Bizim Hikaye – Bölüm 1

Çakmağım sende mi?

Değişen hayat, değişen alışkanlıklar da getiriyormuş sevgili okur, ilk 40 kiloyu verince, o yeni alışkanlıkları da katıyormuşsun hayatına… İşte ben de bu yeni alışkanlıklardan birini “bu gece barda, pistlerin ortasında” olarak edinmiştim 🙂 Dolayısıyla, “hoop müzik, dans” tekliflerine balıklama daldığım günlerdeydik…

Telefonuma şöyle bir mesaj düştü: “Sen, ben, Seda (adını yanlış da hatırlıyor olabilirim) Mono, Karaoke, ardından yolumuz nereye düşerse.” Atladım 😀

28.09.2013 Cumartesi… Mono’da mesajı atan N ve asla adından emin olamadığım Seda ile buluştuk 🙂 Biraz oturduk, yanımıza MH geldi kalktık bu karaoke ekibinin yanına gittik. Şimdi karaoke ekibi hakkında bilgi vereyim: Bu karaoke ekibi, çoğunluğu birbirini en az iki yıldır tanıyan, Facebook’ta “Deliyim, bu gruba girerim” isimli bir grubun üyeleri. Sanırım 15-20 kişi kadar vardılar. Yani grubu hiç tanımayan bi ben, bi de adından emin olamadığım Seda. Grup kalabalık, hepsi gülüp eğleniyor, şakalar falan… Ben de N’nin yanına tünemişim, elimde 6 saatte bitirebildiğim bir kadeh beyaz şarap… Şarkılar markılar takılıyoruz işte.

Neyse efendim, Bahar G, elemanlardan biriyle bir şarkı söylemeye başladı. O ana kadar Sezenler, Sertablar, efenime söyleyeyim Türk Sanat Musikisi ile Türk Pop Müziğinin klasikleşmiş şarkıları söylenirken, şu şarkı ile başbaşa kaldık: Metin Işık – Lay lay lom!

Hönk! Hayır söyleyen eleman gayet ciddi, gayet kıro, gayet içli bir şekilde söylüyor şarkıyı, N’nin suratına bakıyorum “Bu ne beaa?” gibisinden, içimden geçen cümle de şu: “Iyyy, kıro, ortama bak, seçtiği şarkıya bak” (büyük konuşmuyoruz değil mi? Asla konuşmuyoruz. Ben şahsen hiç büyük konuşmam, yersen!)

Şarkının şokunu üstümden atamamıştım ki, grup olarak fotoğraf çektirmek istediler. Şimdi gruba yabancı bir ben olduğum için, Seda da N’nin sevgilisi gibi bir şey olduğu için, “ben çekerim fotoğrafı ya, siz geçin” dedim. Bu içli içli şarkıyı söyleyen kıro da “Aaa olmaz, sen de gel fotoğrafa” dedi. O ana kadar beni sadece otururken gördüğü için 160cm falan zanneden bu arkadaş, 183cm boyumla koltuktan kalk kalk bitemediğim ve kendisinden uzun olduğum için, boyu görünce “Sen gelme yaa” dedi. Hem kıro hem ayı 😀 (Hala büyük konuşmuyorum, yoo yoo, asla.)

Fotoğraf faslı bitti, ben bir lavaboya gittim, herkes toparlanıyor, mekan değiştirilecek, eşyaları aldım, ama çakmağımı bulamıyorum. Çakmak dediğim nesne, tam bir kız çakmağı, pembe, üzerinde sevimli bir tavşan var falan. Herkes çıktı, bir ben bir de bu kıro arkadaş kaldı locada ben de dönüp “Çakmağım sende mi?” diye sordum. “Belki bendedir” dedi. Hayır muhattap olmamak gibi bir niyetim var ya (ahahahaahaha, çok güldüm buraya), “İyi sende kalsın o zaman” dedim. Çıktık mekandan. Yürüyoruz, o kadar kalabalık grup olunca birileri çıkıntılık yapıp ayrıldı. Meydanda gidenlerle vedalaşıldı ve Veli Bar’a (ne güzel mekandı yaa, şimdilerde Eskici Yan Kapı oldu) doğru yürünmeye başlandı. O esnada çalan bir SOS telefonu ile ben, bir arkadaşıma acil yardım için gruptan biraz ayrılıp, ben sizi bulurum diyerek bir ara sokağa daldım. (Kulakların çınlasın Üs, madem paran yok, kızı o aşırı lüks mekana niye götürüyorsun?) Cankurtaranlık görevimi tamamladıktan sonra, Veli’ye doğru yol aldım ki, kapıda bu kıro arkadaş el sallıyor, buradayız diye. Bu arada adından emin olamadığım Seda gitmiş, N ise Veli Bar’ın içinde B ile dans ediyor, belli yazıyor da kıza 😀

İçerisi sıcak, kapının önüne masalar atılmış, kapıda bir sigara içeyim sonra da çantamı koyacak bir yer bulayım düşüncesindeyim. O esnada kıro arkadaş, “Tanışmış mıydık ya, isim neydi sizin?” diye sordu. “Kelebek” dedim. Başka ne diyebilirdim ki, ismim bu zaten. “Kelebek mi? Gerçek ismin mi?” Yok, Çukur’daki Sena gibi piskopatım, o yüzden her tanıştığıma başka bir isim söylüyorum. “Evet”, dedim tekrar, bu şaşırmalara oldukça alışkın olduğumdan. “Ben de Ferhat, memnun oldum” dedi. O arada sandalyeler geldi, ben de oturdum. Ama sizce kurtuldum mu? No!

Bahar G ile, ortak bir noktamız var, ikimiz de ameliyatlıyız, onları konuşuyoruz, kaç kg verdik, nelere dikkat ediyoruz falan, hooop midyeler geldi masaya…”3 aylığım, yiyemem ben” dedim. Adını verdiğimden artık kıro diye bahsedemeyeceğim Ferhat, sevimli sevimli gelip, “lütfen bir tane hatrım için” diyerek tıktı o midye dolmayı ağzıma 😀 Sanırım masadan her kalkıp geldiğinde, “İsim neydi sizin?” diye sorarak o gece bi 20 kere daha tanıştı benimle 😀

Grup yine küçüldü, edilen danslar yetmedi ve kala kala 7 kişi kalarak Eskici Arkabahçe’ye geçildi. Yorgundum, oturdum, ve MH’nin danslarıyla dalga geçiyorum. Bu arada bir kadeh şarabımı karaoke bar’da içtiğimden elimde icetea şeftali ile geceye devam ediyorum falan. Ferhat arkamdan omzuma dokunup, telefonunu uzattı. “Baksana, ne güzel telefon” dedi. “E Iphone 4s bu, bendeki Blackberry Z10 daha güzel” dedim. “Numaranı yazarsan daha güzel olacak” dedi. Bak bak, özgüvene bak adamdaki 😀

Şimdi okuyunca, gayet asılma için edebiyat bu ama, o an bana orijinal gelince, yazdım numaramı 😀 (2 saat önce adamın kıro olduğunu düşünüyordum, nasıl büyük konuşmuyorum farkındaysanız). Bi 10 – 15 dk sonra Ferhat masanın ön tarafına gelip, dans etme ayağıyla, telefonuna bak sinyali verdi. Çıkardım telefonu, mesaj. Cevap da verdim tabii.

02:53: Ferhat: zaten boyum yetmiyo, bide öpcem diyom, mümkün diilki 🙂 ama boyuma yakın yakalıycam seni gör bak 🙂
03:03: Kelebek: Ben otururken anca ayni boyda oluyoruz yaaa
03:04: Kelebek: Ne diim, ins.cnm.yhaaa

Peki ne cevap verdi sizce?

çokta tın

Evet evet, aynen bu fotoğrafı gönderdi. 😀 Mesajlaşma da benim kahkahalarım arasında son buldu. Bu mesajlardan bir 10-15 dakika sonra ayrıldık mekandan. Ben tabii bir şey içmediğimden hesap ödemek için beklemedim, biraz temiz hava alayım diye attım kendimi dışarı. Arkamdan kim geldi dersiniz, evet, Ferhat! Kapıda yine tanıştık 😀 Milleti beklerken, dibime kadar girdi, girdi, ayaklarının ucunda yükselip bir minik öpücüğü kondurdu dudaklarıma :benşokbeniptalsmiley: Tepki veremeden ekibin gerisi dışarı çıkınca (yaşasın süvariler), yürümeye başladık. MH, Bahar G ve Metin ayrıldılar, biz kaldık mı 4 kişi? Gece yetti mi? Hayır, alındı biralar (bana yok, ben hala icetea), ara sokakların birinde oturuldu bir saat kadar daha. N ısrarla “hep birlikte bana gidelim” diyor, çünkü B’ye yazıyor, onun dışında bu durumu takan yok 😀

Sonunda geceyi bitirip, dağılma kararı aldığımızda N bana, “Ben bu Ferhat’ı sevmedim, bira alırken sadece kendi birasının parasını ödedi, bana sormadı, ben görüşmem, ama sen görüşmek istiyorsan, görüş” dedi. Şimdi kafalar güzel, naapıcam allaşkına, adamın yaptığı hareketin mantıklı olduğunu, kimsenin içkisini ödemek zorunda olmadığını mı anlatıcam düz çizgi üzerinde yürüyemeyen N’ye, “he he tamam” dedim, kapattım konuyu.

Evli evine, köylü köyüne doğru yol aldı. İlk bölüm de burada, sona erdi 🙂 Bölüm 2 yakında.

Çakmak mı? N’nin asıldığı B’deymiş 🙂

Öptüm en güzel yerinizden.
Kelebek.

Reklamlar

Bizim Hikaye Bölüm 0

ya da bilinen adıyla Season One Pilot Episode 🙂

Bir önceki yazıda bahsettiğim, belki bir gün bizim hikayemizi de yazarım, telif hakkını alabilirsem dediğim hikaye, işte bu hikaye… Telif hakkını hikayenin asıl erkek tarafından almış bulunuyorum 🙂 Sonuçta, “sevimli sevimli bakıp, anlatsam mı ki yaa” kozu her zaman işe yarar… İşe yaramazsa da “ama beni sevmiyoooooooooo” çıldırması muhteşem bir B planıdır 🙂

 

Şimdi gelelim hikayeye 🙂

Hayır hemen şimdi başlamıyorum. Bu bir ön bilgi amacıyla yazılıyor… Hikayeyi okurken, ön yargılarınızdan, tepkinizden, kraldan çok kralcılığınızdan korkmuyorum. Bilen zaten biliyor hikayemizi… Nasıl tanıştık, o süreçte neler geçirdik, kim ne yaptı, herkes biliyor. Benimki bu hikayeyi hiç unutmamak için yazmak…

En büyük korkum unutmak çünkü… O yüzden çevremdekiler bana trilyon terebayt kadın diyorlar. Her şeyi hatırlamaya çalışıyorum, iyi kötü hiçbir şeyi unutmamaya… En büyük korkum unutmak çünkü… En büyük korkum Alzheimer ya da aklımdakileri unutturacak bir hastalığın kapımı çalması… O yüzden yazıyorum… Yazıyorum ki, hatırlayabileyim.

Ne diyordum, hah: Eleştirilerinize, akıl vermelerinize kapalıyım. Gülelim, eğlenelim, o acı tatlı günleri yad edelim.. Acı dedim, evet. Ne sandınız, ışıltılı muhteşem bir hikayeyle sizi başbaşa bırakacağımı mı? Heheheh 🙂 Her ilişkide olduğu gibi iniş çıkışlar, bol gözyaşı, laf sokmalı facebook iletileri, mesaj içerikli şarkılar, bu ilişkide de mevcut 😀 Özellikle ilk bir yılda 🙂 dırınınıııın 😀

Şimdi sizi biraz meraklandırmak adına, bu yazıya burada son veriyorum 🙂 Bu yazının etiketi / kategorisi “Bizim Hikaye”. Takipte kalın, yarın akşam 21:00’de ilk bölümü yayınlıyorum.

Öptüm en güzel yerinizden…
Kelebek.

Bu bir iç dökmedir…

Ne kadar uzun zaman olmuş ben buraya tek bir kelime yazmayalı… Ne çok olmuş kelimelerimi serbest bırakmayalı… Nasıl dolmuş içim, nasıl birikmiş kelimeler aklımın  bir ucunda…

Geçenlerde şu meşhur #10yearschallenge için bir döktüm kelimelerimi azıcık sanırım, ki ona da buradan ulaşabilirsiniz. Sonra dedim ki, sanırım bu kadarı yetmeyecek, zira instagram da bir yere kadar izin veriyor yazmaya, bir twitter olmasa da onun da var bir karakter sınırı… (Ki bence bunlar hep karaktersizlik, yazasım gelmiş, neden engelliyorsun? Ayrıca bir önceki cümle ne kadar da ayrı yazılması gereken de/da için ders örneği niteliğinde :p )

O gönderiyi bir hafta önce paylaştım ama inanın o günden beri de aklımda… Daha neler neler vardı yazmak istediğim diye… O zaman dedim, “otur da yaz kızım… Ne kaçıyorsun, belli ki anlatacakların birikmiş senin… Hazır okul da tatil, dön şu blog işine… Hem seversin sen yazmayı…” (evet iç sesim de fazlasıyla geveze, ne sohbetlerimiz var çok sessiz ama oldukça gürültülü, bilemezsiniz) Vallahi, siz hazır mısınız bilemem ama, ben başlıyorum… Fona da bir şarkı bırakıyorum, seversiniz diye de umuyorum.

Şöyle başladım ben o gönderiye:

10 yılda ben, çok küçüldüm, çok büyüdüm, çok düştüm, yaraladım her yerimi, ayağa kalktım, iyileştim.

Öyle şeyler yaşadım ki on yılda, sanki yetmiş yılın tüm yükünü çektim… Okuyanlar, tanıyanlar bilir az çok hikayemi…. ( Bilmeyenleri arşive alalım 🙂 ) Yerin dibine de girdim insanlar karşısında, bin basamak yukarıdan da baktım onlara. Ne diyordu Nesimi o muhteşem türkü de “kah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi, kah inerim yeryüzüne seyreder alem beni…” Tam da öyle oldu işte… Bu son on yılın ilk beş yılında kader bana da güldü tabii, lakin g*tüyle… Bir türlü oturmadı hiçbir şey rayına, hep bir yarım, hep bir terslik, neredeyse elimi attığım her şey kurudu… Canım okuyucu, sana şöyle söyleyeyim, hani yoğurt beyazdır ya, işte o iddiayı ben sunduğumda bütün yoğurtlar kara oldu… O derece bahtsızlık… Şimdi gülüp geçiyorsun ama, o zamanlar öyle değil işte, kahroluyorsun… Bu da mı gol değil bee, bu da mı gol değil diye isyan eden Serseriler Kralı Ofsayt Osman‘a selam olsun…  Gerçi Osman’ın pası gol sayılmıştı da benim hep içimde patladı canım okur. Doğru, çok güzel düştüm… Sanki böyle yedi mahallenin iti toplanmış da bana ağız burun dalmış gibi yaralandım ama, sardım tek tek her birini… İyileştim be canım okur… Dedim ki, “benim bu hayat… ölüp gidebilirim her an ve bir daha gelmeyeceğim bu dünyaya… bir dakika öncesine geri dönemezken ben, neden tutuyorum dünün yasını, acısını…”Bu bloga girdiğim ilk yazı 2010 yılından… Yine bir iç hesaplaşması olmuş… Ama korkma, oradaki halimle uzaktan yakından alakam yok, bu yazı tamamen kelimeleri ait olduğu yere koymak için…

Ne diyordum… Hatırladım… On yıl… Ne çok büyüdüm ama ne çok küçüldüm de bu on yılda… Nasıl da güzel küçüldüm ama 🙂 Evet, bir sürü yük attım üstümden, onu da bilmeyenleri buraya alayım… İster istemez de oldukça etkisi oldu bu değişimin hayatımda… Tabii yaş da aldım… Bu blogu yazmaya başladığımda 26-27 yaşında bi kocaman çıtırken, şimdi 35’inden kaçmaya çalışan tatlış bir kıtır oldum ya 😀 Korkmuyorum ama yaşlanmaktan, güzel yaşlanıyorum zira… Mesela hala beyaz saçım yok (bir maaşaallah alamazsam, çok bozuşuruz ama söyleyeyim).

Bak canım okur, küçülünce, hayatını düzene sokuyorsun. Mesela ben hep kendimi sakladığım masa başı işlerde çalıştım… Öyle ki telefonun ucunda çürüyeceğime çok inanmıştım… Sonra okulu bitirdim… Dedim ki “artık saklayacak bir şeyin yok” Öğretmenliğe başladım… Hem de ne başlamak, kendimi dünya güzeli çocukların içinde buldum… Nasıl saklanmışım yıllarca, boşuna… Neden… Hiç anlam veremem mesela o kayıp yıllarıma…

Sonra demişim ki o postta:

 Saçımın rengini değiştirdim, gülümsememi gizledim, yüzüme maskeler taktım, maskelerimden arındım. Son on yılda ben, tanımadığım insanlara ağladım, tanıdıklarıma beter olsunlar dedim. Nefret ettim, nefret ettirdim, affettim, aklıma kazıdım, küstüm, barıştım, yollarımı ayırdım. İnsan kazandım, insan kaybettim, selam aldım, selam verdim, selamı sabahı kestim.

Offf saçlarımın rengini o kadar çok değiştirdim ki sevgili okur… Bebek sarısı (Daenerys Daenerys olmadan önce o renkti benim saçlarım), turuncu (Avrupa Yakası – Yaprak karakterini hatırladın mı? işte onun saçı benimkinin yanında normal kalıyordu), kızıl, koyu kahverengi, çikolata, sarı, çok sarı, çok kumral, ombre, ne ararsan… Çok uzattım saçlarımı, çok kestirdim hatta bir dönem büyük bir kısmını kazıttım… Saçlarımı çok yıprattım, çünkü çok depresyona girdim, çok depresyondan çıktım… Ama bil ki canım okur, keyfin yerindeyse saçın hiç önemi yok, dibin gelmiş, uçları kırılmış… Umursamıyorsun… “Amaaan şuradan bi toplarım idare eder”, diyorsun. Bu aralar saçlarım tam da öyle… Şuradan toplu 🙂

Bu on yılda ben, rol yapmayı öğrendim canım okur… Öğrendim ki her şeyi olduğu gibi yansıtmamak gerekiyormuş… Canının en değerli parçası da olsa yanındaki, acını, kırgınlığını anlatmaman gerekiyormuş… Dönüp dolaşıp seni yaralamak için kullanılıyormuş mesela senin güvenerek anlattıkların. Çok insan kaybettim on yılda canım okur… Kimini ben istediğimden, kimini hayat yüzünden, kimini karşılıklı hatalardan, yanlış anlaşılmalardan…

çok şarap, çok kahve içtim. Bir sürü kupa aldım, kullanmadım. Çok fotoğraf çektirdim, çok fotoğrafı sildim. Çok film izledim, çok film kaçırdım. Çok para harcadım, beş parasız kaldım, sonra yine kazandım. Çok iş değiştirdim. Çok kitap okudum, çok kitap aldım. Ne gemiler yaktım, ne limanlardan kaçtım.

Bunlar yetmemiş gibi, bir sürü şarkı dinledim, bir sürü dizi izledim, bir sürü oyun gördüm, konserlere gittim… Ama şakası yok, güzel parasız kaldım okur, kimse anlamadı 🙂 Kimseye ağlamadım… Hiçbir zaman çok param varmış gibi yapmadım… Yoksa yoktu, abartmadım ah vah olmadım. Ha gittim yarışmaya katıldım, ödülümü aldım, yalanım yok çatır çatır da harcadım (sevgiler Naime) Bir ara 500.000e gidiyorum diye ödü patladı herkesin 😀 Malum ilk bölümde 500000’i verirsen, kapat git dükkanı 😀 Bu arada yarışma programına katılacaksanız, ön mülakatta bildiğiniz her soruya doğru cevap vermeyin, şansınız artsın :p (Bu da size kıyağım olsun)

Şarkılar canım okur, çok sevdim onları.. Kiminden nefret de ettim… Çılgın gibi şarkılara takıldım, kiminde çok ağladım, kiminde çok dans ettim. Yalnız ağladım, yalnız, dans ettim… Kimseyi umursamadım… Çok içtim okur, dibine vura vura… (çok kolay sarhoş oluyorum artık, o kadar da masraflı değilim). Kahveden hiç kaçamadım… Bünyemin kontak anahtarı kahve benim… Sütlü, şekersiz… Türk kahvesiyse sade… Hiç vazgeçmedim…

Çok hayattan vazgeçtim, tek birinden hiç vazgeçmedim. Umudu kendime yoldaş ettim, sabretmekten tükenmedim. Sevdim, sevildim, çok sevdim, çok sevildim. Ve hep şükrettim.

Sonra, şu son on yılın ikinci 5 yılında, bir adamı sevdim canım okur, çok sevdim… Ne beylik, ne büyük laflar etmişim onu tanımadan önce, şimdi daha iyi anlıyorum… “Asla beklemem, bana ne” derken, ne uzun beklemişim, ne çok savaşmışım onun için, şimdi görüyorum… Öyle bir sürü madde sıralamışım, şöyle olsun, böyle olsun demişim şu yazıda, adamım çoğuna uymuyor 🙂 mesela sarı dediğimde lacivert demiyor, çünkü artık ben bile Fenerbahçeli değilim… Onu tanımadan çok önce vazgeçmiştim Fenerbahçe’den… Benden uzun da değil mesela… Ama umursamıyorum hiç… Öğrendim ki, sevince umursamıyorsun sevgili okur… Sevince o sıraladığın maddelerin hiç önemi kalmıyor… Ama ben ne çok bekledim onu sevgili okur… Yok, evlenelim diye değil, elimi elinin içine bırakmak “sevgilim” demek için… Ondandır “sevgili sevgilim” derken, suratımda şapşik bir gülümsemenin belirmesi… Ah caaanım okur, o nasıl bir beklemekti, o nasıl bir sabırdı… Adını koyamıyorum… Taş olsa çatlardı, ben çatlamadım sevgili okur… Sonra sanırım, bir gün… Bir gün bütün parçalar oturdu yerine… Bir gün, biz olduk… Yine evlilik değil bahsettiğim, bundan çok çok önce  bizdik, biz olmayı öğrendik… Zaten bizce evlilik pek de matah bir şey değildi, çok gerekli değildi… Ha evlendik mi, evet… Ama mahalle baskısından… Yoksa iyiydik biz… Söz, onun hikayesini de anlatacağım… Ne oldu, nasıl tanıştık, neden bekledim, nasıl biz olduk, ne ara evlendik 🙂 Ama önce iznini almam lazım 😀 (bunun evlilikle alakası yok, tamamen telif hakkı mevzusu 🙂 )

Ne kadar uzun yazdım… Buraya kadar okuduysan çok teşekkürler sevgili okur… Bu geri dönüşümün ilk adımı olsun… Yakında yine görüşeceğiz, söz…

Şimdi anladım ki, seni çok özlemişim canım okur…

Sevgiler.

Kelebek
24/01/2019 – 01:10

Dip Not: Hala bacaklarım “hayat maximum’da” dercesine çarpık çıkıyor fotoğraflarda düzeltemiyorum 😀 Ben kendimi öyle X bacaklı seviyorum demek ki 😀

kelebek-