MAÇKA TAŞLIK GAZİNOSU REZALETİ

Merhaba,

Evlilik sürecinin ne denli yorucu, ne denli zahmetli olduğunu herkesin bildiğini düşündüğümden bu süreçten tekrar bahsederek sizleri yormayacağım. Sadece “yüzüp yüzüp kuyruğuna geldik, ohh yarın rahatlıyoruz” dediğimiz günde yaşadığımız stresi ve buna sebep olanları anlatmak ve sizleri uyarmak istiyorum.

22 Nisan 2017 Cumartesi günü bizim evlendiğimiz gün. Şubat ayında günümüzü alıp, detaylara karar verdik. Kocaman bir düğün organizasyonunun içinde yer almaktansa, nikahımızı yapalım ardından da ailelerimiz, sevdiklerimizle gidelim bir yerlerde yiyelim, içelim, eğlenelim diye karar verdik. Buraya kadar her şey çok normal. Sonra mekan arayışlarına girdik. Buraları uzun uzun anlatarak canınızı sıkmayacağım. Şişli’de gerçekleşecek nikahın ardından, trafik derdiyle uğraşmamak için Beyoğlu, Şişli, Beşiktaş taraflarında bir yer arıyorduk. Bu bölgede 7-8 mekan belirledik ve 3 Mart Cuma günü hem mekanları işlerken görelim hem de fiyat görüşmesi yapalım diye yola çıktık. Bir başka mekanı ararken Maçka Taşlık Gazinosu ile karşılaştık ve kısa bir konuşmanın ardından, mekanı görmek ve bilgi almak istediğimizi belirttik. Mekan, sunduğu program, menü ve fiyat aralığı bilgilerini alıp, düşüneceğimizi ve dönüş yapacağımızı belirterek ayrıldık. Bu arada 90 kişilik bir rezervasyondan bahsediyorum, 15-20 kişilik bir gruptan değil. 8 ya da 9 Mart günü Maçka Taşlık Gazinosu işletmecilerinden Evren Aydın’ı arayarak, nikah sonrası eğlence yemeğimizi mekanlarında gerçekleştirmek istediğimizin bilgisini verdik. Kendisi her işletmeci gibi, rezervasyonu garantiye almak adına 1000 TL kaparo istediğini belirtti, biz de kabul ettik. 18 Mart 2017 Cumartesi günü saat 20.00 gibi, hem son detayları konuşmak hem de kaparoyu ödemek üzere mekana geçtik. Rezervasyonumuzun +/-10 kişi fark olabileceği bilgisi ile 80 kişi üzerinden yapılmasını istedik. Menü detaylarından, sahne alacak isme ve dansöze, arada sıcak içecek servisinin yapılmasına, kıyafet değiştirebilmek için ihtiyaç duyacağımız odaya kadar her küçük noktayı teyit ederek konuştuk. Evren Bey bizden 21 Nisan 2017 Cuma  günü son sayıyı vermemizi istedi. Biz de kaparosunu vererek mekandan ayrıldık. Buraya kadar her şey gayet iyi gidiyor değil mi? Ancak öyle bitmedi.

21 Nisan Cuma günü saat 16.00 itibariyle Evren Bey’i halihazırda mekanın websitesinde de yer alan cep telefonundan aramaya başladık. Fakat telefon kapalıydı. Gece hayatının çalışma şartlarını bildiğimizden uyuyor olabileceğini düşündük ve saat  başı  bir kere aradık ancak telefonu kapalı kalmaya devam etti. 21.00 itibariyle mekanın sabit hattını aramaya başladım fakat telefonlar 1 kere çalıp meşgule düşüyor, bağlantı kesiliyordu. Websitesinde bir başka cep telefonu numarası farkettim ve bir ümitle o numarayı aradım. Çalıyordu, açıldı. Karşıma çıkan kişi, geçtiğimiz yıl orada çalıştığını fakat Taşlık Gazinosu’nun geçen hafta “yıkıldığını” söyledi. Tahmin edersiniz ki beynimden vurulmuşa döndüm. Başka hiçbir numara bulamıyordum ve Evren Bey’in telefonu hala kapalıydı. Bu arada saat 23.00 olmuştu bile. Birden aklıma Taşlık Gazinosu ile ortak girişe sahip olan Frame (Ümit Karan’ın sahibi olduğu) club geldi. Onların websitesine girdim ve rezervasyon için verilen telefon numarasına ulaştım. Birhan Bey yanıtladı. Panik halde durumu sorduğumda mekanın yıkılmadığını ancak kapatıldığını söyledi. Ben “benim yarın nikah yemeğim olacak orada! Ben şimdi ne yapacağım?” diye dert yanmamdan sonra “Belki sizin için izin alabilmişlerdir, ben öğrenip size döneyim.” dedi ve birkaç dakika sonra aradı. “Kötü bir haberim var, maalesef izin alamamışlar ve mekanı açamıyorlar” dedi. “Bu bize nasıl haber verilmez, aramasam ve size ulaşmasam yarın geldiğimde misafirlerimle bomboş bir mekanla karşılaşacaktım, ben bu saatte ne yapacağım şimdi?” diye sordum Birhan Bey’e. Kendisine buradan teşekkürlerimi sunuyorum, çünkü son dakikada üstelik anlaştığım fiyata bana harika bir mekan buldu. Ancak onu burada anlatmama gerek yok. Şimdi Maçka Taşlık Gazinosu konusuna geri dönelim. Ben o krizi atlattıktan ve takriben 03.30’da uyuduğumda Evren Bey’in o bir türlü açılmayan telefonu hala kapalıydı.

Sabah 07.30’de uyanıp 16.40’taki nikahım için kendi hazırlıklarıma başladım. 12.00 gibi eşim arayarak Evren Bey’in aradığını (nikahtan sadece 4 (dört) saat önce) ve açıklama yaptığını, mekanın Perşembe günü kapatıldığını söylediğini belirtti. Neden aramadınız, neden bilgi vermediniz sorusuna “Belki izin alabilir, açtırabiliriz diye düşündük” şeklinde bir cevap vermiş, size harika bir mekan buldum diye de, daha önce gittiğimiz ama içimize sinmeyen başka bir mekanın adını vermiş. Tabii ki kabul etmedik ve kendisine ödediğimiz 1000 TL tutarındaki kaparomuzu istedik. Hesap numarası istemiş, paylaştık. O gün 22.04.2017 idi, bu yazı yazılırken 26/04/2017 saat 16.00 ve maalesef hala ödememizi alabilmiş değiliz.

Mekan kapatılmış zaten daha neden uyarıyorsun derseniz de, Evren Bey’in daha önce belirttiğine göre kendilerinin İstanbul Kemerburgaz Göktürk’te kır düğünü vs. için de bir mekanları var. Adını net hatırlayamıyorum dolayısıyla paylaşamayacağım ama kendileriyle karşı karşıya gelmenizi istemiyorum.

Ben o gece ısrarla aramasaydım, birilerine ulaşmaya çalışmasaydım, nasıl bir rezillik yaşayacağımızı tahmin bile edemiyorum. Hayatımızın en güzel günlerinden biri olması gereken gün, üzüntüyle hatırlayacağımız bir gün olacaktı. İşletmecilik son dakikaya kadar beklemek değildir. İşletmecilik sorumluluk sahibi olmak ve müşterini olası sorunlara karşı bilgilendirmektir. Perşembe günü kapatılan mekanın bilgisini Cumartesi rezervasyon saatinden 6 saat önce vermek değildir. İyi niyetimizi bir yere kadar koruyabileceğimizi düşünsek dahi, aksi durumda hukuki yollara başvurmaktan da kaçınmayacağız.

Okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Ferhat & Kelebek Ataman

İsteyip de söyleyemediğim çok şey var…

Huzursuzum…

Canım sıkkın…

Bi’ şeyler yazmak, içimi dökmek, her zaman olduğundan zor…

Yorgunum…

Beynim yorgun…

Uykularım tatsız, huzursuz…

Keyifsizim…

Ve bu yazı gitgide bir Yılmaz Özdil makalesine dönüyor.

Her şeyden bıktım, öyle bir ruh hali içindeyim. Hayatımda hep bi’ koşuşturma, hep bi’ bir şeylere geç kalma durumu hakim. Bu kadar koşuştururken, hiç bir şey yapmak istememek. Sıkıldım. Kendimden, monotonluktan, sürekli aynı tantanayı yaşamaktan, içine sıçtığım hayatın hep yoluma taş koymasından sıkıldım..!

Üstümde bir depresyon hali var, ve bu sefer atlatamıyorum sayın okuyucu. Farkındayım. Ağzımın tadı yok..!

Farkındaysan yazmıyorum da ne zamandır (maille ulaşanlara ayrıca teşekkürler ama yanıt verecek gücüm yok, özür dilerim). “Beni biraz da kendi halime bırakın” diyeceğim ama, halimden de umudum yok, bırakmayın…

Gereksiz bir sinir var üstümde, sebepsiz sağa sola çatıyorum. Kötü biri değilim, bunu bilin ne olur, sadece sorunlarım var. Şu anda çözemediğim, ama akışına bırakıp, kendi kendine çözülmesini beklediğim…

Üstümde sizin görmediğiniz, göremediğiniz bir depresyon hırkasıyla dolaşıyorum ne zamandır… Farkında değilsiniz, çünkü ben iyi bir oyuncuyum, güzel rol yaparım… Yarın bu yazıyı sorsanız, “Ohooo bilmem kaç yıl önce yazmıştım onu yeaa” derim, inanırsınız…

Neyse, içimde bir sürü kelime var, ama çıkaramıyorum… Kusmam lazım, kusmam için, içimin iyice bulanması lazım, içimdeki pisliğin gözümden akması lazım, arınmam lazım…

Neyse.

Bitti bu yazı!

Yaşıyorum işte..

Bilginiz olsun!

Rol yapıyorum, her şey yolundayı oynuyorum…

Görüşürüz..!

K.

Bir Bayram Klasiği – Teyzelerle Mücadele!

Siz ne derseniz diyin, ben bayramları sev-mi-yo-rum! İster Ramazan/Şeker Bayramı olsun, ister Kurban Bayramı… Bayram tarihleri yaklaştığı zaman ruhum sıkılıyor resmen!

Öncelikle bütün bir yıl görmediğim, görmeye ihtiyaç duymadığım insanlarla, kısacık bir zaman diliminde sırf zorunluluktan görüşmeyi sevmiyorum! Anlam da veremiyorum zaten. Neymiş, saygıymış!!! Ben böyle saygının dibine dibine! Hayır çocukken, bi bok anlamıyordum bu ziyaretlerden. Aptal aptal annemin dizinin dibinde oturur, ikram edilecek çikolatayı beklerdim. “Aman ne kadar büyümüşsün sen”, “Ay ne tatlı çocuksun, ne uslusun sen”  cümlelerinden başka da bir şey duymazdım.

Büyüdükçe işler değişiyor… Bir şekilde o ziyaretlerin hedef noktası haline geliyorsun!

“Eee nasıl gidiyor bakalım üniversiteye hazırlık?” sorusu geliyor önceleri. Birileri senin yerine cevap veriyor “Aah ahh çok yoruluyor kızım, sabah akşam test çözüyor, zorla çıkardık odasından bugün, şu sınavlar bir bitse de rahatlasa evladım” Ulan manyak mısınız, benim ağzım yok mu cevap veremiyor muyum? Evet beni o odadan zorla çıkardın çünkü gelmek istemiyorum ben o bilmem ne teyzenin evine! Sonra üniversiteyi kazanıyorsun ama sorular bitmiyor! “Kelebek okul nasıl kızım, alıştın mı?” Sen daha ağzını açmaya fırsat veremeden, “Ayy bilmem ne yengesi/teyzesi çok iyi maşallah zehir gibi okuyor çocuğum” diye annen atlayıveriyor! Ulan alttan 3 dersim var sorsana bana, nesi iyi? Ama yok, sen o sülalenin en zeki, en akıllı, en başarılı çocuğu olmak zorundasın, söz hakkın hala yok!

Okulu bitirip geliyorsun, “Ee ne çıktın sen şimdi?” İşte bu soru sorulmaya başladığında yaşın da verdiği etkiyle, susturabiliyorsun anneni. “Bilmem ne oldum, zuttirik teyzeciğim” Ama teyze dur durak bilmiyor, “E iş imkanı var mı, buldun mu iş?” Buldum desen dert, demezsen ayrı dert. Bir de yaptığın işi anlatmaya başlıyorsun, sonra aldığın maaşı soruyorlar. İşsizsen daha da dert, “Vaah vaah, oku o kadar bir de işsiz kal, yazık çocuğum, e sen bi memur falan olamıyor musun?” Hah gel işte delir ondan sonra! Kadın sen ilkokulu bitirmemişsin lan! Ne karışıyorsun bana? Ama laf anlatamıyorsun!

Bir sonraki bayram teyze artık yaşınızın kemale erdiğini düşünüyor, “Ee yok mu birileri? Vaktidir artık, evlen kızım, anneciğin de torun torba görsün vakitlice” diye salıyor bombayı..! Hasssiktiiir demiştim bu soruyu ilk duyduğumda zira daha 23 yaşındaydım.  Verecek cevabım olmadığından “Hayırlısı” diyip geçiştirdiğimi hatırlıyorum.

Bir kaç bayram geçiyor, o sırada siz birini buluyorsunuz, “Eee, söz ne zaman, adını koyun!” Amk gel isim annesi sen ol lan ilişkimin allaaanı seversen!

Nişanlanıyorsun, düğün ne zaman sorusu geliyor!
Evleniyorsun, çocuk ne zaman?
Doğuruyorsun, ay buncağıza kardeş lazım, tek çocuk olmaz!
Boşanıyorsun, “Aaa ne oldu, gayet güzel anlaşıyordunuz? Neden boşandınız?”

Ulan kaltak, ilişkimizin her safhasına sen ve senin gibi zibilyon tane akraba teyze karıştı! Tat tuz mu bıraktınız lan evimizde? Her kararı siz verdiniz! Her adımı siz belirlediniz, evliliğin içine ettiniz! Sonra ne oldu? Al tek çocuğumun psikolojisi bozuldu, dünyaya bir sorunlu ergen bağışladınız, 7/24 depresyonda gezecek bu çocuk, emo bile olabilir! Hepsi sizin suçunuz!

Uzun lafın kısası!

Çok soru soran, Zuttirik Teyzesiz Bayramlar dilerim efendim. Doğacak çocuklarınızın ruh sağlığı için Teyzesiz yerlerde geziniz.!

Sevgiler.

Kelebek.

Tecavüz Kaçınılmazsa, Çeyizini Hazırla!

Okudum, anlam veremedim. Bir daha okudum, “çüşşş!” dedim. Arkasından klasik ben olarak küfürlerimi yağdırmaya başladım!

Ulan sizin gibi hakim ve savcıların senelerce okuyup da eskittiği sandalyeye, masaya; deftere kitaba ve hatta yazdığınız kaleme dahi YAZIK!

HSYK tarafından düzenlenen ‘yargının hızlandırılması ve sorunların tespit edilmesi’ amaçlı toplantılarda, pek sayın(!) hakim ve savcılarımız bazı önerilerde bulunmuşlar. Bazıları çok insancıl; protokoller imzalansın, buralarda savcı ve hakimler ücretsiz muayene olsunlar; cüppe tasarımları yenilensin; hakim ve savcılar psikolojik destek alsın” vs.. vs… Ama bir kaç konu var ki, hah işte benim tepemi attıran da o bir kaç konu!

Biri 15 yaşından küçüklere karşı işlenen cinsel ilişki suçlarında rıza durumu varsa ceza miktarının düşürülmesi. Şimdi, 15 yaşından küçük, kaç yaşından büyük olacak o çocuklar, rıza gösterebilmek için. Kız çocuklarla erkek çocuklar arasında bir yaş farkı olacak mı bu rızaen durumlarında? 7-8 yaşındaki çocuk nereden bilecek, cinsel ilişkinin ne olduğunu da rıza gösterecek? Hadi bildi diyelim, daha 2 sene önce 17 aylık bebeğe tecavüz edilmedi mi? Onun rızasıyla mı oldu o tecavüz, ne yaptı bebecik, uyurken kolunu çok mu şuh attı yan tarafa? Tecavüz cezaları arttırılsın, ağırlaştırılsın derken, tabiri caizse bir taraflarımızı yırttık, yırttık da ne oldu?

Ayrıca adli tıp tarafından verilen rapora da takmışlar, daha hızlı alınsın diye o rapor, ruh sağlığının bozulup bozulmadığına bakmayalım, sadece beden sağlığının bozulup bozulmadığına bakalım demişler. Burada söyleyeceklerim var işte!

11 yaşındaydım, anneannemin evinden sadece üç apartman aşağıda, arkadaşımın oturduğu binanın önünde duruyorduk. Yanımızda bir banka, bankanın önünde sıra bekleyen insanlar. Orospu çocuğunun bir tanesi, tam önümde, belli ki çok gurur duyduğu cinsel organını çıkardı pantolonunun fermuarını açarak. Arkadaşıma eve çıkmasını söyleyip ben de anneannemin evine döndüm. Çocuk aklımla kimseye de bir şey söylemedim. İlkokul 5. sınıf öğrencisiydim ya hu! 3 gün sonra okulun hemen karşısında her sabah alışveriş yaptığım pastahanenin önündeydi! Yine kimseye bir şey söylemedim. Bir hafta sonra, yine anneannemin evinden çıkıp, kendi evimize dönecektik, ben beş dakika kadar erken indim çöpleri atmak için, adam apartmanın tam karşısında duruyordu. Ben nereye gidersem o tarafa gidiyordu o da… Korktum,  o kadar çok korktum ki, en başında yapmam gereken şeyi yaptım, koşa koşa apartmana girdim, anneannemin evine çıkıp, “anneme biri beni takip ediyor!” dedim. Anneannemin evinin bulunduğu apartmanda 2, etrafındaki apartmanlarda da birer siyasi parti bürosu bulunduğundan, hem apartman hem de etraf sivil polis kaynıyordu. Annem polislerden birine söyledi. Bina kapısından çıkmadan önce adamı gösterdim, kapıdan çıkıp biraz yürüyecektim, beni takip edip etmediğine bakacaklar ve takip ederse yakalayacaklardı polisler. Çıktım, titriyordum yürürken, adam beni takip etmeye başladı. Annemle sivil polislerden birinin de hemen arkamdan çıktıklarını duydum ama adam onları görünce kaçmaya başladı.

Sonunda bir ara sokağa girdi ve caminin içinde yakaladılar onu. Karakoldaki ilk ifadesinde, kaçırıp evlenecektim, demiş adam. İnanabiliyor musunuz? Temiz bir dayak yediğini biliyorum, ama sonrasında savcılık tarafından serbest bırakıldı. (Nedenini bilmiyorum, üstünden 17 yıl geçmiş) Ama o geceden sonra ne oldu biliyor musunuz? Ben çok uzun bir süre bakkala dahi yalnız gidemedim, sokakta gördüğüm kel adamlardan hep korktum, karanlık bir odada tekrar uyuyabilmem 4 yılımı aldı, evimizden taşındık, bir süre okula polis gözetiminde gidip geldim. Sokakta gördüğüm ve kahverengi pantolon giyen her adamı o zannettim. Şimdi bu olayda, benim bedenim her hangi bir zarar görmedi, adam saçımın teline bile dokunmadı ama ben hiç zarar görmedim mi? Hiç zarar görmemişsin diyen, siktirsin gitsin!

Son olarak ki bu en bombası: Kaçırılan ve alıkonulan, tecavüze uğrayan kadının tecavüzcüsüyle evlenmesi durumunda koca hakkında (ne kocası aq, tecavüzcü) cezanın ertelenmesi. Ne olacak yani şimdi? Kızları tecavüze uğrayan aileler, konu komşuya çikolata mı dağıtacak? “Eh kızımız tecavüze uğradı, nişanlı sayılır artık?” mı diyecek! Kızcağız da çeyizi için dantel örmeye mi başlayacak?

Ne yapıyor bu HSYK? Fatmagül’ün Suçu Ne adlı salak diziyi mi izliyor boş zamanlarında?

İşin komik tarafı, bu önerileri neden sunuyorlar biliyor musunuz? İş yükleri azalsın diye!?! Ya hu çözebildiğiniz ne var ki? İşinize gelmeyen dosyanın hiç açılmamasına kadar veren de siz değil misiniz zaten? (Bkz: Gerçekler Acıtır dizisinin yazılma nedeni) Ergenekon davasında hiç bir suçu ispatlanmamış insanları içeride tutan da siz değil misiniz? Hangi işin yükünü hafifletmekten bahsediyorsunuz?

Size son sözüm, kısa

ve öz!

HassSiiYkKtiriniz!

Sinirlerimle…

Kelebek

Bana Kimse Adalet Diye Bir Şey Olduğunu İddia Etmesin!

 

Çok sinirliyim. Gerçekten öyleyim. Çünkü bugün bu aşık olduğum ülkenin sistemine bir kere daha küfür ettim.  Hani “Adalet, mülkün temelidir” diyordunuz? Hani daima haksızın yanındaydınız? Ne yapmalı şimdi buna?

Bundan 4 ay kadar önce, hayatımı sikip giden adama verdiğim süre dolunca, haklarımı yasal yollardan aramak üzere, Bakırköy Adliye Sarayı’nda dosyayı açtım. Şikayetçi olduğum başlıklar şöyleydi: Hırsızlık, Dolandırıcılık ve Tehdit. Sonra gittim o şerefsizin bağlı bulunduğu ilçe karakolunda ifademi verdim. Beklemeye başladım. Bekledim… Bekledim… Bugün, elime tebligat ulaştı. Muhteşem hukuk sistemimiz, hırsızlık ve dolandırıcılığı esgeçip sadece tehdit unsurunu almış, beyefendinin verdiği ifadeye göre de “kovuşturmaya gerek görülmediğine” karar vermiş…

Çok sağol pek sevgili hukuk sistemim. Sen olmasan ben ne yapardım? O zaman ben de gidip, birilerinin malını çalabilirim o beni suçlasa bile içim rahat olsun, bir şey olmaz değil mi? Nasıl olsa sen o dosyaya da “Kovuşturmaya gerek olmadığına dair” karar verirsin.

Sinirliyim… Sisteme kızgınım..!

Lanet olsun!

Güzin Abla da Çıldırabilir..!

 

Yok yok ben eminim. Ben bu dünyaya insanların lanet olası sorunlarını dinleyip, onlara akıl verip sonra onların beni dinlemeyip bildiklerini okumaya devam ettiklerini, sonra yine en başa dönüp bana anlatmaya başladıklarını görmek için gönderildim. Ve yahut ben bir yerde sağlam bir hata yaptım ve evren beni bu şekilde cezalandırıyor amk.

Düşünüyorum düşünüyorum bu kadar dinlemekten yoksun adamı nereden buldum bir türlü çıkaramıyorum. Arkadaşım madem bildiğini okuyacaksın, madem kafana eseni yapacaksın ne diye benim beynimi didikliyorsun? Bana da yazık değil mi? Bana anlattıklarınla olası son ihtimallerini zaten sunuyorum sana. Sonra o olası sonlardan biri olduğunda yine benim yanıma gelip “Yhaaa neden bööğğle olduuu böhüüüğ?” diye ağlıyorsun. Ulan mal, ben sana taaa en başından neden böyle olacağını açıklamadım mı?

Şimdi ben sana ne desem boş… İki gün sonra başka bir problemle yine dibimdesin, biliyorum. “Bikbikbik” saatlerce konuşacaksın, iyi niyetim yüzünden ben de seni dinleyip öneriler de bulunacağım. Sonra biz bu kısır döngüden hiç bir zaman çıkamayacağız. 😦

Hata sizin değil aslında, benim. Ben sizinle bu kadar alakalı olmasam, derdinizi derdim bilmesem bu kadar sinir olmayacağım sanırım. Neyse arada sırada Güzin Abla da çıldırabilir. En sinir bozucu noktası şudur ki, benim bir Güzin Ablam yok. Kendi sıkıntılarım üstüne sizinkiler de binince, içim şişiyor lan..!

Hadi dağılın şimdi..!

Kelebek

Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim İngiliz Dili ve Edebiyatı Öğrencilerinin Dikkatine..!

Herkese Merhaba,

Çok rahatsız olduğum bir konuyu aktarmak istiyorum çünkü bundan çok sıkıldım artık. Çoğunuz anlamsız bir şekilde derslerin Türkçe işlenmesini istiyorsunuz. Sanıyorum çoğunuz okuduğumuz bölümün İngiliz Dili ve Edebiyatı olduğunu unuttunuz, kendinizi Türk Dili Edebiyatı’nda zannediyorsunuz. Arkadaşlar, okuduğunuz bölümde bir yabancı dili öğrenmiyorsunuz, onu çözümlüyor ve araştırıyorsunuz önce bunun farkına varmanız gerekiyor. Yani dolayısıyla bölüm bu dili bilmenizi bekliyor. Dersi Türkçe işlemek demek, sizin bu bölümden bir şey öğrenememeniz demek. Ayrıca diyelim ki, tüm öğretmenlere kabul ettirdiniz bu talebinizi, Chris ne yapacak, sizin için Türkçe mi öğrenecek?

Bir de ben ne zaman “Hayır, bu doğru değil” desem, içinizden biriniz çıkıp da “Ya sen İngilizce’yi biliyorsun, herkes seninle aynı düzeyde bilmek zorunda değil!” diyor ya, işte orada söyleyen kimse kıl oluyorum, ifrit oluyorum, sinir oluyorum. Ben de anamın karnında öğrenmedim ya bu içine ettiğimin dilini? Tabir-i caizse yırttım bir taraflarımı öğrenmek için. Kolay mıydı? Hayır..! Çünkü kolay değil tam 14 senedir uğraşıyorum ben bu dille. İnsaf. Eleştirin başım gözüm üstüne, ama yaralamayı bırakın.

Hiç bir zaman kendimi övmeyi sevmedim, öyle bir niyetim de yok. Ama ben bir şeyler için çaba göstermiş ve bir taraflarımı parçalamışsam ve işin nasıl yürümesi gerektiğini biliyorsam, kusura bakmayın ama bildiğimi söylerim. Bu kimi zaman, “Hocam sorular çok kolaydı” olur, kimi zaman da “Hayır bu bölümde Türkçe konuşulmaz” olur. Şunu bilmeniz gerek ki, İngilizce öğrenebilmek için, İngilizce düşünmeyi, İngilizce yazmayı, İngilizce konuşmayı gerçekleştirebilmeniz lazım..! Aslında benim size kızmam gerek, çünkü bu bölümde okumak için İngilizce’yi benim kadar bilmeniz gerek ki dersler gerçek anlamda işlenebilsin. Siz de benim öğrenme hakkımı engelliyorsunuz o zaman. Ben de bunun isyanını güdeyim? Nasıl olur? Hoş olmaz değil mi? Evet siz de benim planladığım eğitimi engelliyorsunuz. Hepiniz hocaların çoğunun kötü olduğunu düşünüyorsunuz ama içinizden biri çıkıp da şunu düşünmüyor: “Yahu bu sınıfın %90’ı İngilizce bilmiyor, Hoca ne anlatsın?”

Evet üzgünüm ama acı gerçek bu, sınıfın %90’ı İngilizce bilmiyor, dolayısıyla da Hocalar dersi tam anlamıyla işleyemiyorlar ve bu nedenle ders planladıkları gibi gitmiyor. İnsanları bir şeylerle suçlamadan önce, aynayı bir kendinize çevirin, madalyonun diğer yüzüne bakın. Sorunun sadece karşıda olmadığını göreceksiniz. Biraz da mümkünse bu açıdan düşünün.

Saygılar

Kelebek

26.03.2011



Sinirlendirmeyin Artık Beni..!

Ey bu yazıyı okuyan Facebook, Twitter, FF ve blog ahalisi, arkadaşlarım, eş dost, ailem ve hemen hemen herkes..! An itibariyle çok sinirliyim. Küfür eder miyim bilmiyorum ama etmişsem ve siz “Tuu kaka, edepsiz, terbiyesiz” diyecekseniz, yazının sonunu getirmeyin rica edeceğim..!

Sabrımın sınırını ne kadar daha zorlayabileceksiniz hem çok merak ediyorum hem de bunu yapmanızı istemiyorum. Söylemek istediklerimi şu ellerimin sinirden titreyen haliyle nasıl toparlarım bilemiyorum ama, denerim. Anlamadığınız yer olursa, SORMAYIN… BİR KERE DAHA OKUYUN..!

1 – Derdiniz, tasanız, sevinciniz, üzüntünüz hepsi başım üstüne lakin, ben de robot değilim.

Canınız sıkıldığında, içiniz acıdığında, bir sorununuz olduğunda beni arıyorsunuz… İyi de yapıyorsunuz, tamam. Tüm anlattıklarınızı pür dikkat dinliyorum, sanki benim derdim/işim gibi sizinle beraber dertlenip/seviniyorum. Kendimce yönlendirmeler de yapıyorum (zaten bu yüzden bana anlatıyorsunuz) Ama canlarım, bana sorunlarınızı 365 gün 7/24 anlatıp yine bildiklerinizi okumanız, dediğimin tam tersini yapmanız, sonra her şeyin kısır döngü misali en başa dönmesi ve sizin yine bana gelmeniz… Yemin ediyorum içim şişti artık ya… Sizi her gördüğümde aynı problem, sadece isimler/mekanlar değişiyor ama problem hep aynı. Ben her seferinde aynı şeyleri dinliyorum sizden ve yetmezmiş gibi size karşı aynı cümleleri kuruyorum ama dinlemediğiniz için farketmiyorsunuz. Lan götümü yırtıyorum sizin için, bi kere de kulak verin işe yarasın ya..! Aha işin özü budur..!  

2 – Ben robot değilim, insanım! Dolayısıyla benim size harcadığım zamanın 1/10’ini ben de hakkediyorum, bana da insan olduğumu hissettirin!

Son bir aydır depresyonun dibinde dibinde geziyorum… O kadar kişisiniz bunu farkeden kaç kişi var biliyor musunuz? Sadece dört (rakamla 4). [Arzu, Volkan, Adamın Biri ve Haydar] Çünkü kalanlarınızdan birinin aklına bile benim nasıl olduğumu sormak gelmiyor. Çünkü hiç biriniz benim canım sıkkınken, moralim bozukken, yahut bitmiş bir haldeyken, gözlerimin nasıl baktığını, sesimin nasıl çıktığını bilmiyor..! Benimle bu kadar ilgili olduğunuz için, teşekkürü (!) bir borç bilirim..! Ya tamam her bokumu bilin demiyorum size, bilmek zorunda değilsiniz. Sadece benim için değil, etrafınızdaki herkes için uygulayın bunu. Kendinizi anlatmaya başlamadan önce, karşınızdakine bir bakın, bir halini hatrını sorun. Ama gerçekten sorun…

3 – Önce beni eleştirip, sonra eleştirdiklerinizi kendiniz yapmayın. Çünkü o zaman sizden hemen vazgeçiyorum..!

Bazen içinizden bazıları, benimle gerçekten ilgiliymiş gibi görünüp, beni kandırabiliyor. Sonra sözde beni düşündüğünden bir yerde giydiriyor da giydiriyor bana. “Onu öyle yapma, bunu şöyle yapma, buna böyle davranma, bununla konuşma!” Ben de, “bana değer veriyor bak benim iyiliğimi istiyor” diye düşünüp, hakikaten uzaklaşıyorum o bahsettiği şeyden. Aaaa üç gün sonra kafamı bir çeviriyorum arkaya, ulen iki gün önce beni eleştiren ileri(!) zeka, o kişilerle içiçe, göt göte, dip dibe ya da beni eleştirdiği şeyin aynısını yapıyor. Lan?! Hani?! Error, error, arıza sinyalleri yanmaya başlıyor ve ben az önce çevirdiğim kafamı düzeltip, sizin üzerinize bir çizik atıyorum… Bilmem anlatabildim mi?

4 – Düşüncelerimi eleştirebilirsiniz evet ama kendi inandıklarınızı bana empoze etmeye çalışmayın..!

Atatürk’ün yolunda olmam, Deist olmam, nüfus cüzdanımdan din hanesini sildirmek için başvuruyor olmam vs… Bunlar sizi rahatsız ediyorsa, beni aşağılamaya çalışmadan beni eleştirebilirsiniz ama kalkıp da kendi fikirlerinize inanmamı beklemeyin. Bir bok bilmediğiniz konularda bana bir şey açıklamaya çalışmayın. Ben sizin deist olmanızı istiyor muyum mesela? Siz de benim bilmem ne fikrine sıcak bakmamı beklemeyin..!

5 – Sizi 2-3 gün aramayınca kendinizi bana laf sokmak zorunda hissetmeyin..!

Yani benim de sürdürmek zorunda olduğum bir hayatım, yapmak zorunda olduğum bir işim ve zaman ayırmam gereken bir kendim varım. Kendi problemlerim için de bir şeyler yapabilmem lazım, hayatımı sürekli size endeksleyemem. Aradınız cevap mı veremedim, hemen peşinden arayıp milyon tane cevapsız arama yapmaktansa 1-2 saat geçtikten sonra arayın. Hemen mail atıp, facebook’da duvarıma yazıp, twitter’da @SonMelek yapmadan önce, biraz bekleyin. Neyin lafını sokuyorsunuz anlamıyorum ki, ulan ben bir sıkıntım olduğunda hiçbirinize ulaşamıyorum. Ama yok “O telefon neden açılmadı? Mesajıma neden cevap vermedin?” diye sormak zorundasınız illa ki. Ulan sevgilim beni sorgulamıyor bu kadar telefonunu cevaplayamadığım ya da arayamadığım zaman. Ya hu insaf belki mideyi bozdum tuvaletteyim ya da geberdim yorgunluktan uyuyorum. Ve yahut öldüm..! Hadi o zaman ne yapacaksınız merak ediyorum hakikaten! “Neden öldün, ölürken beni neden aramadın” diye bilimum sosyal medya hesabımda yazmazsanız, gözüm açık giderim.

6 – Sadece işiniz düştüğünde arıyorsunuz kiminiz, biliyorum, farkındayım, uyuz oluyorum..!

İçinizde bazı uyanıklar var, beni sadece işi düştüğünde arıyor. Çalıştığım yer nedeniyle, numara sormak için… Çok gezen (!) bir tip olduğumdan, eğlenilecek yer için, rezervasyon yeteneğim mükemmel olduğundan rezervasyon için vs.. vs.. Farkında mısınız? Uzun zamandır yapabilecek olmama rağmen bu sorularınızı çeşitli bahanelerle cevaplamıyorum. Bakalım daha ne kadar arayacaksınız 🙂

7 – Oradan bakınca her önüne gelenle beraber oluyorum gibi mi duruyor?

Bak bunu çok merak ediyorum işte..! Ulan şurada kaç senelik arkadaşız, tanıyoruz birbirimizi ve siz benim yorumlarım yüzünden her önüme geleni koluma taktığımı düşünüyorsanız rica edeceğim bir siktiriniz gidiniz efendim, beni hayatınızdan siliniz. Ya da sen, henüz yeni tanıştığım şahıs, sıcakkanlıyım, neşeliyim, kolay iletişim kuruyorum vs.. vs.. diye bu gece senin tabirinle sana vermek gibi bir niyetim yok..! Herkese aynı mesafede yaklaşıyorum, senin bir özelliğin yok… Aklından kişiliğim yerine memelerim geçiyorsa, sen de yukarıdakilerle beraber siktir olup git..!

Şu anda aklıma gelenler bunlar, ama bilin ki beni çok sinirlendiriyorsunuz ve ben artık size laf anlatmaya çalışmaktan yoruldum. Yukarıdaki 7 maddeden biri muhakkak size uyuyor. Farkedebilirseniz ne ala, kendinizi düzeltebilirseniz çook ala… O zaman kaldığımız yerden devam ederiz, ama anlamanıza rağmen yaptıklarınıza devam ederseniz… “Eeeh.. Yeter!” hönkürmesini yersiniz…

Bilgilerinize.

Hadi şimdi dağılın..!

Kelebek

24.03.2011

atar gider vaktidir ahali..!

Etrafta “asquuumm.. coneeem.. seviyoreeee mcxxx” diye dolanan tipler, tipiniz bozuk lan sizin.. Kime, nereye, ne diye özendiniz, canınız neyi çekti anlamadım ki? Analarınıza sorun bakıyım doğumdan bir sene süre sonrasına kadar sizi bıngıldağınızın tam üstüne düşürmüş mü?

“Kankaamm.. canıııım… bitanemsin aslan kankam” diye dolananlar? Ne kankası ulan… Kanka ayağı g.t ayağı, bunu bilmeyen mi kaldı? Etrafta kanka kanka dolaşmayın, sinirimi bozuyorsunuz… (Kanka ne ulan kanka ne, eskiden benim bildiğim bi kankardeşlik vardı… Dayardın sokakta bulduğun camı bileğe, korkaksan parmağa, akıtırdın kanı… Ömür boyu kardeşliğe and içerdin… Bu ne ulan önüne gelene kanka ayağı çekmeler? Kişiliksiz misiniz nesiniz? )

En birinci Müslüman benim modunda ortada dolanıp, pisliğin rezilliğin önde gidenini yaşayanlar.. Kimsiniz siz de beni ve benim gibileri eleştirme hakkına sahip oluyorsunuz? Kara çarşaflarınızın altında benim diyen hatunun giymeye cesaret edemediği deri mini etekler gördüğümü, o yere göğe sığdıramadığınız hocalarınızla yaptığınız sohbetlerden çıkar çıkmaz rakı kadehlerinde boğulduğunuzu bilirim. ( Dinini gerektiği gibi yaşayana değil lafım yanlış anlaşılmasın, dinini dayatmalar üzerine yaşanlardandır bahsim.Dinini göstermelik yaşayanadır gıcığım…)

İşin büyüğünü küçüğünü rüşvetsiz, dayısız yapmayan itler..! Bıktım ulan sizden, ilik kemik sömürücüleri adiler… Bu devlet sana o görevi yapman için para ödüyosa, elini tekrar açmanın mantığı nedir? Boynunu karşındakine eğmenin, onursuz görünmenin, yedi ceddine küfür yemenin anlamı nedir? Bu kadar mı genişsiniz?

Sokakta her gördüğü dişiye yiyecek etmiş gibi bakan, anasına kardeşine bakıldığında aslan kesilen puştikler.. Adam olun ulan, adam..!

Cebi üç kuruş görünce geldiği yeri unutan, g.tü havaya kalkan, çoğu zaman anasını babasını beğenmeyen; o üç kuruşu üç gün dayandıramayıp, kuyruğu bacaklarının arasında başladığı yere geri dönen kafasız insanlar… İnodnod? Bildin mi? “İnsan ne oldum değil, ne olacağım demeli”. 2gr aklın kaldıysa, daha konuşmama gerek yok..!

“Ay bi sevgilim olsun, beni hediyeler boğsuuun… Laila, Reina dolaştırsın, noluursuun noolursun” zihniyetindeki kızlar, kadınlar.. Bu kadar ucuz musunuz? Soyunuz kurusun, kökünüze kıran girsin… Hani ulan “kadınlık onuru”.. Allah belanızı versin.. Bi biraya sattınız ulan onuru monuru, kalmadı bi bok..!

Şimdi dağılın gidin, görmesin gözüm hiç birinizi.. Birer birer, yavaş yavaş değil… BİR ANDA, GÖZÜMÜ AÇIP KAPATTIĞIM O KISACIK ANDA, yok olun etrafımdan… Defolun ulan…

Bıktırdınız…

İkileyin…

İstanbul
03.07.2009
08:09

biliyor musun?

Dün gece farkettim…
Eskiden her ağlamak istediğimde, gözlerim her buğulandığında, dudaklarım her aşağı sarktığında, sen durumu farkeder, gelir sarılır… “Hadi ağla, ben buradayım” derdin… Ağladıkça sırtımı sıvazlar, nefes alamayacağım durumlarda dahi beni sakinleştirirdin…

Sen…
Allah’ın belası… Ağlama özgürlüğümü bile aldın elimden…
Canın cehennemin en dibine..!

Previous Older Entries