 – Çok yakında…

Gerçekler Acıtır – Bölüm 4

Bölüm 3Bölüm 2Bölüm 1

Biliyorum nişanı bekliyorsunuz ama nişana geçmeden önce şeyi anlatmam lazım ki, Yalçın’ın annesine hep beraber bir kere daha kıl olalım 🙂 Ben bir haftasonu Yalçınlara gittim. Ama gitmeden bir gün önce de saçlarımı turuncuya boyattım. Senelerce kumral gezen kız, bir anda turuncu saçlı oldu. 🙂 Avrupa Yakası’ndaki Yaprak gibi oldum yani. Aynı fotoğraftaki gibi. Neyse ben o gün bunlara gittiğimde annesi bana kapıyı açtı ve cümlesi aynen şu oldu. “Ben eski Kelebek’imi geri istiyorum.” Benim suratta sinsi bir gülümseme “Eski Kelebek, cuma gününde kaldı anne. Buna alışacaksınız artık” diye cevap verdim. İki dakika sonra asıl karın ağrısını açıkladı zaten “Nişanda eski saçlarına geri döneceksin di mi?” Tepem attı ama cici kızı oynuyorum ya, çok fazla sinir sergileyemedim. Sadece şu cümleyi kurdum: “Anne valla kafamı bozmayın. Nişanda turuncu saçlıyım, tepki gösterecekseniz, düğüne de kafamı pembeye boyatırım. Hem beyazla pembe gayet uyumlu renkler!”  Bu cevaptan sonra deliliğimden emin oldu sanırım. Saçlarımla ilgili ara ara bir şeyler söyledi ama pek sallamadım 🙂

17.Mayıs.2008.

Nasıl heyecanlıyım. İlk defa bir düğün ya da nişanda, saatlerce oynamama gerek kalmadan ilgi odağı zaten ben olacağım. Aman yarabbiii 🙂 (Vardır benim öyle huylarım. Piste çıkıp oynamadan önce rakipleri bi keserim, kim nasıl oynuyor, ne hareketler yapıyor diye. Birkaçının oynamasına takılır gülerim. Dalga geçerim, sonra da “E hadi bunların oturma zamanı geldi artık” der, piste çıkarım. Onları da oturturum tabii 🙂 )

Sabahın köründe uyandık. Kahvaltı yapmak ne mümkün, midem hareketli “Yemiyorum yaa” narasını atıp, indik kuaföre. Kuaförün hemen üstünde oturunca sorun olmuyor ulaşım 🙂 İstediğim saçın şeklini bir kaç gün önce iyice anlatmışım zaten kuaföre. Kıl, tüy, dip boyası, manikür olayları bir gün önce tamamlanmış, yani o gün sadece saçım ve makyajım yapılacak. Bir anda doluştuk kuaföre. Ben, annem, kızkardeşim, görümce (Yalçın’ın ablası yani) bir de Hande’m gelmiş Balıkesir’den beni yalnız bırakmamak için.

(Şurası evlilik ve nişan olayını atlatacaklar için ders olsun bence. Arkadaş o nasıl salak bir strestir yaa.. Normalde takmayacağın herşeye takılıyorsun o günün stresiyle. Yok fönün bilmem nesi dalgalı olmayacak, yok bu bukle diğer buklelerden daha ince bozuk oldu. Hayır makyajımda sim istemiyorum, vazgeçtim istiyorum. Ya da dur sim olmasın şimdi bulaşır her yerime. Böyle aptal bir ruh halindesin yani..!)

Saçlarım sarıldıktan sonra, makyaj yapılmadan kıyafetimi giymemi söylediler. “Ulan daha saçlarım tamamlanmamış, ne diye giyiyorum ben bu kıyafeti şimdi” dedim ama kuförüm dedi ki, ona göre makyajın saçın ayarlanması yapılacakmış. E tamam o zaman dedik, giyilecek o elbise mecburen. Kıyafetimin yapıldığı yer, evimin hemen karşısında, giyinmeme yardım edecekler. Kalktım o kafamdaki bir dünya firkete halimle, gelinlikçiye gittim. Kıyafetimi giydirdiler. Keseyle mendil de yapmış bana canını yediklerim. Üzerimde o şıkşıkıdım mosmor kıyafet, kafamda firketeler bir de bu yolu geri dönüş zorunluluğum var. Topladım kıyafetin eteklerini, ayağımdaki spor ayakkabılarla bir daha kuaföre geri döndüm. Döndüm ama, aylardan mayıs hava da zaten bir güzel ılık ılık esiyor, kuaförün içi fön makinasının üflediği sıcak hava yüzünden cehennem gibi. Terliyorum. Alnımda boncuk boncuk su damlaları birikiyor. İyice strese giriyorum. Bastım yaygarayı, “öööeeeh patladım” diye. Çıktım eve tekrar çıkardık elbiseyi. Mübarek arkasında 25 tane düğme var açılmıyor da, giydim kısa short ve t-shirtü indim tekrar kuaföre. Neyse saçım tamamlandı, makyajım yapıldı. E benim o elbiseyi tekrar giyip, fotoğrafçıya gitmem lazım.

Hadi beni tekrar eve çıkardılar. Annem, Hande ve ben yoğun çabalarla o 25 tane düğmeyi ilikledik. İliklediler de, son düğmeyi iliklerken annemden şöyle bir ses çıktı “Hiiii!” Eyvahlar olsun dedim. Annemin her biri 12cm uzunluğundaki (tamam abartıyorum) tırnaklarından biri elbiseyi yırttı dedim. “Neeeee?” diye bastım yaygarayı… Titrek bir sesle şu cevap geldi “Düğmeleri kaydırmışız” Allah’ım ne küfürler ettim o anda. Zaten nefes alamıyorum elbisenin içinde o derece sıkı, bir de düğmeler kaydırılmış..! Cinnet sebebi. Güç bela açılıp, yeniden kapatıldı o düğmeler. Tekrar kuaföre inildi, son rötuşlar yapıldı. Yalçın geldi bu esnada beni almaya, zira fotoğrafçıya gidilecek. E, ne annem hazır, ne Hande hazır, mecbur o fotoğrafçıya da tek başına gidilecek.

Fotoğrafçı kısmı tam eziyet. Hele de stüdyodaysan, iyice işkence… Hani şimdiki aklım olsa illa da dış mekan çekimi diye tuttururdum. “Oraya bakın, burada durun, sen şimdi onun omzuna koy elini, parmağıma doğru bakın” bir arkamızda “İstanbul Hatırası” yazısı eksik. Daha orada koydum ben postayı, “Pööf çok klasik lan bu pozlar” diye. Hani alsam elime makinayı, açılı poz olacağını bile bile ben çeksem fotoğrafları bildiğin daha iyi görüntüler yakalarım.

Fotoğrafçıdan eve geçtik, çünkü nişana hayli vardı daha, ne göreyim. İpek (kızkardeşim) kapatmış kendini odaya. Ağlıyor. Lan saçmalamayın ben evleniyorum diye falan değil. Saçı istediği gibi olmamış, makyajı rezaletmiş ve üstelik siyah elbisesiyle takacağı inci kolye, bileklik ve küpesi yokmuş..! Kardeşimi öyle ağlar görünce dayanamadım tabii döndüm Yalçın’a dedim fırlaa..! Git bujiteriye inci kolye, bileklik, küpe al. Ne yani üstümdeki o 8 kg elbiseyle ben mi gitseydim? Tey Allahım yaa..!

Herkesin hazırlanmasını beklerken ben ne yapıyordum dersiniz? Nişana daha iki saat var diyerek Lost’un yeni bölümünü izliyordum. Bağımlısıydım o dizinin ya ne yapsaydım. (Gerçi o da benim evlilik hayallerim gibi bir sona bağlayıp bok gibi bitti, muhtemelen o yüzden hala da bağlıyımdır bu diziye.)

Sonunda beklenen an geldi ve evden çıktık. Bir an evden de nişanın yapılacağı salona yürüyeceğimizi düşündüm ama (evet salonda eve çok yakındı.) şükür ki öküzüm arabayı ayarlamayı başarmış. Salona girdik, tabii daha kimse yok. İş yerinden bir kaç arkadaşım gelmiş bir de Yalçın’ın annesi babası falan. Bizi aldılar gelin odasına. (Lan o ne salak bir isim ya, gelin odası) Mecbur bekleyeceğiz salon biraz dolsun da çıkalım salondan diye. Sigara için ölüyorum, Hande geldi hemen sağolsun. Sigara içiyoruz. O arada öküzümün ruhsuz anası geldi. Kıyafetime baktı. Baktı. Baktı. Söyleyecek bir şey biliyorum ama kıvranıyor. “Ne oldu anne?” dedim. “Elbisenin göğsünü biraz daha kapalı yaptırsaydın keşke” dedi. “Nedenmiş?” diye sordum. Bomba cevap geldi kadından: “E o memeler artık bizim!” Hassiktiiiir! Kadının lafına bak yaa! Yuh! Çüş! Öküz! Derin bi nefes alıp şu cevabı verdim. “Valla senin oğlun nikahı bassa da basmasa da, bu memeler benim, istediğime gösteririm!” İşte o anda Yalçın hayvanı gözlerimden çıkan ateşi görmüş olmalı ki “Tamam anne, hadi içeri git sen misafirleri karşıla” diyerek annesini çıkardı odadan. Tam dönüp Yalçın’a parlıyordum ki, “Bak aşkım, sinirli durma, gergin durma bana küfür et ama surat asma insanlara ayıp olmasın” dedi. Yalçın’a gülümseyerek küfür ettim.

Elbisemle ilgili şunu anlatmadan geçemeyeceğim. Dedim ya hani elbiseyi nişan gününe kadar kimse görmedi diye, hakikaten görmediler. Fakat kimsenin bilmediği şöyle bir durum vardı. Yalçın’a ya da ailesine kıl olduğum zaman, provaya her gidişimde elbisenin göğüs kısmına bakıp, “Fatoş bu çok kapalı” diyerek göğsünü biraz daha açtırıyordum. (Sinsirella olmuşum haberim yokmuş)

Sonunda, salon iyice dolunca ve ben sıkıntıdan patlayınca bizi salona almaya karar verdiler. Maytaplar kızkaçıranlar falan var böyle. Millet yolun iki tarafına dizilmiş. Alkışlar falan veeeeeeee… İlk dans. Manyağım ya ben, 6 yaşındaki veletin sesinden I will always love you diye tutturmuşum, onunla dans ediyoruz. Ben kendimi şarkıya kaptırmışım. Bir baktım ki, Yalçın’ın ailesinden dansa kalkmayan kalmamış. Laaaağn! Benim şarkım o! Orada dans eden sadece ben olmalıyım! Sizin ne işiniz var orada? Hrrrr…

Şarkı bitince asıl işkence başladı. Önce pasta, arkasından takı töreni… Arkadaş böyle bir işkence yok ya. Pasta geldi şöyle kocaman katlı bişey. Pastayı kesmedik bile, keser gibi yaptık. Çünkü pasta maket. Hemen önümüzdeki tabakta bir dilim var, onu birbirimize yedirecekmişiz. Hay zihnimizi! Bir de o pastanın iki yanına alıp bizi fotoğrafımızı çektiler. Böyk. Pasta gelip gittikten sonra, nişan yüzükleri takıldı. Ve, takı töreni. O nasıl eziyet ya? Ayakta dikil, herkesi öp (sevdiğin sevmediğin herkes), tanımadığın herkesle görüş. Yuh..! O eziyet bitti takıları çıkaralım diye gelin odasına geçtik biz. Lan insafsızlar biriniz gelin, yardım edin lan!(Hasılat: 17 çeyrek, 2 yarım 1 tam altın, 6 bilezik, biri annemden biri Yalçından iki set. bir miktar para :Pp ) Tam üstümüzdekileri çıkardık, öküzümün anası geldi. “Kızım herkesin masasını dolaşın, hoşgeldin diyin” Lan bana ne! Gidicem oturucam şimdi içerde görmek isteyen gelsin orda görsün, orda tebrik etsin beni..! Yok ama dinletemedim. Çıktık odadan el mecbur bütün masaları tek tek geziyoruz ama benim surat beş karış. 9/8 çalmaya başlamış, ben hala masa geziyorum. İçim gidiyor. Tam bir saat masaları gezdik. Kaç kişiyi öptüm hatırlamıyorum.

Bir cd hazırlayıp vermiştim salona. Annemle ikimiz karşılıklı Azeri oyununu oynayabilelim diye. İşaret verdim en sonunda dayanamayıp ona başladık. Ceyran… Nasıl severim o şarkıyı… Nasıl keyifle oynadık. Hoş ben annemle oynayacaktım ama millet yine doldurdu pisti. Ama olsun, annemin gözlerindeki o gururu görmek sildi götürdü herkesi. Bu arada ben nişandan bir gün önce salona gidip, salon sahibine dedim ki “Bak öyle ağır, ayrılık bilmem ne şarkılarını istemiyorum. Solistine haber ver ona göre bir repertuar hazırlasın” Adam da “Haklısınız ben de sevmem öyle şeyleri” dedi. Biz yerimize oturduk, salonun şarkıcısı çıkacak sahneye. Ya hu bir kadın çıkardılar sahneye, bildiğin konsomasyondan çıkmış da gelmiş bi abla. Ben acılar kadınıyım diye sinyal veriyor. İçimden sıçtık dedim. Klasik tebrik faslını falan yapıp, bizi dans için sahneye çağırdı. Şarkı başladı ama giriş kısmından anlayamadım ne olduğunu. Şarkıya bir girdi ki, tüm faselyalarım o anda attı işte..! Şarkıya bak! “Bundan sonra adını, kırk yılda bir anarım, sende kaybettiğimi, başkasında ararım” Bu ne lan? En mutlu günlerimizden biri olması lazım bu bizim. Bu şarkıyla mı dans ettiriyorsun bizi. Nakaratı duyar duymaz yarıda bıraktım dansı, topladım eteklerimi, gelin odasına doğru gidiyorum. Giderken müdüriyetin önünden geçip, içeriye “Canına okuycam senin! Bu ne biçim şarkı?” dedim. O esnada kadın Emrah’ın şarkısını söylemeye başladı “Götür beni gittiğin yere!” İyice boka sardı yani. Ben odaya girdim, kadın o şarkıdan sonra başka şarkı söyleyemedi. O sahneden inince ben de salona geri döndüm.

Bundan sonrasında pek sıkıntı yoktu. Her sinirlendiğimde Yalçın’ın suratına gülümseyip “Şu işkence bi bitsin senin ağzına sıçıcam” dedim. Bol bol göbek attım. (9/8 candır) Günün bombası nişanın sonunda Yalçın’dan geldi. Çcukları toparlasın ayak altında olmasınlar diye, palyaço tuttuk nişan için (tavsiye ederim, iyi fikir ortada dolanan bebelerden kurtuluyorsunuz). Adama para ödenmesi lazım. Yalçın şöyle dedi, “Aşkım üstümdeki nakit bitti, şimdi kartı vermeyeyim kimseye, sen ver bana, ben yarın sana vereyim” Lan göt, hadi anladık senin üstündeki para bitti de, sizinkilerden al. Zaten takılan belli. La havle! Verdik. (Para geri döndü mü? Naaah!)

Bu nişan düğün vesaire olaylarının en sıkıcı yanı, aile pozu! Lan terden ölmüşsün, saç baş dağılmış. Ne pozu. Gecenin başında yap şunu. Ölür müsün? Suratımda bir ifade, bitsede gitsek havaları. Gitsek de ben bir iki damla alkol soksam bünyeye. Bütün gece masa altı faaliyetler sürmüş, bir Allah’ın kulu aha bunlarda can, içsinler diyip bir damla bir şey getirmemiş. Sinirlerim artık tepeme çıkmış. Hadi aile pozu. Hay sikeyim belanızı.!

Son poz çekildikten sonra salondan nasıl çıktığımı hala hatırlamıyorum. Eve geldik, o lanet elbiseyi üstümden çıkardım. Tüm kemiklerim ağrıyordu anasını satayım. Duşa girip, üzerimdeki konfetilerden kurtulduktan sonra ekibi toplayıp Taksim’e doğru yola çıktık. Vakit artık, kendimizce eğlencenin ve alkolün vaktiydi…

Bölüm 5 – Yakında…

Previous Older Entries