Yılın Düğünü

Bir düğünde olmaması gereken ne varsa, bu düğünde…

yılın dYok yok, bizim düğün değil 🙂 Gerçi bizim düğünde hiç normal değildi ama, olsun 😀

Dün akşam uzun süredir ilk defa, yoğun programımdan fırsat yaratıp bir oyunu izlemeye gittim. Canım Bestem‘in de rol aldığı bu oyun, uzun süreli tiyatrosuzluktan sonra çok iyi geldi.

Oyunu size spoiler vermeden nasıl anlatsam diye düşünüyor, ama bulamıyorum 😀 Bir kere evlenmeye niyeti olan, mutlaka oyuna gitsin. Çünkü bir noktada kendi düğününüzde bunları yaşayacaksınız 🙂 Düğün salonu, fena fiyatlar, gelin tarafının istedikleri, damat tarafının istedikleri, ve o muhteşem ELALEM. Başımıza ne geldiyse bu elalem yüzünden gelmedi mi zaten? Halihazırda evli olup da, düğünü atlatmış olanlar da kendi başlarına gelenleri “aaa bu bizim düğün, ayy bu benim kaynanam, aaaa görümce görmeyim ömrümce” nidaları eşliğinde kahkahalarla hatırlayabilir 😀

Haydi başlayayım azıcık oyunu anlatmaya. Biliyorsunuz evlilik asla iki  kişinin bir araya gelmesi değildir. Evlilik iki kocaman ailenin birleşmesidir ve bu birleşme bir puzzle yapar gibi  tam oturmayan noktaların doğru parçasını bulmaya çalışırken yaşanan kaostur. O doğru parça asla bulunamaz çünkü. Oyunda sosyo-kültürel farklılıkları olan iki ailenin çocuklarının düğün gününü izliyorsunuz. Neler mi var? Olmazsa olmaz dediğimiz toplumun muhteşem fantastik (!) yargıları, gelin ve damadın arada kalmışlıklarında o gün neden orada olduklarını unutuşları, maket pasta, yozlaşmış düğün salonu, bir türlü ritmi tutamayan halay, yanlış şarkı, gelemeyen nikah memuru, düğünlerin sabit alkoliği, baldız ve görümce savaşı ve iki muhteşem kaynanatör! İki alfa kaynana, ve zavallı kayınpederler 😀 Bir de altın kemer. Çünkü biliyorsunuz altın kemer olmazsa, o düğün olmaz, olamaz, olabilemez.

Gelin ve damat, oyun boyunca en çok acıdığım karakterler oldu. Arada kalmışlıkları, ailelerin ya hep ya hiç tavırlarında ne yardan ne serden vazgeçemeyişleri, çok açık görünen mutsuzlukları ama isteklerini kabul ettiremeyişleri o kadar güzel geçti ki seyirciye, kendimi istemsiz onların yerine koydum. Bu kadar olmasa da biz de yaşadık tabii o süreçleri de, ben inadım inat gelin mode olduğumdan, elalemin yargılarına tutsak olmadık 😀

O kaynanalar… Ya belli bu oyuncular ya kaynanalarından çok çekmişler, ya kaynana toplama kamplarında (aaa fikrin güzelliğine bak), ki buralar altın günleri, başkasının düğünleri oluyor, çok fazla gözlem yapmışlar. İki kaynana arasındaki savaş bu kadar mı güzel anlatılır. O birbirlerine laf sokmalar, koydukları olmazsa olmaz kurallar, menepoz etkisinin hayatlarına yansıyışları bu kadar mı güzel anlatılır. İki annenin de evlatlarını en değerli bilip gelin ve damadı dolayısıyla ailelerini hor görüşleri, kendi ailelerini üstün görüşleri daha iyi anlatılamazdı 🙂 Yalnız gelinin annesinin gelinin babasına kullandığı hitap şekillerini ayrıca tuttum. Yaşlanınca ben de kullanacağım 😀 ( sen sus, 1.10 😀 😀 )

Unutmadan, her düğünün alkolü ağzıyla içmeyeni ve iş bilmeyen, çıkarcı düğün salonu sahibi bu düğünde de mevcut.

Biraz daha yazarsam bütün oyunu istemeden anlatacağım gibi duruyor. Ben dün akşam çok eğlendim, çok güldüm. Oyun bitince sahnede 9/8 bile yaptım 😀 Gelinin yakın arkadaşı olunca yapabiliyorsunuz :p

Evlenecekseniz başınıza neler geleceğini görmek, evlendiyseniz farketmeden neler yaşadığınızı hatırlamak için bu oyuna mutlaka gidin derim.

Biz dün akşam Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde izledik. Ama siz, Fiil Sanat sayfasından ( instagram , websitesi ) takip edip, oyunu mutlaka yakalayın ve izleyin. Bu akşam Ankara’ya geliyorlar mesela, Ankara’da yaşayan canım okurlar, bu fırsatı kaçırmayın.

Oyuncu kadrosunu da şöyle bırakayım:
Bestem Sinan Taşkömür, Ersin Arıcı, Kayhan Binnetoğlu, Fahrettin Eren Dinler (kendisi oyunun hem yazarı hem de yönetmeni), Mustafa Önder Gökçe, Ceyda Yücesan, Senem Erdoğan, Gizem Nur Dinler, Mert Can Kaplan, Pınar Domaniç

Bugünlük benden bu kadar! Bıdılıklarım bekler.
Hepinize şimdiden, iyi seyirler.

Kelebek
14.11.19

 

Çok Özlemek

fotoHiç tanımadığım, hiç görmediğim, göz göze gelmediğim, elini tutmadığım, sesini duymadığım birini özlemek size hangi kelimeleri kullanırsam kullanayım kolay anlatamayacağım bir duygu.

Çok denedim O’nu yazmayı daha önce… Defalarca… Kısa kısa yazabildim belki ama, hiç böyle uzun uzun anlatamadım kalbimdekileri… Bugün bir kere  daha denemek istedim sadece… Olur da hiç olmadık bir yerde yarım kalırsa bu yazı, bilin ki Kelebek yine tamamlayamadı cümlelerini, yetmedi dağarcığındaki kelimeler yüreğindekini anlatmaya…

Siz, O’nu nasıl tanımlıyorsunuz bilmiyorum… Ama o benim kendime seçtiğim babamdır, dedemdir… Hepimizin Atası ama benim ‘ATAM’dır. Aynı öyle, hani böyle ailenizin en büyüğü, dedeleriniz için kullanırsınız ya… İşte benim için öyledir. Soyumu onun soyu kabul etmişimdir yani… Benim ailemde ATA kolay ifade edemeyeceğim bir kavramdır. Ona laf gelmez, ona yanlış yapılmaz. O da sizi her daim korur, kollar, gözetir. Başınız her sıkıştığında oradadır.

Bilirim ki, kendi babamı takip etmedim, kendi babamın fikirlerine inanmadım, kendi babamı dinlemedim O’nu dinlediğim kadar. Ne acıdır ki, kendi babamı özlemedim onu özlediğim kadar. Çok garip değil mi? Hiç görmediğim birini bu kadar özlemem… Hiç garipsemedim ben…

Adını ilk duyuşumu, kim olduğunu öğrenişimi acıdır ki, hatırlamıyorum. O’nu ne zaman sevdim bu kadar, hiç bilmiyorum. Kimse öğretmemişti bana İstiklal Marşı’nda ayakta, sessizce saygıyla durmayı, ama biliyordum. TRT1 ne zaman kapanış anonsunu verip ardından İstiklal Marşı’na başlasa, ayağa kalkar ve beklerdim. Sonra bir gün, daha okula gitmiyorum, teyzem sordu “neden ayakta bekledin?” diye… “Atatürk için” dedim. Güldü… İçime bu ateşi kim düşürdü, nasıl düştü o küçücük kalbime, bilmiyorum.

Sonra okula başladım… Öğrendim, tanıdım, tanıdıkça daha da çok sevdim… Sevdikçe daha çok okudum hakkında… Öğrendikçe şekillendim, öğrendikçe azmine, kararlılığına hayran oldum. Öğrendikçe yolunu yol ettim kendime… Ben onunla büyüdüm… Ne zaman çıkmaza düşse beynim, o ne yapardı diye düşündüm. Kolay geçmeyen çocukluğumun, gençliğimin acılarını, onun hiç de kolay olmayan hayatını okuyarak kabullendim. Onun çektiği zorlukların yanında, benimki neredeyse bir hiçti çünkü…

Biraz daha büyüdüm… Büyümez olaydım… Ne insanlar (!) çıktı… Ne çirkin cümleler kurdu ATAM için… Ne acı laflar okudu gözlerim, ne acı sözler duydu kulaklarım. Hep çok acıdı canım… İçin için sızladı sol yanım… Adı aklıma geldiğinde bile içimi ısıtan insan için, onun tanıdığı haklarla hem de, ne kötü sözler konuştular. Hem de kendi vatanının evlatları… Aklım almadı… Hala almıyor…

Adını anmadılar, resimlerini kaldırdılar… Onun yolunda olduğunu belli edenlerin işlerini bozdular… Ama fayda etmedi… Bu vatanın vatanperver evlatları hep andı O’nu, hep koştu ATAsına… O adını an(a)mayanlar da şunu unutmasın: Sadece Mustafa Kemal değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Anafartalar Komutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal ATATÜRK diyeceksiniz. Hakaret etmeyeceksiniz, haddinizi bileceksiniz!!..

Sonra ben öğretmen oldum… İngilizce öğretmeni olsam bile, bir yolunu buldum, hep anlattım çocuklarıma, hep anlatıyorum… Sonra o küçücük kalplerinde kocaman sevgiler barındırdıklarını gördüm. Mesela, ne olsa yaşayamazdık sorusuna, ATATÜRK cevabı veren miniklerim oldu… Keşke ölmeseydin de, bugün burada senden dinleseydik yaşadıklarını diye mektuplar yazan çocuklarım oldu… Umutlarımı tazeledim…

Bilmezsiniz, ben rüyalarımda ne çok sarıldım O’na… Ne çok dertleştim… Ne çok öptüm ellerini… Bilmezsiniz… Belki de hep Ülkü Adatepe’nin yerine koydum kendimi… Fox’u sevdim rüyalarımda, salıncağa bindim, Florya’dan onunla denize girdim. Elimde bir kase leblebiyle masasına gittim… Dinledim… O vals yaparken en ön sıradan izledim, zeybek oynarken dizini yere koyduğunda onunla göz göze geldim. Ah bilmezsiniz, ben onu ne çok sevdim…

Bugün… Bugün yine andım, gözümde yaş ama içimde büyüklüğünü anlatamayacağım bir minnetle… Çocuklarımı izledim… Cumhuriyet’in güzel çocuklarını… Gözlerindeki ışığı gördüm… Bu sevdaya düşüşlerini…

Bir kızım, zeybek oynadı onun için… Evet, kızım… Çünkü o bildi ki, bu ülkenin kadınları her şeyi yapardı… Bu ülkenin kadınları dizlerini yere bir zeybek oynarken koysun, onun dışında hep göklere ulaşsın diye didindi… Bunları düşündükçe durduramadım gözlerimi…

Ama bilinsin ki, bugün, yas değil şükran günüdür benim için… Yaşadığı için, yaşattığı için, tüm emekleri için, varlığı için şükran günüdür. Hissediyorum, tıkanıyor kelimelerim… O yüzden bu yazıyı şu cümlelerle bitirmek istiyorum:

Memleketimin güzel kadınları, giydirin çocuklarınızı güzel güzel, doğum günüdür bugün… Çünkü her 10 Kasım aslında 19 Mayıs’tır. Cumhuriyet dediğin, korkak babalar tarafından kaybedilir, yürekli evlatları tarafından alınır. Mustafa Kemal, ilelebet payidar kalacaktır.

Saygı, sevgi, şükran ve minnetle…

Kelebek
10.11.19

Canım Kadınlar, Caanım Kadınlar…

Bu yazıyı 3 yıl önce yazmışım, facebook hatırlattı. Ama nedense buraya koymamışım. Bence kalsın burada… Bir kadına destek, bir el olsun… Ne bileyim, belki çıkmazına ışık olsun, ya da biraz cesarete ihtiyaç duyanlara…

Canım kadınlar! Caanım kadınlar! Ülkemin, yaralı, mutsuz, yarım kalmış, hayatını “elalem ne der?” gölgesinde yaşayan, umutsuz kadınları. Dışı gülen, içinde fırtınalar kopan, yarasını içine kapatan kadınlar! İrinini içine akıtan kadınlar…

“Bekara karı boşamak kolay tabii” diyeceksiniz biliyorum. Fakat bir durun, bir düşünün. Mutsuz olduğunuz yerde durmayın canım kadınlar, sevdiğim kadınlar, gözünün yaşına yandığım kadınlar… Aklım almıyor bir türlü yıpranmanıza rağmen devam eden inadınızı. Kendinizden, özünüzden kaybetmenizi… içinizdeki ışığı söndürmenizi. Kalbinizde bir küçük kız çocuğu yaşarken, onu susturmanızı.

Kadınlar, canım kadınlar, sessiz çığlıklarıyla duyulmaktan korkan kadınlar… Durmayın değer görmediğiniz yerde… Durmayın sizi umursamayanların yanında… Ne eşiniz, ne dostunuz, ne ana-babanız… Durmayın fazla geldiğinizi hissettiğiniz yerde… Başınıza bir şeyler kakılıyorsa, uzaklaşın oradan… Kaçın.

Kadınlar, güzel kadınlar, yüreği yangın yeri kadınlar! Korkmayın sıfırdan başlamaktan… Hayat bu! Sıfırdan bire çıkmak da birden sıfıra inmek de, sonra tekrar çıkmak da güzel. Zorluklarına rağmen güzel! Bir umutla yeniden yola düşmenin hayali bile güzel…

Kadınlar, canım kadınlar, gözleri binlerce acı biriktiren kadınlar! Sizi siz olmaktan uzaklaştıranın yanında kalmayın… Canın gecenin bi’ vakti kahve mi içmek istiyor? Git! İç! O bulaşıkları yıkayasın yok mu? Yıkama! Küf tutsun eviye! Bırak askıda kalsın çamaşır! Bok götürsün evi! Azıcık kendini dinle. Ruhunu dinle.

Kadınlar, kardeşim kadınlar, arkadaşım kadınlar, ablam kadınlar, annem kadınlar! Gücün senin içinde! Yüreğin elinde! Üzme kendini! Yordurma yüreğini! Tükettirme ışığını!

Kadın! Teksin sen! Biriciksin! Eşin benzerin yok! Bir gülsen içten, güller açar avuçlarında… Yalvarırım sana kadın, ruhunu kara kuytulara saklama…Dibe mi vuracaksın illa! Vur! Vur! Ama dibe vurduğunda hızla yükselmeyi unutma!

Kelebek
10.10.2016
İstanbul

Ben o değilim

Hayat güzel ya… Güzel… Ama onun güzel olduğuna inanırsanız…

Biliyorum, uzuuun süredir yazmıyorum… Bir sonraki bölüm bekleniyor tarafınızdan biliyorum, ama yazamıyorum. Canım istemiyor… Var daha zamanı… O yüzden, iç dökeyim istiyorum… Hazır kafam da güzelken.. Ben içimi en iyi kafam güzelken dökebiliyorum çünkü…

Ne kadar yazarım, ne kadar doğru dürüst cümle kurabilirim hiç bilmiyorum. Ama yazmalıyım… Dökmeliyim içimdekileri… Bu gece öyle bir gece çünkü… Harf, kelime, dil bilgisi hataları yaparsam, şimdiden affola..

Çok yoruldum sevgili okur… Yanlış anlama, çalışmaktan değil…  7/24 çalışabilen bir işkolik olduğumu yedi düvel duydu… O açıdan sıkıntım yok ama hayatıma aldığım, sevdiğim, bir şeyler paylaştığım insanların yavşak çıkmasından çok yoruldum… 😦

Bak fona bu şarkıyı koyman lazım. Ben onunla yazıyorum çünkü…

Ne diyordum… Yavşak, kaypak, gereksiz bir sürü insan birikmiş hayatımda… Ki ben o insanların çoğuna “kardeşim” deme salaklığı gösterip, aynı karından doğduğum kardeşime çok haksızlık etmişim… O başka mesele…

Birini neden seversiniz? Benim iki sınırım vardır: ya çok ben gibidir, ya da hiç ben değildir, o yüzden severim…

Öyle bir dönemdeyim ki, kendimi evlere kapatayım, insan görmeyeyim istiyorum… Hayatıma kimse girmesin, çıkarttıklarım dışında kimse çıkmasın istiyorum… Çünkü şurada da belirttiğim gibi, sevmiyorum insan kaybetmeyi…

Kolay değil be… Yangında geride bırakılan olmak, “siktir et, yansın, yerine yenisi bulunur / alınır olmak hiç kolay değil. Birinin kendi bokunu kapatmak için sizi saniyesinde ateşe atıyor olması hiç güzel bir şey değil sevgili okur. Öğrendim. Ki o birisi mutlu olsun, kendini iyi hissetsin diye yapmadığınız bok kalmamış, tüm hatalarını göz ardı etmişseniz bile… Hakikaten bazen çok salak olabiliyorum ben canım okur.. Ama diyorum ya bunlar hep insan kaybetmeyi sevmediğimden… Salaklığım da burada başlıyor zaten… Seni bir adımda satacak insanları tutma çaban neden Kelebek? Mal mısın kızım sen?

Evet!

Malsın!

Seni bir kalemde silip (aradaki l yi başka harfle de değiştirebilirsiniz) atan insanlar için hala üzülebiliyorsun, gerizekalı…

Ne yapayım be okuyucu, ben de böyleyim… Sevmiyorum kaybetmeyi… Bir de “gelmedi elimden, dökülemedi inan dilimden, susuyorsam bir bildiğimden, sevdiğimden, gördüğümden ve gidiyorsam, çok sevmekten, yanmaktan, ölmekten” E ben hala dinliyorum bu şarkıyı… Çünkü şarkı benlik… Şarkı tam beni anlatıyor…

Ben çok da iyi değilim bu aralar okur..

Çok bunaldım..

Seni de şişirmeyeyim daha fazla…

Öptüm en güzel yerinden..

Sevgiyle…

Not: Sen de yamuk yapma be okur… Sen de satıp gitme e mi?

 

Bizim Hikaye – Bölüm 2

10000 (onbin) mesaj

Daha cesur, daha gözüpek olduğum zamanlardı ve ben o upuzun süren yalnızlık dönemimi bitirmeyi çok istiyordum sevgili okur. O yüzden, “önce o yazsın bana ne” klişesine düşmedim, ki zaten gece “öpçem” diye ilk mesajı da o atmıştı 😀 (hayır öptü de, bu ne istikrar, bu ne kararlılık 😀 ) Ama irtibat kurarken de öyle çok buldumcukluk yapmadım canımlar, sakin. Şöyle bir mesaj yazdım sadece: “Uzun süredir kalabalık bir grupla eğlenmemiştim, akşam için teşekkürler :)” Oldukça hoş bence, mesajda da sıkıntı yok 🙂 Cevap da geldi, heloloy… Hayır bir de adam öpmüş beni yani, ne demek cevap vermemek, yolarım :p

Bu mesajlaşmaların ardı arkası kesilmedi… Günaydınlar, iyi geceler, karikatürler, film önerileri, kitaplar, diziler, günlük sohbetler… Aldı başını gitti… Mesela aynı dizinin meftunu olduğumuzu öğrendik o mesajlarda… (Doctor Who, 66 yaşında!) Tam caka satacaktım, “ben klasik bölümlerini bile izledim”, diye… Önce o attı 😀

Bu mesajların en ortak noktası, hep görüşmeye çalışmak ama bir türlü görüşememek! Aynı yerlerde, mekanlarda olmak ama birbirimizi bir kaç dakikayla kaçırmak, ya da mesajları geç görmek (zerre de inanmıyorum o mesajların geç görüldüğüne, nedenini ilerleyen bölümlerde öğreneceksiniz :D).

Hep bir plan, ama o planın gerçekleşememesi gibi bir durum yaşadık bir ay boyunca, ki ben o zamanlar bir çağrı merkezinde vardiyalı çalışıyorum, 3 haftada bir gece vardiyasına kalıyorum, işler daha da zorlaşıyor yani. Tam, hah artık görüşebiliriz dediğimiz zaman, benim sınav tarihlerim geliyor, Karabük’e gitmek zorunda kalıyorum ya da bayram oluyor, onun tatile gidesi geliyor falan… Bu mesajlaşmalar biz görüşene kadar tam bir ay sürdü. Bu arada asla konuşmuyoruz, sesimizi duymuyoruz, sadece mesajlar… Bir ayda onbin mesaja ulaşmak zor olmadı işte…

Denedik, çok denedik ama bir türlü denk gelemedik… Evren bir araya gelmemizi istemedi 😦 Ta ki, 29 Ekim 2013’e kadar… İş yerinden bir arkadaşımla, Beşiktaş’a Cumhuriyet Bayramı havai fişek gösterilerini izlemeye gitmek için karar verdik. Ben de “biliyor musun nereye gidiyoruz?” diye mesaj attım… Demez mi “ben yola çıktım bile oraya doğru gidiyorum”. Koş makyajını tazele Kelebek modunda, hazırlandım ben de. Biz beer point’te o Kartal Bi’tek’te, havai fişek gösterisine kadar kendi ortamlarımızda takıldık. Anladık ki, beer point’te izleyemeyeceğiz, sahile doğru yürümeye başladık arkadaşımla… Bu arada mesajlaşmaya devam ediyoruz, neredesin-şunun önündeyim gibi… O insan kalabalığının içinde, buldu beni… Sarıldık öpüştük falan… (normal öpüştük normal, fesat mısınız :p ) Benim ilk cümlem ne oldu peki? “Aaa, uzunmuşsun sen!” Kopun burada tamam, müsaade ediyorum 😀 İlk tanıştığımız akşam benim ayakkabılarım, 3-4cm tabanlı bi tık yüksek bir ayakkabıydı.. Normalde 4cm olan boy farkı ister istemez 8cm’e çıkmış ben de adamı kısa zannetmiştim, doğal olarak… (tamam vurmayın, acıyo be). Ama şöyle de düşünün, benim hayatımda hiç benden uzun erkek arkadaşım olmadı 😀 Bırak sevgiliyi, arkadaşım olmadı diyorum bak! Benim ailemde bile benden uzun erkek sayısı 2. Onlar da böyle 1-2 cm falan, çok değil yani 😀 Yani bünyem, bir erkeğin uzun olma ihtimalini kabul edemiyor. 😀

Gösteriler bitti, haydi oturalım bi yerde dedik, yürüyeceğiz ama insan kalabalığı izin vermiyor. Aaa bi baktım, tuttu elimden yardırıyor insan kalabalığını 😀 Ben de arkadaşımın elini tuttum, Ferhat önde, ben ortada arkadaşım benim arkamda, vagonlar gibi gidiyoruz… 😀 Gittik oturduk Beşiktaş Benzin’e… Sohbet, muhabbet tıkanmadan ilerliyor. Bak bu çok önemli, biriyle oturduğunda konuşamıyorsan, istersen dünyanın en güzel adamı, kadını ol… İlerlemiyor… İlerlemiyor…

Diiing! Ferhat’ın telefonuna bir mesaj… Koptu ortamdan, mesaja gömüldü… E sordum ben de ister istemez, cevap ne? O cevap? O koltukta otururken, paralel evrende bir roket gibi havalandığım cevap: “Ya, biri var hayatımda biraz sıkıntılı bir süreçteyiz, ayrılıyoruz gibi ama sorun da var” Naaaaaan… Nasıl yani? Ne diye öptün o zaman beni? Niye yazıyorsun bana bir aydır? Sen? Kim? Nasıl? Hufff… Yalnız, içimde fırtına koparken ben nasıl sakinim, nasıl sahte bir gülümseme var suratımda… Bak ağzımdan çıkan cümlenin sinsiliğine bak, öğrenmem lazım ya işin içeriğini: “E peki sorun ne, bak iki kadınız burada, çözeriz bence…” Anlattı, yetmedi mesajları okuttu… Şöyle bir baktım… (dibine kadar okudum, evet) Sorun belli miydi? Biraz… Klasik kadın çıkmazı, kıskançlıklar, özgürlüğüne düşkün, kısıtlanmayı sevmeyen bir erkek… Günümüz ilişkilerinin sorunu da bu değil mi zaten? Arkadaşım gitti o ara, kaldık biz biraz daha… Konuştuk… Durur muyum? Durmam, sordum. “Madem biri vardı hayatında, beni neden öptün? Neden bir aydır sürekli mesajlaşıyoruz?” Cevabını çok net hatırlamıyorum ama bir kısmı mıh gibi çakılı hafızama… “Çünkü ben kimseyi terk edemem, beni kötü hatırlamasını istemem, onun beni terk etmesini bekliyorum.” “Pardon, ben bir magnum yanında da tek kurşun alabilir miyim?” diye seslendi içim garsona… Yok be kendimi ne vurucam, deli misiniz? Adamı da vurmam hayır, ama bu mantığa hayali bir kurşun sıkmak, çok güzel olurdu… Dedim ki, “aklını kurcalayan bu konuyu çözmen lazım, sonra bizim duruma bir bakarız”.

Ayrıldık mekandan, benim için taksi bekliyoruz, çünkü İstanbul’un iki ucuna gideceğiz, o kıta değiştirip Altunizade’ye gidecek, ben 2013’ün Güngören’ine 😀 Taksi durdu, vedalaşıyoruz, aaaa yine öptü beni… Evet evet, fesatlaşın, öyle sevgilim gibi öptü… Tam Beşiktaş ışıklarda, Yıldız yokuşundan inerken, hah evet tam o meydanda, herkesin içinde… Görüşürüz dedim ve bindim taksiye… Telefonu çıkardım, çaktım mesajı… “Clean your mind” (zihnini temizle)

 

Bugünlük bu kadar olsun…
Öptüm en güzel yerinizden…
Kelebek

Bizim Hikaye – Bölüm 1

Çakmağım sende mi?

Değişen hayat, değişen alışkanlıklar da getiriyormuş sevgili okur, ilk 40 kiloyu verince, o yeni alışkanlıkları da katıyormuşsun hayatına… İşte ben de bu yeni alışkanlıklardan birini “bu gece barda, pistlerin ortasında” olarak edinmiştim 🙂 Dolayısıyla, “hoop müzik, dans” tekliflerine balıklama daldığım günlerdeydik…

Telefonuma şöyle bir mesaj düştü: “Sen, ben, Seda (adını yanlış da hatırlıyor olabilirim) Mono, Karaoke, ardından yolumuz nereye düşerse.” Atladım 😀

28.09.2013 Cumartesi… Mono’da mesajı atan N ve asla adından emin olamadığım Seda ile buluştuk 🙂 Biraz oturduk, yanımıza MH geldi kalktık bu karaoke ekibinin yanına gittik. Şimdi karaoke ekibi hakkında bilgi vereyim: Bu karaoke ekibi, çoğunluğu birbirini en az iki yıldır tanıyan, Facebook’ta “Deliyim, bu gruba girerim” isimli bir grubun üyeleri. Sanırım 15-20 kişi kadar vardılar. Yani grubu hiç tanımayan bi ben, bi de adından emin olamadığım Seda. Grup kalabalık, hepsi gülüp eğleniyor, şakalar falan… Ben de N’nin yanına tünemişim, elimde 6 saatte bitirebildiğim bir kadeh beyaz şarap… Şarkılar markılar takılıyoruz işte.

Neyse efendim, Bahar G, elemanlardan biriyle bir şarkı söylemeye başladı. O ana kadar Sezenler, Sertablar, efenime söyleyeyim Türk Sanat Musikisi ile Türk Pop Müziğinin klasikleşmiş şarkıları söylenirken, şu şarkı ile başbaşa kaldık: Metin Işık – Lay lay lom!

Hönk! Hayır söyleyen eleman gayet ciddi, gayet kıro, gayet içli bir şekilde söylüyor şarkıyı, N’nin suratına bakıyorum “Bu ne beaa?” gibisinden, içimden geçen cümle de şu: “Iyyy, kıro, ortama bak, seçtiği şarkıya bak” (büyük konuşmuyoruz değil mi? Asla konuşmuyoruz. Ben şahsen hiç büyük konuşmam, yersen!)

Şarkının şokunu üstümden atamamıştım ki, grup olarak fotoğraf çektirmek istediler. Şimdi gruba yabancı bir ben olduğum için, Seda da N’nin sevgilisi gibi bir şey olduğu için, “ben çekerim fotoğrafı ya, siz geçin” dedim. Bu içli içli şarkıyı söyleyen kıro da “Aaa olmaz, sen de gel fotoğrafa” dedi. O ana kadar beni sadece otururken gördüğü için 160cm falan zanneden bu arkadaş, 183cm boyumla koltuktan kalk kalk bitemediğim ve kendisinden uzun olduğum için, boyu görünce “Sen gelme yaa” dedi. Hem kıro hem ayı 😀 (Hala büyük konuşmuyorum, yoo yoo, asla.)

Fotoğraf faslı bitti, ben bir lavaboya gittim, herkes toparlanıyor, mekan değiştirilecek, eşyaları aldım, ama çakmağımı bulamıyorum. Çakmak dediğim nesne, tam bir kız çakmağı, pembe, üzerinde sevimli bir tavşan var falan. Herkes çıktı, bir ben bir de bu kıro arkadaş kaldı locada ben de dönüp “Çakmağım sende mi?” diye sordum. “Belki bendedir” dedi. Hayır muhattap olmamak gibi bir niyetim var ya (ahahahaahaha, çok güldüm buraya), “İyi sende kalsın o zaman” dedim. Çıktık mekandan. Yürüyoruz, o kadar kalabalık grup olunca birileri çıkıntılık yapıp ayrıldı. Meydanda gidenlerle vedalaşıldı ve Veli Bar’a (ne güzel mekandı yaa, şimdilerde Eskici Yan Kapı oldu) doğru yürünmeye başlandı. O esnada çalan bir SOS telefonu ile ben, bir arkadaşıma acil yardım için gruptan biraz ayrılıp, ben sizi bulurum diyerek bir ara sokağa daldım. (Kulakların çınlasın Üs, madem paran yok, kızı o aşırı lüks mekana niye götürüyorsun?) Cankurtaranlık görevimi tamamladıktan sonra, Veli’ye doğru yol aldım ki, kapıda bu kıro arkadaş el sallıyor, buradayız diye. Bu arada adından emin olamadığım Seda gitmiş, N ise Veli Bar’ın içinde B ile dans ediyor, belli yazıyor da kıza 😀

İçerisi sıcak, kapının önüne masalar atılmış, kapıda bir sigara içeyim sonra da çantamı koyacak bir yer bulayım düşüncesindeyim. O esnada kıro arkadaş, “Tanışmış mıydık ya, isim neydi sizin?” diye sordu. “Kelebek” dedim. Başka ne diyebilirdim ki, ismim bu zaten. “Kelebek mi? Gerçek ismin mi?” Yok, Çukur’daki Sena gibi piskopatım, o yüzden her tanıştığıma başka bir isim söylüyorum. “Evet”, dedim tekrar, bu şaşırmalara oldukça alışkın olduğumdan. “Ben de Ferhat, memnun oldum” dedi. O arada sandalyeler geldi, ben de oturdum. Ama sizce kurtuldum mu? No!

Bahar G ile, ortak bir noktamız var, ikimiz de ameliyatlıyız, onları konuşuyoruz, kaç kg verdik, nelere dikkat ediyoruz falan, hooop midyeler geldi masaya…”3 aylığım, yiyemem ben” dedim. Adını verdiğimden artık kıro diye bahsedemeyeceğim Ferhat, sevimli sevimli gelip, “lütfen bir tane hatrım için” diyerek tıktı o midye dolmayı ağzıma 😀 Sanırım masadan her kalkıp geldiğinde, “İsim neydi sizin?” diye sorarak o gece bi 20 kere daha tanıştı benimle 😀

Grup yine küçüldü, edilen danslar yetmedi ve kala kala 7 kişi kalarak Eskici Arkabahçe’ye geçildi. Yorgundum, oturdum, ve MH’nin danslarıyla dalga geçiyorum. Bu arada bir kadeh şarabımı karaoke bar’da içtiğimden elimde icetea şeftali ile geceye devam ediyorum falan. Ferhat arkamdan omzuma dokunup, telefonunu uzattı. “Baksana, ne güzel telefon” dedi. “E Iphone 4s bu, bendeki Blackberry Z10 daha güzel” dedim. “Numaranı yazarsan daha güzel olacak” dedi. Bak bak, özgüvene bak adamdaki 😀

Şimdi okuyunca, gayet asılma için edebiyat bu ama, o an bana orijinal gelince, yazdım numaramı 😀 (2 saat önce adamın kıro olduğunu düşünüyordum, nasıl büyük konuşmuyorum farkındaysanız). Bi 10 – 15 dk sonra Ferhat masanın ön tarafına gelip, dans etme ayağıyla, telefonuna bak sinyali verdi. Çıkardım telefonu, mesaj. Cevap da verdim tabii.

02:53: Ferhat: zaten boyum yetmiyo, bide öpcem diyom, mümkün diilki 🙂 ama boyuma yakın yakalıycam seni gör bak 🙂
03:03: Kelebek: Ben otururken anca ayni boyda oluyoruz yaaa
03:04: Kelebek: Ne diim, ins.cnm.yhaaa

Peki ne cevap verdi sizce?

çokta tın

Evet evet, aynen bu fotoğrafı gönderdi. 😀 Mesajlaşma da benim kahkahalarım arasında son buldu. Bu mesajlardan bir 10-15 dakika sonra ayrıldık mekandan. Ben tabii bir şey içmediğimden hesap ödemek için beklemedim, biraz temiz hava alayım diye attım kendimi dışarı. Arkamdan kim geldi dersiniz, evet, Ferhat! Kapıda yine tanıştık 😀 Milleti beklerken, dibime kadar girdi, girdi, ayaklarının ucunda yükselip bir minik öpücüğü kondurdu dudaklarıma :benşokbeniptalsmiley: Tepki veremeden ekibin gerisi dışarı çıkınca (yaşasın süvariler), yürümeye başladık. MH, Bahar G ve Metin ayrıldılar, biz kaldık mı 4 kişi? Gece yetti mi? Hayır, alındı biralar (bana yok, ben hala icetea), ara sokakların birinde oturuldu bir saat kadar daha. N ısrarla “hep birlikte bana gidelim” diyor, çünkü B’ye yazıyor, onun dışında bu durumu takan yok 😀

Sonunda geceyi bitirip, dağılma kararı aldığımızda N bana, “Ben bu Ferhat’ı sevmedim, bira alırken sadece kendi birasının parasını ödedi, bana sormadı, ben görüşmem, ama sen görüşmek istiyorsan, görüş” dedi. Şimdi kafalar güzel, naapıcam allaşkına, adamın yaptığı hareketin mantıklı olduğunu, kimsenin içkisini ödemek zorunda olmadığını mı anlatıcam düz çizgi üzerinde yürüyemeyen N’ye, “he he tamam” dedim, kapattım konuyu.

Evli evine, köylü köyüne doğru yol aldı. İlk bölüm de burada, sona erdi 🙂 Bölüm 2 yakında.

Çakmak mı? N’nin asıldığı B’deymiş 🙂

Öptüm en güzel yerinizden.
Kelebek.

Bizim Hikaye Bölüm 0

ya da bilinen adıyla Season One Pilot Episode 🙂

Bir önceki yazıda bahsettiğim, belki bir gün bizim hikayemizi de yazarım, telif hakkını alabilirsem dediğim hikaye, işte bu hikaye… Telif hakkını hikayenin asıl erkek tarafından almış bulunuyorum 🙂 Sonuçta, “sevimli sevimli bakıp, anlatsam mı ki yaa” kozu her zaman işe yarar… İşe yaramazsa da “ama beni sevmiyoooooooooo” çıldırması muhteşem bir B planıdır 🙂

 

Şimdi gelelim hikayeye 🙂

Hayır hemen şimdi başlamıyorum. Bu bir ön bilgi amacıyla yazılıyor… Hikayeyi okurken, ön yargılarınızdan, tepkinizden, kraldan çok kralcılığınızdan korkmuyorum. Bilen zaten biliyor hikayemizi… Nasıl tanıştık, o süreçte neler geçirdik, kim ne yaptı, herkes biliyor. Benimki bu hikayeyi hiç unutmamak için yazmak…

En büyük korkum unutmak çünkü… O yüzden çevremdekiler bana trilyon terebayt kadın diyorlar. Her şeyi hatırlamaya çalışıyorum, iyi kötü hiçbir şeyi unutmamaya… En büyük korkum unutmak çünkü… En büyük korkum Alzheimer ya da aklımdakileri unutturacak bir hastalığın kapımı çalması… O yüzden yazıyorum… Yazıyorum ki, hatırlayabileyim.

Ne diyordum, hah: Eleştirilerinize, akıl vermelerinize kapalıyım. Gülelim, eğlenelim, o acı tatlı günleri yad edelim.. Acı dedim, evet. Ne sandınız, ışıltılı muhteşem bir hikayeyle sizi başbaşa bırakacağımı mı? Heheheh 🙂 Her ilişkide olduğu gibi iniş çıkışlar, bol gözyaşı, laf sokmalı facebook iletileri, mesaj içerikli şarkılar, bu ilişkide de mevcut 😀 Özellikle ilk bir yılda 🙂 dırınınıııın 😀

Şimdi sizi biraz meraklandırmak adına, bu yazıya burada son veriyorum 🙂 Bu yazının etiketi / kategorisi “Bizim Hikaye”. Takipte kalın, yarın akşam 21:00’de ilk bölümü yayınlıyorum.

Öptüm en güzel yerinizden…
Kelebek.

Previous Older Entries