Şu Çocuk Meselesi

– Eee, kaç senelik evlisiniz? Yok mu daha çocuk?
– Çocuk istiyor musun?
– Yaşın da geçti sanki biraz?
– Olmuyor mu yoksa?
– Kocan mı istemiyor?

Bir süredir evliyseniz, yaşınız otuzu geçmişse, ufukta görünen bir bebe yoksa, bu yukarıda okuduklarınız, herkesten duyduğunuz sorular.  Ne acı… Herkes bilirkişi, herkes yorum yapma hakkına sahip. Beden sizin, hayat sizin, kararı verme hakkını kendinde gören bir başkası.

35 yaşındayım, yaklaşık 3 yıldır da evliyim. Kayınvalidem dışında ailemden çocuk olayını soran kimse yok. Kayınvalidem de alıştı, pek sormuyor artık. Yani en azından bana… Ama, ama toplum, yakın çevre, bu soruyu ulu orta sormaktan hiç çekinmiyor.

Misal, “yorgunum” diyorum. “Seninki ne ki, sen bi çocuk yap, ondan sonra gör yorgunluğu” diye cevap veriyorlar. “Uykumu alamadım, biraz huysuzum bugün” diyorum, “hele bi çocuk olsun, sen o zaman yaşayacaksın uykusuzluğun babasını” diyorlar. Cuma günü okul ara tatile girdi diye, alarmların kapalı olduğu ekran görüntüsünü paylaştım, “çocuk yap alarmsız hayata geç, en güzeli” dediler.

Bu mesajları yazanlar, şundan bir – iki sene öncesine kadar işinde gücünde, “amaan çocuk mu? Vakti var daha” diyen, hayatının amaçlarından bahseden kadınlardı. Hayallerinden, planlarından, yapmak istediklerinden bahseden, çocuk da yaparım kariyer de mottosunu hedef edinmiş kadınlardı. Şimdi, bütün dünyaları “BörceSu ile BLW, AygırCan çişini söylüyor, BokumGül bugün ilk defa kendi kendine uyudu, HikmetMert ayağını ağzına götürdü.”

Dünyada anne olan tek kadın onlarmışçasına bilgiç, ve her kadın mutlaka anne olmalı cümlesini kuracak kadar dar kafalı, olur olmaz anlarda, çevrelerindeki çocuksuz tüm kadınlara “Çocuk ne zaman?” diye soracak kadar terbiyesizler. Bir üst seviyede çocuk yapmak için ne yapmanız gerektiğini anlatacak kadar da yüzsüz.

Biliyor musunuz, çocuk ne zaman, artık çocuk yap dediğiniz kadınların iç dünyalarında ne yaşadığını biliyor musunuz? Belki kısır, belki ikinci defa bir bebek kaybetti, belki tüp bebek tedavisi için para biriktirmeye çalışıyor, belki yolunda gitmeyen bir şeyler var sağlığı ile ilgili, bunu düzeltmeye çalışıyor. Belki de en basiti ÇOCUK İSTEMİYOR. Neden insanlara baskı yapabileceğinizi düşünüyorsunuz? Neden herkesin sizin aynınız olmasını bekliyorsunuz?

Geçen sene bir tweet vardı sıkça paylaşılan. Şuraya bırakıyorum:
evlen

Sizin bu ısrarcı tavrınızı gördükçe, yarattığınız o dünya içinde çok mutsuz olduğunuzu düşünüyorum, aynı üstteki tweetteki evli arkadaş gibi. Eğer öyleyse sevgili kadınlar, annelik bu değil. Annelik tüm dünyanızı evladınıza ayırıp, sağa sola ahkam kesmek değil. Kendinizi geliştirmediğiniz, mutlu etmediğiniz sürece, sağlıklı, mutlu bir çocuk yetiştirmeniz de mümkün değil.

Rica ediyorum, her gördüğünüz paylaşımım için “çocuk?” yanıtıyla gelmeyin, her görüştüğümüzde “çocuk yok mu?” demeyin. Çünkü benim de sabrımın bir sınırı var, ve o sınıra dayandığımda gözüm kimseyi görmüyor. Sizi kırmak istemiyorum. İlişkimizin devamı için ben sizin suratına smiley yapıştırdığınız 10 yaşındaki çocuğunuzun fotoğraflarına ses etmiyorsam, siz de benim hayatıma müdahale edebileceğinize dair çılgın düşüncelerinizi çıkarın aklınızdan.

Esefle…
18/11/19
Kelebek

 

Yılın Düğünü

Bir düğünde olmaması gereken ne varsa, bu düğünde…

yılın dYok yok, bizim düğün değil 🙂 Gerçi bizim düğünde hiç normal değildi ama, olsun 😀

Dün akşam uzun süredir ilk defa, yoğun programımdan fırsat yaratıp bir oyunu izlemeye gittim. Canım Bestem‘in de rol aldığı bu oyun, uzun süreli tiyatrosuzluktan sonra çok iyi geldi.

Oyunu size spoiler vermeden nasıl anlatsam diye düşünüyor, ama bulamıyorum 😀 Bir kere evlenmeye niyeti olan, mutlaka oyuna gitsin. Çünkü bir noktada kendi düğününüzde bunları yaşayacaksınız 🙂 Düğün salonu, fena fiyatlar, gelin tarafının istedikleri, damat tarafının istedikleri, ve o muhteşem ELALEM. Başımıza ne geldiyse bu elalem yüzünden gelmedi mi zaten? Halihazırda evli olup da, düğünü atlatmış olanlar da kendi başlarına gelenleri “aaa bu bizim düğün, ayy bu benim kaynanam, aaaa görümce görmeyim ömrümce” nidaları eşliğinde kahkahalarla hatırlayabilir 😀

Haydi başlayayım azıcık oyunu anlatmaya. Biliyorsunuz evlilik asla iki  kişinin bir araya gelmesi değildir. Evlilik iki kocaman ailenin birleşmesidir ve bu birleşme bir puzzle yapar gibi  tam oturmayan noktaların doğru parçasını bulmaya çalışırken yaşanan kaostur. O doğru parça asla bulunamaz çünkü. Oyunda sosyo-kültürel farklılıkları olan iki ailenin çocuklarının düğün gününü izliyorsunuz. Neler mi var? Olmazsa olmaz dediğimiz toplumun muhteşem fantastik (!) yargıları, gelin ve damadın arada kalmışlıklarında o gün neden orada olduklarını unutuşları, maket pasta, yozlaşmış düğün salonu, bir türlü ritmi tutamayan halay, yanlış şarkı, gelemeyen nikah memuru, düğünlerin sabit alkoliği, baldız ve görümce savaşı ve iki muhteşem kaynanatör! İki alfa kaynana, ve zavallı kayınpederler 😀 Bir de altın kemer. Çünkü biliyorsunuz altın kemer olmazsa, o düğün olmaz, olamaz, olabilemez.

Gelin ve damat, oyun boyunca en çok acıdığım karakterler oldu. Arada kalmışlıkları, ailelerin ya hep ya hiç tavırlarında ne yardan ne serden vazgeçemeyişleri, çok açık görünen mutsuzlukları ama isteklerini kabul ettiremeyişleri o kadar güzel geçti ki seyirciye, kendimi istemsiz onların yerine koydum. Bu kadar olmasa da biz de yaşadık tabii o süreçleri de, ben inadım inat gelin mode olduğumdan, elalemin yargılarına tutsak olmadık 😀

O kaynanalar… Ya belli bu oyuncular ya kaynanalarından çok çekmişler, ya kaynana toplama kamplarında (aaa fikrin güzelliğine bak), ki buralar altın günleri, başkasının düğünleri oluyor, çok fazla gözlem yapmışlar. İki kaynana arasındaki savaş bu kadar mı güzel anlatılır. O birbirlerine laf sokmalar, koydukları olmazsa olmaz kurallar, menepoz etkisinin hayatlarına yansıyışları bu kadar mı güzel anlatılır. İki annenin de evlatlarını en değerli bilip gelin ve damadı dolayısıyla ailelerini hor görüşleri, kendi ailelerini üstün görüşleri daha iyi anlatılamazdı 🙂 Yalnız gelinin annesinin gelinin babasına kullandığı hitap şekillerini ayrıca tuttum. Yaşlanınca ben de kullanacağım 😀 ( sen sus, 1.10 😀 😀 )

Unutmadan, her düğünün alkolü ağzıyla içmeyeni ve iş bilmeyen, çıkarcı düğün salonu sahibi bu düğünde de mevcut.

Biraz daha yazarsam bütün oyunu istemeden anlatacağım gibi duruyor. Ben dün akşam çok eğlendim, çok güldüm. Oyun bitince sahnede 9/8 bile yaptım 😀 Gelinin yakın arkadaşı olunca yapabiliyorsunuz :p

Evlenecekseniz başınıza neler geleceğini görmek, evlendiyseniz farketmeden neler yaşadığınızı hatırlamak için bu oyuna mutlaka gidin derim.

Biz dün akşam Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde izledik. Ama siz, Fiil Sanat sayfasından ( instagram , websitesi ) takip edip, oyunu mutlaka yakalayın ve izleyin. Bu akşam Ankara’ya geliyorlar mesela, Ankara’da yaşayan canım okurlar, bu fırsatı kaçırmayın.

Oyuncu kadrosunu da şöyle bırakayım:
Bestem Sinan Taşkömür, Ersin Arıcı, Kayhan Binnetoğlu, Fahrettin Eren Dinler (kendisi oyunun hem yazarı hem de yönetmeni), Mustafa Önder Gökçe, Ceyda Yücesan, Senem Erdoğan, Gizem Nur Dinler, Mert Can Kaplan, Pınar Domaniç

Bugünlük benden bu kadar! Bıdılıklarım bekler.
Hepinize şimdiden, iyi seyirler.

Kelebek
14.11.19

 

Çok Özlemek

fotoHiç tanımadığım, hiç görmediğim, göz göze gelmediğim, elini tutmadığım, sesini duymadığım birini özlemek size hangi kelimeleri kullanırsam kullanayım kolay anlatamayacağım bir duygu.

Çok denedim O’nu yazmayı daha önce… Defalarca… Kısa kısa yazabildim belki ama, hiç böyle uzun uzun anlatamadım kalbimdekileri… Bugün bir kere  daha denemek istedim sadece… Olur da hiç olmadık bir yerde yarım kalırsa bu yazı, bilin ki Kelebek yine tamamlayamadı cümlelerini, yetmedi dağarcığındaki kelimeler yüreğindekini anlatmaya…

Siz, O’nu nasıl tanımlıyorsunuz bilmiyorum… Ama o benim kendime seçtiğim babamdır, dedemdir… Hepimizin Atası ama benim ‘ATAM’dır. Aynı öyle, hani böyle ailenizin en büyüğü, dedeleriniz için kullanırsınız ya… İşte benim için öyledir. Soyumu onun soyu kabul etmişimdir yani… Benim ailemde ATA kolay ifade edemeyeceğim bir kavramdır. Ona laf gelmez, ona yanlış yapılmaz. O da sizi her daim korur, kollar, gözetir. Başınız her sıkıştığında oradadır.

Bilirim ki, kendi babamı takip etmedim, kendi babamın fikirlerine inanmadım, kendi babamı dinlemedim O’nu dinlediğim kadar. Ne acıdır ki, kendi babamı özlemedim onu özlediğim kadar. Çok garip değil mi? Hiç görmediğim birini bu kadar özlemem… Hiç garipsemedim ben…

Adını ilk duyuşumu, kim olduğunu öğrenişimi acıdır ki, hatırlamıyorum. O’nu ne zaman sevdim bu kadar, hiç bilmiyorum. Kimse öğretmemişti bana İstiklal Marşı’nda ayakta, sessizce saygıyla durmayı, ama biliyordum. TRT1 ne zaman kapanış anonsunu verip ardından İstiklal Marşı’na başlasa, ayağa kalkar ve beklerdim. Sonra bir gün, daha okula gitmiyorum, teyzem sordu “neden ayakta bekledin?” diye… “Atatürk için” dedim. Güldü… İçime bu ateşi kim düşürdü, nasıl düştü o küçücük kalbime, bilmiyorum.

Sonra okula başladım… Öğrendim, tanıdım, tanıdıkça daha da çok sevdim… Sevdikçe daha çok okudum hakkında… Öğrendikçe şekillendim, öğrendikçe azmine, kararlılığına hayran oldum. Öğrendikçe yolunu yol ettim kendime… Ben onunla büyüdüm… Ne zaman çıkmaza düşse beynim, o ne yapardı diye düşündüm. Kolay geçmeyen çocukluğumun, gençliğimin acılarını, onun hiç de kolay olmayan hayatını okuyarak kabullendim. Onun çektiği zorlukların yanında, benimki neredeyse bir hiçti çünkü…

Biraz daha büyüdüm… Büyümez olaydım… Ne insanlar (!) çıktı… Ne çirkin cümleler kurdu ATAM için… Ne acı laflar okudu gözlerim, ne acı sözler duydu kulaklarım. Hep çok acıdı canım… İçin için sızladı sol yanım… Adı aklıma geldiğinde bile içimi ısıtan insan için, onun tanıdığı haklarla hem de, ne kötü sözler konuştular. Hem de kendi vatanının evlatları… Aklım almadı… Hala almıyor…

Adını anmadılar, resimlerini kaldırdılar… Onun yolunda olduğunu belli edenlerin işlerini bozdular… Ama fayda etmedi… Bu vatanın vatanperver evlatları hep andı O’nu, hep koştu ATAsına… O adını an(a)mayanlar da şunu unutmasın: Sadece Mustafa Kemal değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Anafartalar Komutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal ATATÜRK diyeceksiniz. Hakaret etmeyeceksiniz, haddinizi bileceksiniz!!..

Sonra ben öğretmen oldum… İngilizce öğretmeni olsam bile, bir yolunu buldum, hep anlattım çocuklarıma, hep anlatıyorum… Sonra o küçücük kalplerinde kocaman sevgiler barındırdıklarını gördüm. Mesela, ne olsa yaşayamazdık sorusuna, ATATÜRK cevabı veren miniklerim oldu… Keşke ölmeseydin de, bugün burada senden dinleseydik yaşadıklarını diye mektuplar yazan çocuklarım oldu… Umutlarımı tazeledim…

Bilmezsiniz, ben rüyalarımda ne çok sarıldım O’na… Ne çok dertleştim… Ne çok öptüm ellerini… Bilmezsiniz… Belki de hep Ülkü Adatepe’nin yerine koydum kendimi… Fox’u sevdim rüyalarımda, salıncağa bindim, Florya’dan onunla denize girdim. Elimde bir kase leblebiyle masasına gittim… Dinledim… O vals yaparken en ön sıradan izledim, zeybek oynarken dizini yere koyduğunda onunla göz göze geldim. Ah bilmezsiniz, ben onu ne çok sevdim…

Bugün… Bugün yine andım, gözümde yaş ama içimde büyüklüğünü anlatamayacağım bir minnetle… Çocuklarımı izledim… Cumhuriyet’in güzel çocuklarını… Gözlerindeki ışığı gördüm… Bu sevdaya düşüşlerini…

Bir kızım, zeybek oynadı onun için… Evet, kızım… Çünkü o bildi ki, bu ülkenin kadınları her şeyi yapardı… Bu ülkenin kadınları dizlerini yere bir zeybek oynarken koysun, onun dışında hep göklere ulaşsın diye didindi… Bunları düşündükçe durduramadım gözlerimi…

Ama bilinsin ki, bugün, yas değil şükran günüdür benim için… Yaşadığı için, yaşattığı için, tüm emekleri için, varlığı için şükran günüdür. Hissediyorum, tıkanıyor kelimelerim… O yüzden bu yazıyı şu cümlelerle bitirmek istiyorum:

Memleketimin güzel kadınları, giydirin çocuklarınızı güzel güzel, doğum günüdür bugün… Çünkü her 10 Kasım aslında 19 Mayıs’tır. Cumhuriyet dediğin, korkak babalar tarafından kaybedilir, yürekli evlatları tarafından alınır. Mustafa Kemal, ilelebet payidar kalacaktır.

Saygı, sevgi, şükran ve minnetle…

Kelebek
10.11.19