Adı yok…

Adını bulamadım bu yazının… Sadece dökülmek istedim. Okullar kapandığından beri üç kere markete bir kere de eczaneye gitmek için çıktık evden… Tamam son yıllarda öyle çok da gezenti tipler değiliz, genelde evimizde zaman geçiriyoruz. Arkadaşlarla takılıyoruz, bundan da büyük keyif alıyoruz, ama şu dönemin gerginliği vurdukça vuruyor beni… Dışarı çıkmamamız gerektiğini bildiğimden, İffet Hanım’a geldiği gibi sağdan sağdan geliyorlar bana da…

Gündüz kendini meşgul ediyorsun etmesine de, akşam oldu mu o tüm gün havada tuttuğum kuyruk iniveriyor aşağıya… Yanlış anlamayın, sıkılmadım, sadece özlüyorum… Çok özlüyorum… Ocak ayından beri görmediğim annemi, kardeşimi, yeğenleri, arkadaşlarımı, öğrencilerimi, okulumu, haftada iki gün tuttuğum nöbetlerimi bile özledim. Bir türlü toplayamadığım okuldaki masamı özledim, o dağınıklığımı özledim. “Hadi Çengel’de bi çay içelim, ayh şimdi çıktım okuldan, BJK’da buluşalım mı, Deli Kadın’da bişiler içeriz, ben biraz Karga’da takılır, beklerim seni” cümlelerini kurmayı özledim. Sarılmayı, sarmalanmayı, annemin dizine başımı koymayı özledim… Çocuklarıma sarılmayı özledim, ki son günlerde “Sarılmak yok” demek zorunda kaldığım miniklerimin gözleri, yüzlerindeki hayal kırıklığı gitmiyor aklımdan 😦

Sonra endişelerim… O endişelerim bitmiyor işte… Bu süreç bittiğinde çok özlediklerimi görememekten, rutinime dönememekten, rutinimi bıraktığım yerde bulamamaktan çok korkuyorum. Biliyorum önünde sonunda bitecek bu süreç ama her şey, herkes bıraktığım yerde kalacak mı ondan emin olamıyorum.

Sonra haberler… Hiç iç açıcı değil… Neye üzüleceğimi şaşırıyorum… Kimilerine göre oldukça uzun sayılsam da minnoş bir kalbim var ve bu minnoş kalbim daha ne kadar hüznü saklar içinde bilmiyorum. Tek bir şey rica ediyorum, hatta yalvarıyorum size, amcaları, teyzeleri, dedeleri, nineleri üzmeyin. 3-5 like alayım diye o güzel, pamuk insanlarla dalga geçmeyin. Uyarabilirsiniz evet ama bunu nezaketle yapın… Benim kalbim bunları kaldırmıyor… Durumumuz zaten zor, boğazımıza kadar boka battık… Kimse nasıl geçineceğimizi, evlerimizin kirasını, faturalarımızı, kredilerimizi, borçlarımızı nasıl ödeyeceğimizi söylemiyor, bu hepimizi derin düşüncelere daldırıyor, bari bir de o pamuk insanları üzmeyin… Yüreğimi bir de onlarla dağlamayın… Bir çocuklara, bir de yaşlılara kıyamıyorum… İhsan Amca’nın videosuna 3 gün ağladım ben, sinir krizleri geçirecek derecede… N’olur yapmayın…

Bak İhsan Amca’nın adı geçti, doldu yine gözlerim… Sinirlerim o derece bozuk yani… Her şey, herkes aklımdayken, ki benim gibi milyonlarca insan varken bu durumda, kuyruğu ne kadar daha dik tutabilirim bilmiyorum.

Çalışan insanlar geliyor aklıma… Önce doktorlar… Ah o canım doktorlar, evlerine gidemeyen, çocuklarına sarılamayan, imkansızlıkların içinde çırpınan doktorlar… Dövdüğünüz, öldürdüğünüz, sövdüğünüz doktorlar… Marketlerde, kargo firmalarında, çağrı merkezlerinde hala size hizmet vermeye çalışan, normal zamanda bir teşekkürü çok gördüğünüz o emekçi insanlar, boğazım düğümleniyor…

Geçecek… Elbet geçecek… Ama bu geçtiğinde bize/bana ne olacak, kestiremiyorum…

Burada bitsin bu yazı. Devamını getiremiyorum çünkü… Gitmeden önce de bu şarkıyı bırakıyorum size. 2 gün önce bu şarkıyla uyandım, ki uzun yıllardır dinlemiyordum da, işaret kabul ettim. Siz de öyle yapın.

Evde kalın, sosyal mesafenizi koruyun, zorunda kalmadıkça dışarı çıkmayın. Dışarı çıkmayın ki, canını dişine takıp çalışan doktorların uğraşmak zorunda kaldığı hasta sayısı artmasın, onlar da hastalanmasınlar… Onlara bir şey olursa bizi kimse kurtaramaz…

Sağlıklı günlerde, yeni yazılarla görüşebilmek üzere…

Son bir şey: Anne! Seni çok özledim!

Kelebek
28/3/2020

 

Şu Çocuk Meselesi

– Eee, kaç senelik evlisiniz? Yok mu daha çocuk?
– Çocuk istiyor musun?
– Yaşın da geçti sanki biraz?
– Olmuyor mu yoksa?
– Kocan mı istemiyor?

Bir süredir evliyseniz, yaşınız otuzu geçmişse, ufukta görünen bir bebe yoksa, bu yukarıda okuduklarınız, herkesten duyduğunuz sorular.  Ne acı… Herkes bilirkişi, herkes yorum yapma hakkına sahip. Beden sizin, hayat sizin, kararı verme hakkını kendinde gören bir başkası.

35 yaşındayım, yaklaşık 3 yıldır da evliyim. Kayınvalidem dışında ailemden çocuk olayını soran kimse yok. Kayınvalidem de alıştı, pek sormuyor artık. Yani en azından bana… Ama, ama toplum, yakın çevre, bu soruyu ulu orta sormaktan hiç çekinmiyor.

Misal, “yorgunum” diyorum. “Seninki ne ki, sen bi çocuk yap, ondan sonra gör yorgunluğu” diye cevap veriyorlar. “Uykumu alamadım, biraz huysuzum bugün” diyorum, “hele bi çocuk olsun, sen o zaman yaşayacaksın uykusuzluğun babasını” diyorlar. Cuma günü okul ara tatile girdi diye, alarmların kapalı olduğu ekran görüntüsünü paylaştım, “çocuk yap alarmsız hayata geç, en güzeli” dediler.

Bu mesajları yazanlar, şundan bir – iki sene öncesine kadar işinde gücünde, “amaan çocuk mu? Vakti var daha” diyen, hayatının amaçlarından bahseden kadınlardı. Hayallerinden, planlarından, yapmak istediklerinden bahseden, çocuk da yaparım kariyer de mottosunu hedef edinmiş kadınlardı. Şimdi, bütün dünyaları “BörceSu ile BLW, AygırCan çişini söylüyor, BokumGül bugün ilk defa kendi kendine uyudu, HikmetMert ayağını ağzına götürdü.”

Dünyada anne olan tek kadın onlarmışçasına bilgiç, ve her kadın mutlaka anne olmalı cümlesini kuracak kadar dar kafalı, olur olmaz anlarda, çevrelerindeki çocuksuz tüm kadınlara “Çocuk ne zaman?” diye soracak kadar terbiyesizler. Bir üst seviyede çocuk yapmak için ne yapmanız gerektiğini anlatacak kadar da yüzsüz.

Biliyor musunuz, çocuk ne zaman, artık çocuk yap dediğiniz kadınların iç dünyalarında ne yaşadığını biliyor musunuz? Belki kısır, belki ikinci defa bir bebek kaybetti, belki tüp bebek tedavisi için para biriktirmeye çalışıyor, belki yolunda gitmeyen bir şeyler var sağlığı ile ilgili, bunu düzeltmeye çalışıyor. Belki de en basiti ÇOCUK İSTEMİYOR. Neden insanlara baskı yapabileceğinizi düşünüyorsunuz? Neden herkesin sizin aynınız olmasını bekliyorsunuz?

Geçen sene bir tweet vardı sıkça paylaşılan. Şuraya bırakıyorum:
evlen

Sizin bu ısrarcı tavrınızı gördükçe, yarattığınız o dünya içinde çok mutsuz olduğunuzu düşünüyorum, aynı üstteki tweetteki evli arkadaş gibi. Eğer öyleyse sevgili kadınlar, annelik bu değil. Annelik tüm dünyanızı evladınıza ayırıp, sağa sola ahkam kesmek değil. Kendinizi geliştirmediğiniz, mutlu etmediğiniz sürece, sağlıklı, mutlu bir çocuk yetiştirmeniz de mümkün değil.

Rica ediyorum, her gördüğünüz paylaşımım için “çocuk?” yanıtıyla gelmeyin, her görüştüğümüzde “çocuk yok mu?” demeyin. Çünkü benim de sabrımın bir sınırı var, ve o sınıra dayandığımda gözüm kimseyi görmüyor. Sizi kırmak istemiyorum. İlişkimizin devamı için ben sizin suratına smiley yapıştırdığınız 10 yaşındaki çocuğunuzun fotoğraflarına ses etmiyorsam, siz de benim hayatıma müdahale edebileceğinize dair çılgın düşüncelerinizi çıkarın aklınızdan.

Esefle…
18/11/19
Kelebek

 

Çok Özlemek

fotoHiç tanımadığım, hiç görmediğim, göz göze gelmediğim, elini tutmadığım, sesini duymadığım birini özlemek size hangi kelimeleri kullanırsam kullanayım kolay anlatamayacağım bir duygu.

Çok denedim O’nu yazmayı daha önce… Defalarca… Kısa kısa yazabildim belki ama, hiç böyle uzun uzun anlatamadım kalbimdekileri… Bugün bir kere  daha denemek istedim sadece… Olur da hiç olmadık bir yerde yarım kalırsa bu yazı, bilin ki Kelebek yine tamamlayamadı cümlelerini, yetmedi dağarcığındaki kelimeler yüreğindekini anlatmaya…

Siz, O’nu nasıl tanımlıyorsunuz bilmiyorum… Ama o benim kendime seçtiğim babamdır, dedemdir… Hepimizin Atası ama benim ‘ATAM’dır. Aynı öyle, hani böyle ailenizin en büyüğü, dedeleriniz için kullanırsınız ya… İşte benim için öyledir. Soyumu onun soyu kabul etmişimdir yani… Benim ailemde ATA kolay ifade edemeyeceğim bir kavramdır. Ona laf gelmez, ona yanlış yapılmaz. O da sizi her daim korur, kollar, gözetir. Başınız her sıkıştığında oradadır.

Bilirim ki, kendi babamı takip etmedim, kendi babamın fikirlerine inanmadım, kendi babamı dinlemedim O’nu dinlediğim kadar. Ne acıdır ki, kendi babamı özlemedim onu özlediğim kadar. Çok garip değil mi? Hiç görmediğim birini bu kadar özlemem… Hiç garipsemedim ben…

Adını ilk duyuşumu, kim olduğunu öğrenişimi acıdır ki, hatırlamıyorum. O’nu ne zaman sevdim bu kadar, hiç bilmiyorum. Kimse öğretmemişti bana İstiklal Marşı’nda ayakta, sessizce saygıyla durmayı, ama biliyordum. TRT1 ne zaman kapanış anonsunu verip ardından İstiklal Marşı’na başlasa, ayağa kalkar ve beklerdim. Sonra bir gün, daha okula gitmiyorum, teyzem sordu “neden ayakta bekledin?” diye… “Atatürk için” dedim. Güldü… İçime bu ateşi kim düşürdü, nasıl düştü o küçücük kalbime, bilmiyorum.

Sonra okula başladım… Öğrendim, tanıdım, tanıdıkça daha da çok sevdim… Sevdikçe daha çok okudum hakkında… Öğrendikçe şekillendim, öğrendikçe azmine, kararlılığına hayran oldum. Öğrendikçe yolunu yol ettim kendime… Ben onunla büyüdüm… Ne zaman çıkmaza düşse beynim, o ne yapardı diye düşündüm. Kolay geçmeyen çocukluğumun, gençliğimin acılarını, onun hiç de kolay olmayan hayatını okuyarak kabullendim. Onun çektiği zorlukların yanında, benimki neredeyse bir hiçti çünkü…

Biraz daha büyüdüm… Büyümez olaydım… Ne insanlar (!) çıktı… Ne çirkin cümleler kurdu ATAM için… Ne acı laflar okudu gözlerim, ne acı sözler duydu kulaklarım. Hep çok acıdı canım… İçin için sızladı sol yanım… Adı aklıma geldiğinde bile içimi ısıtan insan için, onun tanıdığı haklarla hem de, ne kötü sözler konuştular. Hem de kendi vatanının evlatları… Aklım almadı… Hala almıyor…

Adını anmadılar, resimlerini kaldırdılar… Onun yolunda olduğunu belli edenlerin işlerini bozdular… Ama fayda etmedi… Bu vatanın vatanperver evlatları hep andı O’nu, hep koştu ATAsına… O adını an(a)mayanlar da şunu unutmasın: Sadece Mustafa Kemal değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Anafartalar Komutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal ATATÜRK diyeceksiniz. Hakaret etmeyeceksiniz, haddinizi bileceksiniz!!..

Sonra ben öğretmen oldum… İngilizce öğretmeni olsam bile, bir yolunu buldum, hep anlattım çocuklarıma, hep anlatıyorum… Sonra o küçücük kalplerinde kocaman sevgiler barındırdıklarını gördüm. Mesela, ne olsa yaşayamazdık sorusuna, ATATÜRK cevabı veren miniklerim oldu… Keşke ölmeseydin de, bugün burada senden dinleseydik yaşadıklarını diye mektuplar yazan çocuklarım oldu… Umutlarımı tazeledim…

Bilmezsiniz, ben rüyalarımda ne çok sarıldım O’na… Ne çok dertleştim… Ne çok öptüm ellerini… Bilmezsiniz… Belki de hep Ülkü Adatepe’nin yerine koydum kendimi… Fox’u sevdim rüyalarımda, salıncağa bindim, Florya’dan onunla denize girdim. Elimde bir kase leblebiyle masasına gittim… Dinledim… O vals yaparken en ön sıradan izledim, zeybek oynarken dizini yere koyduğunda onunla göz göze geldim. Ah bilmezsiniz, ben onu ne çok sevdim…

Bugün… Bugün yine andım, gözümde yaş ama içimde büyüklüğünü anlatamayacağım bir minnetle… Çocuklarımı izledim… Cumhuriyet’in güzel çocuklarını… Gözlerindeki ışığı gördüm… Bu sevdaya düşüşlerini…

Bir kızım, zeybek oynadı onun için… Evet, kızım… Çünkü o bildi ki, bu ülkenin kadınları her şeyi yapardı… Bu ülkenin kadınları dizlerini yere bir zeybek oynarken koysun, onun dışında hep göklere ulaşsın diye didindi… Bunları düşündükçe durduramadım gözlerimi…

Ama bilinsin ki, bugün, yas değil şükran günüdür benim için… Yaşadığı için, yaşattığı için, tüm emekleri için, varlığı için şükran günüdür. Hissediyorum, tıkanıyor kelimelerim… O yüzden bu yazıyı şu cümlelerle bitirmek istiyorum:

Memleketimin güzel kadınları, giydirin çocuklarınızı güzel güzel, doğum günüdür bugün… Çünkü her 10 Kasım aslında 19 Mayıs’tır. Cumhuriyet dediğin, korkak babalar tarafından kaybedilir, yürekli evlatları tarafından alınır. Mustafa Kemal, ilelebet payidar kalacaktır.

Saygı, sevgi, şükran ve minnetle…

Kelebek
10.11.19

Ben o değilim

Hayat güzel ya… Güzel… Ama onun güzel olduğuna inanırsanız…

Biliyorum, uzuuun süredir yazmıyorum… Bir sonraki bölüm bekleniyor tarafınızdan biliyorum, ama yazamıyorum. Canım istemiyor… Var daha zamanı… O yüzden, iç dökeyim istiyorum… Hazır kafam da güzelken.. Ben içimi en iyi kafam güzelken dökebiliyorum çünkü…

Ne kadar yazarım, ne kadar doğru dürüst cümle kurabilirim hiç bilmiyorum. Ama yazmalıyım… Dökmeliyim içimdekileri… Bu gece öyle bir gece çünkü… Harf, kelime, dil bilgisi hataları yaparsam, şimdiden affola..

Çok yoruldum sevgili okur… Yanlış anlama, çalışmaktan değil…  7/24 çalışabilen bir işkolik olduğumu yedi düvel duydu… O açıdan sıkıntım yok ama hayatıma aldığım, sevdiğim, bir şeyler paylaştığım insanların yavşak çıkmasından çok yoruldum… 😦

Bak fona bu şarkıyı koyman lazım. Ben onunla yazıyorum çünkü…

Ne diyordum… Yavşak, kaypak, gereksiz bir sürü insan birikmiş hayatımda… Ki ben o insanların çoğuna “kardeşim” deme salaklığı gösterip, aynı karından doğduğum kardeşime çok haksızlık etmişim… O başka mesele…

Birini neden seversiniz? Benim iki sınırım vardır: ya çok ben gibidir, ya da hiç ben değildir, o yüzden severim…

Öyle bir dönemdeyim ki, kendimi evlere kapatayım, insan görmeyeyim istiyorum… Hayatıma kimse girmesin, çıkarttıklarım dışında kimse çıkmasın istiyorum… Çünkü şurada da belirttiğim gibi, sevmiyorum insan kaybetmeyi…

Kolay değil be… Yangında geride bırakılan olmak, “siktir et, yansın, yerine yenisi bulunur / alınır olmak hiç kolay değil. Birinin kendi bokunu kapatmak için sizi saniyesinde ateşe atıyor olması hiç güzel bir şey değil sevgili okur. Öğrendim. Ki o birisi mutlu olsun, kendini iyi hissetsin diye yapmadığınız bok kalmamış, tüm hatalarını göz ardı etmişseniz bile… Hakikaten bazen çok salak olabiliyorum ben canım okur.. Ama diyorum ya bunlar hep insan kaybetmeyi sevmediğimden… Salaklığım da burada başlıyor zaten… Seni bir adımda satacak insanları tutma çaban neden Kelebek? Mal mısın kızım sen?

Evet!

Malsın!

Seni bir kalemde silip (aradaki l yi başka harfle de değiştirebilirsiniz) atan insanlar için hala üzülebiliyorsun, gerizekalı…

Ne yapayım be okuyucu, ben de böyleyim… Sevmiyorum kaybetmeyi… Bir de “gelmedi elimden, dökülemedi inan dilimden, susuyorsam bir bildiğimden, sevdiğimden, gördüğümden ve gidiyorsam, çok sevmekten, yanmaktan, ölmekten” E ben hala dinliyorum bu şarkıyı… Çünkü şarkı benlik… Şarkı tam beni anlatıyor…

Ben çok da iyi değilim bu aralar okur..

Çok bunaldım..

Seni de şişirmeyeyim daha fazla…

Öptüm en güzel yerinden..

Sevgiyle…

Not: Sen de yamuk yapma be okur… Sen de satıp gitme e mi?

 

MAÇKA TAŞLIK GAZİNOSU REZALETİ

Merhaba,

Evlilik sürecinin ne denli yorucu, ne denli zahmetli olduğunu herkesin bildiğini düşündüğümden bu süreçten tekrar bahsederek sizleri yormayacağım. Sadece “yüzüp yüzüp kuyruğuna geldik, ohh yarın rahatlıyoruz” dediğimiz günde yaşadığımız stresi ve buna sebep olanları anlatmak ve sizleri uyarmak istiyorum.

22 Nisan 2017 Cumartesi günü bizim evlendiğimiz gün. Şubat ayında günümüzü alıp, detaylara karar verdik. Kocaman bir düğün organizasyonunun içinde yer almaktansa, nikahımızı yapalım ardından da ailelerimiz, sevdiklerimizle gidelim bir yerlerde yiyelim, içelim, eğlenelim diye karar verdik. Buraya kadar her şey çok normal. Sonra mekan arayışlarına girdik. Buraları uzun uzun anlatarak canınızı sıkmayacağım. Şişli’de gerçekleşecek nikahın ardından, trafik derdiyle uğraşmamak için Beyoğlu, Şişli, Beşiktaş taraflarında bir yer arıyorduk. Bu bölgede 7-8 mekan belirledik ve 3 Mart Cuma günü hem mekanları işlerken görelim hem de fiyat görüşmesi yapalım diye yola çıktık. Bir başka mekanı ararken Maçka Taşlık Gazinosu ile karşılaştık ve kısa bir konuşmanın ardından, mekanı görmek ve bilgi almak istediğimizi belirttik. Mekan, sunduğu program, menü ve fiyat aralığı bilgilerini alıp, düşüneceğimizi ve dönüş yapacağımızı belirterek ayrıldık. Bu arada 90 kişilik bir rezervasyondan bahsediyorum, 15-20 kişilik bir gruptan değil. 8 ya da 9 Mart günü Maçka Taşlık Gazinosu işletmecilerinden Evren Aydın’ı arayarak, nikah sonrası eğlence yemeğimizi mekanlarında gerçekleştirmek istediğimizin bilgisini verdik. Kendisi her işletmeci gibi, rezervasyonu garantiye almak adına 1000 TL kaparo istediğini belirtti, biz de kabul ettik. 18 Mart 2017 Cumartesi günü saat 20.00 gibi, hem son detayları konuşmak hem de kaparoyu ödemek üzere mekana geçtik. Rezervasyonumuzun +/-10 kişi fark olabileceği bilgisi ile 80 kişi üzerinden yapılmasını istedik. Menü detaylarından, sahne alacak isme ve dansöze, arada sıcak içecek servisinin yapılmasına, kıyafet değiştirebilmek için ihtiyaç duyacağımız odaya kadar her küçük noktayı teyit ederek konuştuk. Evren Bey bizden 21 Nisan 2017 Cuma  günü son sayıyı vermemizi istedi. Biz de kaparosunu vererek mekandan ayrıldık. Buraya kadar her şey gayet iyi gidiyor değil mi? Ancak öyle bitmedi.

21 Nisan Cuma günü saat 16.00 itibariyle Evren Bey’i halihazırda mekanın websitesinde de yer alan cep telefonundan aramaya başladık. Fakat telefon kapalıydı. Gece hayatının çalışma şartlarını bildiğimizden uyuyor olabileceğini düşündük ve saat  başı  bir kere aradık ancak telefonu kapalı kalmaya devam etti. 21.00 itibariyle mekanın sabit hattını aramaya başladım fakat telefonlar 1 kere çalıp meşgule düşüyor, bağlantı kesiliyordu. Websitesinde bir başka cep telefonu numarası farkettim ve bir ümitle o numarayı aradım. Çalıyordu, açıldı. Karşıma çıkan kişi, geçtiğimiz yıl orada çalıştığını fakat Taşlık Gazinosu’nun geçen hafta “yıkıldığını” söyledi. Tahmin edersiniz ki beynimden vurulmuşa döndüm. Başka hiçbir numara bulamıyordum ve Evren Bey’in telefonu hala kapalıydı. Bu arada saat 23.00 olmuştu bile. Birden aklıma Taşlık Gazinosu ile ortak girişe sahip olan Frame (Ümit Karan’ın sahibi olduğu) club geldi. Onların websitesine girdim ve rezervasyon için verilen telefon numarasına ulaştım. Birhan Bey yanıtladı. Panik halde durumu sorduğumda mekanın yıkılmadığını ancak kapatıldığını söyledi. Ben “benim yarın nikah yemeğim olacak orada! Ben şimdi ne yapacağım?” diye dert yanmamdan sonra “Belki sizin için izin alabilmişlerdir, ben öğrenip size döneyim.” dedi ve birkaç dakika sonra aradı. “Kötü bir haberim var, maalesef izin alamamışlar ve mekanı açamıyorlar” dedi. “Bu bize nasıl haber verilmez, aramasam ve size ulaşmasam yarın geldiğimde misafirlerimle bomboş bir mekanla karşılaşacaktım, ben bu saatte ne yapacağım şimdi?” diye sordum Birhan Bey’e. Kendisine buradan teşekkürlerimi sunuyorum, çünkü son dakikada üstelik anlaştığım fiyata bana harika bir mekan buldu. Ancak onu burada anlatmama gerek yok. Şimdi Maçka Taşlık Gazinosu konusuna geri dönelim. Ben o krizi atlattıktan ve takriben 03.30’da uyuduğumda Evren Bey’in o bir türlü açılmayan telefonu hala kapalıydı.

Sabah 07.30’de uyanıp 16.40’taki nikahım için kendi hazırlıklarıma başladım. 12.00 gibi eşim arayarak Evren Bey’in aradığını (nikahtan sadece 4 (dört) saat önce) ve açıklama yaptığını, mekanın Perşembe günü kapatıldığını söylediğini belirtti. Neden aramadınız, neden bilgi vermediniz sorusuna “Belki izin alabilir, açtırabiliriz diye düşündük” şeklinde bir cevap vermiş, size harika bir mekan buldum diye de, daha önce gittiğimiz ama içimize sinmeyen başka bir mekanın adını vermiş. Tabii ki kabul etmedik ve kendisine ödediğimiz 1000 TL tutarındaki kaparomuzu istedik. Hesap numarası istemiş, paylaştık. O gün 22.04.2017 idi, bu yazı yazılırken 26/04/2017 saat 16.00 ve maalesef hala ödememizi alabilmiş değiliz.

Mekan kapatılmış zaten daha neden uyarıyorsun derseniz de, Evren Bey’in daha önce belirttiğine göre kendilerinin İstanbul Kemerburgaz Göktürk’te kır düğünü vs. için de bir mekanları var. Adını net hatırlayamıyorum dolayısıyla paylaşamayacağım ama kendileriyle karşı karşıya gelmenizi istemiyorum.

Ben o gece ısrarla aramasaydım, birilerine ulaşmaya çalışmasaydım, nasıl bir rezillik yaşayacağımızı tahmin bile edemiyorum. Hayatımızın en güzel günlerinden biri olması gereken gün, üzüntüyle hatırlayacağımız bir gün olacaktı. İşletmecilik son dakikaya kadar beklemek değildir. İşletmecilik sorumluluk sahibi olmak ve müşterini olası sorunlara karşı bilgilendirmektir. Perşembe günü kapatılan mekanın bilgisini Cumartesi rezervasyon saatinden 6 saat önce vermek değildir. İyi niyetimizi bir yere kadar koruyabileceğimizi düşünsek dahi, aksi durumda hukuki yollara başvurmaktan da kaçınmayacağız.

Okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Ferhat & Kelebek Ataman

Sesini Çıkar! #sendeanlat #ozgecanaslan

Haksızlığa karşı susan, dilsiz şeytandır!

30 yaşındayım.. Son iki senedir, hiç tanımadığım, adını daha önce hiç duymadığım insanlara ağlıyorum ekseriyetle… Kimi küçücük çocuk -kafasına gaz fişeği isabet edip ölen-, kimi gencecik fidan -vurmayın, öldüm- dese de dövülmeye devam edilen, kimi gencecik kız, akşam evine dönerken insan diyemeyeceğim -hayvanlara da hakaret edemeyeceğim- bir pisliğin, çükünün hevesine, bıçaklanarak, yakılarak öldürülen…. Saymakla bitmez, bitiremem içimin yangınlarını…

Hafta sonu kahroldum Özgecan Aslan’ın haberine. Görmeyen, duymayan kaldı mı, sanmıyorum. Mersin’de okulundan çıkıp evine dönen, gencecik, 20 yaşında bir kız… Kardeşimden küçük, kuzenlerimden küçük… Ana kuzusu daha, babasının prensesi… Bindiği minibüsün şoförünün bir anlık hevesiyle, yolun başındayken bitişi görmüş minnacık bir kız çocuğu… İçimi yakıp giden bir kız çocuğu… “Meleğimin üstüne toprak atmayın” diye kahrolan babanın, gözlerini bir daha hiç açmayacak kızı…

Nasıl yandım, nasıl acıdı canım, anlatamam… Öyle pis bir dünyaya kaldık ki, “Şükürler olsun, ben değilim o” diye düşünür bile olduk. Taciz, tecavüz maalesef benim ülkemde, sıradan, olağan artık… Evet son yıllarda bu haberlerde inanılmaz bir artış var. Her gün en azından bir kadının öldürüldüğü, şiddet gördüğü, tecavüze uğradığı haberini alıyoruz. Bunlar sadece basına yansıyanlar… Bir de, hiç sesini çıkarmayanlar var, çıkaramayanlar… Korkanlar, toplumdan çekinenler, ailesinden korkanlar… Susuyoruz, çünkü zihniyetimiz belli… “Dişi köpek kuyruğunu sallamazsa, erkek köpek bir şey yapmaz!”

Düşünüyorum, tacizle ilk ne zaman karşılaştım diye, aklım çıkıyor… Zira ilk karşılaşmam 5-6 yaşlarıma tekabül ediyor. Akraba(!) denilen bir akbabanın, “ayy çok seviyorum Kelebek’i, bayılıyorum bu kıza” söylemleri altında sıkıştırılıyorum kendi evlerinde, her şey oyun görünüyor ama büyüyünce anlıyorsun, öyle değil… Annenle aynı yaşta adamın, oranı buranı mıncıklaması, ailen yanında değilken, hadi gel dolaşalım diyerek seni dışarı çıkarması, hatta evlerine götürmesi, “hadi güreşelim” diyerek sizinle yerlerde yuvarlanması, oyun değil, tacizdir..! Ama bilemiyorsun o küçük yaşında… Çünkü kimse anlatmıyor sana, kimse uyarmıyor seni, çünkü kimse beklemiyor çevresinden böyle bir şey…

Sonra hayatımın en büyük travması geliyor aklıma… Yaşım 11. Anneannemin evine çok yakın oturan bir arkadaşım var, onların apartmanının önünde duruyoruz. Derslerden konuşuyoruz. İşlek bir cadde üstünde evleri, arabalar, insanlar… Hemen apartmanlarının yanında banka var, sırada bir sürü insan… Biri dikkatimi çekiyor… Kel, kahverengi pantolonlu, gri bir gömlek var üstünde, siyah kösele ayakkabılar, belinde deri bir kemer… Bana bakıyor, ama bir gariplik var. Elleri olması gereken yerde değil, elleri pantolon fermuarında, herhalde çok övündüğü penisini çıkarıyor dışarı, gösteriyor… Gündüz vakti hanımlar beyler! İşlek bir caddede hem de… Etrafımızda o kadar insan varken hem de! Koşarak kaçıyorum anneanneme… Sesimi bile çıkarmıyorum korkumdan, anlatamıyorum kimseye… Hafta başında aynı adamı, okulun hemen karşısındaki pastahanede görüyorum… Teneffüslerde okulun kapısının hemen dışında… Ama yine de söyleyemiyorum bir şey… Sonra bir akşam, anneannemin evinden kendi evimize gitmek için çıkıyoruz. Ben bir kaç dakika erken iniyorum çöpü atmak için. O adam binanın tam karşısında duruyor. Ben ne yöne gidersem, o da oraya geliyor. Koşa koşa geri gidiyorum anneanneme… Bu sefer bir solukta anlatıyorum anneme olanı biteni. Bulunduğumuz apartman ve çevre apartmanlarda siyasi parti merkezleri olduğu için üniformalı ve sivil polisler var binada… Annem onlara anlatıyor durumu. Bana adamı göster diyorlar, gösteriyorum. Sen şimdi çık, teyzenin dükkanına doğru yürü, biz arkandan geleceğiz korkma diyorlar. Gidiyorum, ama yüreğim nasıl sıkışıyor, bir adım atsam bayılacağım, güç bela atıyorum adımlarımı, gözümün ucuyla bakıyorum… Geliyor… Ya yakalayamazlarsa, ya bu sefer bir şey yaparsa bana… Annemle sivil polis çıkıyor arkamdan, duyuyorum… Kaçıyor adam onları fark edince… Ben teyzemin dükkanında kriz geçiriyorum, kimse susturamıyor… Annem ve polis devam ediyor adamı kovalamaya… Caminin içinde yakalıyorlar… Ekip arabasında “Kaçırıp, evlenecektim” diyor adam. 11 yaşındaydım… Kaçırılıp, evlendirilecektim… Karakolda sağlam bir dayak yedi diye biliyorum, öyle anlatmıştı babam… Ama ceza almadı… Neden bilmiyorum, 20 yıl geçmiş üstünden hatırlamıyorum. Ama hala, kahverengi pantolonlu kel adamlardan korkuyorum…

12 yaşındaydım, bakkala ekmek almaya gitmiştim. Mahallenin piçleri en fazla 13-15 yaşlarındaydılar, apartmanın girişinde sıkıştırdılar beni… Memelerimi, kalçalarımı ellediler, bir tanesi dudaklarıma yapıştı. Can havliyle bağırınca kaçtılar, kaçarken karnımı yumrukladılar. Aylarca bakkala bile gidemedim.

13 yaşındaydım, dershaneye gitmek için minibüs bekliyordum. Üstümde bol bir eşofman, onun üstünde kapşonlu sweatshirt. Ellerimde kitaplarım… Polis arabası durdu önümde, memurun biri, cebinden bir tomar para çıkarıp, sallamaya başladı… “Gel bak, gel, çok var bende bundan… İstersen senin de olur” diyordu pis pis sırıtarak… Korktum… Gerisin geri eve koştum, çıkamadım evden o gün…

13 yaşındaydım. Ortaokuldaydım, üzerimde okul üniforması vardı. Okuldaydım. Hastaydım, sınıf beden eğitimi dersindeydi, ben de sınıfta bir sonraki derse çalışıyordum. Sol elini asla pantolon cebinden çıkarmayan matematik öğretmenim geldi sınıfa… “Tavşanları sever misin” dedi. “Severim öğretmenim” dedim. “Ben de severim, bakayım senin tavşanların büyümüş mü?” diye elini memelerime atmaya çalıştı. Çığlık atınca çıktı sınıftan… Bir daha asla matematiği sevmedim.

15 yaşındaydım, üzerimde lise formam vardı… Jile, dizimden aşağıda… Onun üstünde hırka… İt oğlu itin biri, kalçamı sıktı yanımdan geçerken, yaşıtlarımdan iriydim, tuttum adamı bağırmaya başladım. Çevre esnaf geldi, beni tuttular o ite “kaç git oğlum” dediler.

15 yaşındaydım, üzerimde bir kot, bir kazak vardı… Akşamüstü sarhoşun biri takip etmeye başladı. Alışveriş yaptığımız kasaba girdim, annemi aradım. “Gel beni buradan al” diye yalvardım. Annem “5 dakika sonra dükkandan çık, yürümeye başla, ben seni yolda polisle bekleyeceğim” dedi. Yürüdüm, korkudan buz kesmiştim, yolun ortasında annemle karşılaştım, gözleriyle yürümeye devam et diye işaret etti… Sonra tek duyduğum bir düşme sesiydi… Geri döndüm, polis bir tekmeyle adamı düşürmüş, karakola götürüyordu. Biz de gittik. İfadem alınmadı bile, polis anneme “Kızınızın kılığına kıyafetine dikkat edin” dedi.

17 yaşındaydım, sınavlara hazırlanıyordum, dershaneden çıkmış eve dönüyordum, üzerimde bir kot bir tshirt, üstünde de kot ceket vardı. En işlek yoldan yürüyordum, belediyenin önündeki banklarda ellilerinde bir adam oturuyordu…. “Offf sen ne sikilirsin bee!” diye laf attı önce, adımlarımı hızlandırınca peşimden geldi. Lafları sıralamaya devam ediyordu ama kimse duymadı etraftan, kimse yardıma gelmedi. Gördüğüm ilk polis arabasını durdurdum, “Şikayetçiyim” dedim. Aynı arabaya bindirmek istediler o adamla, “Siz gidin, ben geliyorum” dedim. Karakola gittiğimde adama çay ikram ediyorlardı, polisin biri de “Kızım öğrencisin, uğraşamazsın sen mahkemesiydi, şuydu buydu, biz uyardık, hadi sen de affet” diyerek gönderdi beni karakoldan.

20 yaşındaydım, doktora gittim… Lokal anestezi altında küçük bir işlem yapılacaktı. Gözlerim kapalı iğne yapılsın diye bekliyordum. İğneyi yapacak kişi, memelerimi elliyordu, bağırdım, kaçtım.

20 yaşındaydım, otobüsle İstanbul’a dönüyordum. Uyuyakalmışım, sırtımda bir dokunuşla uyandım. Arka koltuktaki insan müsveddesi, belimden kalçalarıma ulaşmaya çalışıyordu. Koltuğu değiştirdim, sustum. 6 saatlik yol boyunca ağladım.

25 yaşındaydım, minibüste en az 70 yaşında bir amca, bildiğin kendini bana iyice yaslamış, yola üstümde devam ediyordu. Yüzsüzleşmiştim artık “Amca naparsan yap, olmaz seninki” diyerek gözlerinin içine bakıp, ayağına basmıştım. Bir sonraki durakta indi. Etraftakiler görmüşler ama sadece gülüyorlardı. Onlar için 70 yaşındaki bir dedenin tacizi, gülünecek bir şeydi sadece.

27 yaşındaydım, Taksim’deydim. Üzerimde gayet bol bir elbise vardı. Üstelik, 120kg’luk hiç de çekici/güzel olmayan bir kadındım. Ama gideceğim cafe’ye ulaşana kadar, en az üç kere mıncıklandım, iki kere sağlam laf yedim, bir tanesi gün ışığına çıkmamış bir fantaziydi.

28 yaşındaydım, Bakırköy’deydim. Arkadaşlarımla oturuyordum. Teyzenin biri gelip, “tshirtünden sırtın açılmış, buradaki bunca adamın abdestini bozuyorsun” diye, sağımı solumu çekiştirmeye başladı. “Cehennemde yanarsın kızım” diye eklemeyi ihmal etmedi. “Müslüman değilim ben teyze” dedim, o zaman orospu olduğuma kanaat getirdi.

Geçen yıl, bir akşam, arkadaşımla Taksim’deyim, kızkıza eğleniyoruz. Üzerimde uzun bir palto var. İstiklal’den aşağı iniyorum, biri bana doğru geliyor… Bir şey soracak zannedip, bir saniyeliğine duraklıyorum “Senin amını yalarım” diyor, neye uğradığımı şaşırıp, kafamı önüme eğiyor, programı bozup eve dönüyorum.

Metrobüse bineceksem, olur da otururum diye boynumda hep bir şal, ya da ceketin düğmeleri çene altına kadar kapalı, ki tepemde oturup memelerimi izlemesinler. Ayakta duracaksam, popomu mutlaka cama dayamalıyım ki, dokunulmasın. Taksiye bindiysem, mutlaka birini arayıp, taksideyim, geliyorum demeliyim ki, taksici beni bir bekleyen olduğunu bilsin.

Böyle bir ülkede, yaşamaktan yoruluyor insan… Başına ne geleceği belli değil… Evine dönüp dönemeyeceği bile belli değil…
Bu ülkede yaşamak gün geçtikçe daha da zor… Ucuz atlatmışım diyorum her seferinde… Ucuz atlatmışım… Bir daha bu kadar şanslı(!) olabilir miyim, bilemiyorum…

16/2/2015
Kelebek

İyi ki varsın ANNE…

ResimResim

Anne…

Hayatımda tanıdığım en güçlü kadın… Kahramanım… Bu yazıyı sana, sen içeride çayını yudumlarken, teyzenle konuşmalarını duyarken yazıyorum. Bilirsin, ben biriktirir biriktirir söyleyemez, içimi dökerim kelimelerle… Bu sefer sadece olduğun için teşekkür etmek istedim…

İyi ki varsın anne… Yoksa en iyi arkadaşımı bir ömür aramaya devam ederdim… En iyi arkadaşım olduğun için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Seninle ettiğim kavgalar olmasa, sevmediğim şeylerle başa çıkmayı öğrenemezdim… Benimle kavga ettiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Sen olmasan, affedilmenin ne demek olduğunu asla bilemezdim. Affedilmenin getirdiği huzuru tanımama izin verdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Sen olmasan affetmeyi öğrenemezdim. Kırıldığın onlarca şeye rağmen her seferinde affedebildiğin ve bunu bana öğrettiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Seni ne kadar kızdırsam da, her düştüğümde yaralarımı sarmak için orada olduğun için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Hatalarıma rağmen benden asla vazgeçmedin. Hatalarımdan ders almama izin verdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Sana, “kendimi artık annen gibi hissediyorum” dediğimde, gülmeyip beni dinlediğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Aldığım kararlar hoşuna gitmese bile, destek olduğun, elinden geleni yaptığın için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Tüm dağınıklığıma rağmen, eşyalarımı hala sokağa atmadığın için teşekkür ederim. 🙂
İyi ki varsın anne… Gecenin üçünde beni arayıp, “hala gelmiyor musun? eğlence yetmedi mi?” diye sorduğun için teşekkür ederim (ama eğlence hiç bir zaman yetmez anne 🙂 )
İyi ki varsın anne… Babama hiç ihtiyaç duydurmadığın için, hem annem hem de babam olmayı fevkaladenin fevkinde başarabildiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Kahkahalarımın arasından gözlerimdeki yaşı görüp, neyim olduğunu sorduğun için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Tüm dengesizliğimi dengeleyebildiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Beni böyle deli, böyle başına buyruk, böyle aklına eseni yapmaya çalışan biri olarak yetiştirdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… İçimin sıkıntıdan kabardığı anlarda, yanımda ya da telefonun ucunda olduğun, beni rahatlattığın için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Her şeyi gördüğün / bildiğin halde bilmemezlikten geldiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Beni olduğum gibi sevdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Benden hiç vazgeçmediğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Dilimi tutamayıp akrabalara saydırdığım zaman, onların yanında kızar gibi yapıp yalnız kalınca “fakat ne güzel laf soktun haa” diye benimle beraber gülme krizine girdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Kucağına yattığımda saçlarımı okşadığın için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… “ver bakiim bi dudak” dediğim de, o dudağı verdiğin için teşekkür ederim. (gerçi bu aralar hiç yapmıyorsun, aldatıyor musun olm beni? )
İyi ki varsın anne… Gerçekten…

Ve hep olmaya devam edeceksin… Sonuçta sen benim, annem, arkadaşım, kızım, canım, eksik yanımsın…
Hayat bizi birbirimizden ayrı düşürdüğünde bile (biliyorsun, yakın zamanda kendi kanatlarımla uçacağım ve hayır bunun tartışmasını yapmayacağız 🙂 ) yine olacaksın… Çünkü sen ANNEsin… Hep yanımda olmalısın…

Seni seviyorum ANNE… Senin, ve senin nezdinde; Gülsüm Elvan’ın, Emel Korkmaz’ın, Hatice Cömert’in, Sayfi Sarısülük’ün, Fadime Ayvalıtaş’ın, Emsal Atakan’ın, Saliha Önkol’un, Makbule Kaymaz’ın ve otuz yıl oğlu dönsün diye bekleyen Berfo Ana’nın anneler günü kutlu olsun…

Tüm sevgimle…
Kızın…
11/5/14

Previous Older Entries