Gerçekler Acıtır – Bölüm 9


Bölüm 8
Bölüm 7Bölüm 6Bölüm 5Bölüm 4 Bölüm 3Bölüm 2Bölüm 1

Öylesine yorgundum ki, beynimin tükenmişliği bedenime yansıyordu. Kalbim… O sadece yaşamsal faaliyetlerini yerine getiren bir taştı, o kadar. İşte bu yorgunlukla vakti gelip de geçen konuşmayı yapmaya karar verdim Yalçın’la. Cuma akşamı 20:00 gibi aradı. “Ben geldim, Kale’nin önündeyim” Gittim. Yukarıya çıktık. Oturduk.

“Nasılsın?” dedi.
‘Şaka mı yapıyorsun?’ dedim. Anlamadı salak. Ben de konuya giriş yaptım hemen. Ne diye uzatacaktım ki artık…

“Bana hala yalan söylüyorsun Yalçın!”
“Ne yalanı?” (İtinayla aptalı oynayabilir kendisi, talep ederseniz ders dahi verir diye düşünüyorum)
“Sen doktora falan gitmiyorsun!”
“Gidiyorum yaaa, bu nerden çıktı şimdi?”
“Doktorun adını söyle!”
“….”
“Hastaneye ödediğin muayene parasının faturasını göster!”
“….”
“Bana yalan söylüyorsun! HALA!”
“Nasıl anladın?”
“1. Psikologlar hastalarını 3 günde bir görmezler. 3 günde bir görülmesi gereken hasta hastaneye yatırılır. 2. Psikologlar ilaç yazamaz, o işi psikiyatrlar yapar. Ki bu bağlamda psikolog seni hastaneye de yatıramaz. 3. Hiç bir doktor hastasına tek bir ilaç vermez. Bir ilacın, antibiyotiğin dahi iyileştirme başlatması için en az 48 saat lazım ki, onda da düzenli kullanım ister. 4. ZAXON diye bir ilaç yok! Onun adı ZANAX! Sanırım aklına gelmedi”
“Evet, hatırlayamadım” (burada suratına bir sırıtma yayılmıştı ki, gözlerimden fışkıran ateşi görünce dondu.)
“Ben sana ikinci bir şans tanıyorum ama sen bana yalan söylemeye devam ediyorsun! İşte buna anlam veremiyorum!”
“Ben, hastaneye gidemedim, ne yapayım. Damgalansa mıydım? Ya biri görse beni orada?”
“Biri seni orada görse ne olacak, doktoruna gidip neden gittiğini mi soracak? Hadi diyelim ki sordu, hasta-doktor ilişkisi diye bir şey var. Mahkeme talebi olmadığı sürece senin neden tedavi gördüğünü doktor kimseye açıklayamaz. Hipokrat boşuna mı yemin hazırlamış!”
“Ben yapamadım. Hem zaten devlet hastanesi, bakmıyorlarki…”
“Senin özele gitmeye paran var mı?”
“Yok.”
“E o zaman, sike sike gideceksin devlet hastanesine. Ayrıca bu kadar da değil Yalçın. Günlerdir, her akşam, salonda oturup anneme sıktığın yalanları dinliyorum. Yok şuraya bu işi yapıcam, yok bundan bu kadar para alıcam, onunla hemen şunu yatırıcam. Yalan söylüyorsun. Anneme dahi. Ki o kadın sana yardım etmek için elinden geleni yapıyor. Sen bizi saplandığımız bu bok çukurundan çıkarmaya çalışmak yerine, çukura biraz daha sıçıyorsun!”
“…” (işte yazar burada karşısındakinin gözyaşlarını görür ama artık akıllanmıştır. Bu gözyaşları onu durduramaz. Bu sırada yanımıza gelen garson, adamın halini görünce, bir şey demeden uzaklaşır, masaya bol miktarda peçete getirir. Hinliğinden midir bilinmez, müziği en damar müziklere bağlar.)
“Söylesene Yalçın, bunu nasıl yapabildin?”
“Ben, bilmiyorum aşkım. Gerçekten bilmiyorum. Sen bana Yalçın mı dedin az önce?”
“Evet aynen öyle dedim. Çünkü içimden sana, aşkım, sevgilim ya da canım demek gelmiyor. Hatta sana dokunmak bile istemiyorum. Çünkü sen beni mahvettin”
“Özür dilerim ama n’olur bana bunu yapma. Bana bu kadar soğuk davranma.”
“Ne yapacaktım? Götünde pervane mi olacaktım eskisi gibi..!”
“Bana böyle mi yardım ediyorsun yani?”
“Ulan sen hiç bir şey yapmıyorsun ki! Üstelik yalan söylemeye devam ediyorsun! Ben senin neyine yardım edeyim?”
“…”
“Bak ben en çok neye kızgınım biliyor musun?”
“…”
“Beni ve ailemi aptal yerine koymana kızıyorum. Bu kadar sinsi olabilmene kızıyorum. Gerizekalı, o altınlar zaten senin ve benim için saklanıyordu. İstesen verilmeyecek miydi? ”
“Verirdiniz.”
“E o zaman?”
“İsteyemedim.”
“Şimdi çok mu güzel oldu peki?”
“…”
“Anlamadığım senin bu hainliği yapabiliyor olman! Yalçın biz tam 42 gün sizde kaldık. Ki ben sizde daha öncede kaldım ama değil ailenden bir şey çalmak, salondan ayrılmadım ulan! Kimsenin bırak altınını ıvır zıvırını, çantasının yanından geçmedim. Sen bunu nasıl yaptın?”
“…”
“Çantanı ver Yalçın!”
“Neden?”
“Çantanı ver! Delirtme beni” Bir gece önce çantasını didik didik ettim. Amacım bir hastane fişi, faturası bulmaktı ama onun yerine yeni alınmış iki cep telefonu hattı ve annesinin kredi kartını buldum. Çantayı verdi. Çıkardım onları yerinden, masaya koydum.
“Bunlar ne?”
“Hat!”
“Götümüzde çok az kazık var, bunlar da mı girsin istiyorsun?”
“E senin telefonun kesik, ben dedim ki ikimizin numarası da sıralı olsun, hem hattı taşıyacağım diyordun. Ben de o yüzden hat aldım”
“İyi bok yedin. Sana hat al diyen mi oldu?”
(Öküz sinirlenir, ve…) “İyi tamam kullanmayacaksan, kırar atarım!”
“Aynen öyle yap! (Kartlar kırılır. Gözüme girmek için çırpınışlar.) Annenin kartı neden sende?”
“İşe gitmek için yol param bile yok! Ne yapayım?”
“Hee kendi kartlarını siktin, sıra annenin kartında yani?”
“…”
“Kes ağlamayı!”
“Ben… Ben…”
“Bilmiyorum diyeceksen eğer, sus!”
“…”

Ben ağlak erkeği sevmem. Usul usul ağlasın, bana göstermeden ağlasın, böyle fena romantik, duygusal vs. durumlarda gözünden bi’kaç damla yaş süzülsün tabii ama bir kadının karşısında hönkürmek, sümüklerinin akması falan! Sevmiyorum arkadaş, bana inandırıcı gelmiyor. Bu salak sanki biri ölmüş gibi ağlıyor karşımda, babası öldüğünde ağlamadı o kadar. Baktım olacak gibi değil, herkes bize bakıyor, konuşmanın sonunu getirmeye karar verdim.

“Ben gidiyorum.”
“Eve mi?”
“Hayır Yalçın. Biraz uzaklaşmam lazım. Hande’ye gidiyorum.”
“Hande’ye mi? Burhaniye’ye?”
“Evet.”
“Ne diyeceksin Hande’ye? Ne yapacaksın orada?” Aha! Göt korkusuna gel. Rezil olacağım korkusu. Acaba söyleyecek mi korkusu. Söylerse ben ne bok yerim korkusu.
“Bir şey söylemeyeceğim Yalçın! Ne söyleyebilirim? ‘Ben o kadar büyük bir aptalım ki, hayatımı adadığım adam, burnumun ucundan altınlarımı, cüzdanlardan paraları çalıyor, telefonumu götürüp satıyor ama ben farkedemiyorum’ mu diyeceğim? Bir şey söylemeye değil, şu ortamdan uzaklaşıp, kafamı dinlemeye gidiyorum…”
“Ne zaman?
“Çarşamba günü.”
“Ne kadar kalacaksın?”
“Pazar dönüyorum.”
“Tamam.”
“Ama ben yokken sen evde kalamazsın. Yanına seni bir kaç gün idare edecek kıyafet al, ben gelince gerisini hallederiz.”
“Neden kalamam, anne mi dedi?” Gerizekalı işte. Lan kadın seni öldürmemek için zor tutmuş kendini, üstelik sen yalan söylemeye devam ediyorsun ve ben tüm bu konuştuklarımızı biraz sonra anneme anlatacağım!
“Ben yokken evde kalmanı istemiyorum Yalçın. En mantıklısı bu!”
“Peki!”

O konuşma orada bitti. Çünkü bana verebilecek bir cevabı yoktu Yalçın’ın. Ertesi gün annemle konuştum. “Bu ilişki bitti anne. Sadece Balıkesir’de kafamın rahat etmesi için Yalçın’a ara verelim diyeceğim ama Pazar günü döndüğümde bu iş bitmiş olacak. Onun için senden tek ricam, lütfen ben yokken, Yalçın’ın tüm eşyalarını topla. Yatağı odadan çıkar. Çünkü ben döndüğümde görmek istemiyorum. Bunu benim için yapar mısın?” dedim. Kabul etti kadıncağız, üzgündü, belliydi. Ama yapabileceği bir şey yoktu.

Çarşamba akşamı yola çıkmak için otogara gittim. Daha doğrusu beni Yalçın götürdü. Otobüsü beklerken ona şunları söyledim.

“Yalçın, bunu sana anlatmam kolay değil. Ama ben eskisi gibi hissetmiyorum. Seni görmek, sana dokunmak, sana sarılmak istemiyorum. Aslında bu yüzden gidiyorum Balıkesir’e. Kendimi, kafamı toplamalıyım. O yüzden, biraz ara verelim, olur mu?” Çok naif konuşuyordum zira bir sorun çıkarsın istemiyordum.
“Ayrılmıyoruz ama değil mi? Yani beraberiz hala.”
“Tabii tabii beraberiz, ama bir süre görmeyelim birbirimizi, lütfen.”
“Tamam. Ayrılmıyoruz sonuçta, sadece ben seni daha kısıtlı göreceğim.”
“Evet. Lütfen ben Balıkesir’deyken sık sık arama. Ki kendimi toplayabileyim. Ben ararım seni” (YALAN!)
“Ama ben şimdi evdekilere ne diyeceğim? Ara verdik mi diyeceğim?”
“Bir şey söylemene gerek yok. İstanbul’da olmadığımı söyle.”
“Tamam.”
“Hadi ben otobüse bineyim artık”

Ben Yalçın’la bu konuşmayı yaparken, annem Yalçın’ın abisi Süleyman’a, olayları anlatıyordu. Yardım istiyordu çünkü Yalçın’ın yaptıkları yüzünden bu artık, tek başına çözebileceğimiz bir sorun değildi. İşte ben de tam bu yüzden Yalçın’ın doğruca eve gitmesini istiyordum.

“Hoşçakal… Kendine dikkat et… Eve git mutlaka… Annenlere selam söyle.”

Son defa sarıldım ona. Son defa öptüm. Otobüse bindim. Ağlıyordu. Bu sefer usul usul ağlıyordu. Otobüsün camından gördüğüm adam, benim sevdiğim adam değildi artık, ömrümü adadığım adamın yanından bile geçemezdi. El bile sallamadım. Otobüs beni bekletmeden, bir anda harekete geçti zaten. Daha fazla o sahneyi izlemek zorunda kalmadım. Otogardan ayrılırken, içimde bi rahatlama vardı, güneş sızmıştı kalbime, hissediyordum.

Yolculuğun nasıl geçtiğini hatırlamıyorum çok. Tek hatırladığım 800 sayfalık kitabı yol boyunca bitirdiğimdi. Balıkesir’e sabah saatlerinde indim. İner inmez telefonum çaldı. “Gittin mi?” Arayan Yalçın’dı tabii ki, işte o anda anladım, bana rahat vermeyecekti. (Yazar o telefonun sıçtığının resmi olduğunu bilmektedir sevgili okuyucu, bavulunu sürüye sürüye Hande’nin evine doğru yol alır.) Yol yorgunluğumu atmak için uyudum biraz. Uyandığımda telefonumda Yalçın’dan gelen bir arama daha vardı. Derinden bir offf çekip çıktım yataktan. Aradım beni aramışsın diye. “Merak ettim seni” dedi. “Konuştuk ya sabah, sağsalim geldiğimi biliyordun zaten.” dedim sinirli bir sesle. “Hande’ye ne dedin?” diye sordu. “Daha bir şey söylemedim ve söylemeyeceğim de” dedim. Kapattık telefonu. O gün kaç kere daha konuştuk hatırlamıyorum.

Evet, Hande’ye her şeyi anlattım. Anlatırken Yalçın aradı. Ağlıyordu.

“Hani söylemeyecektiniz, hani her şey aramızda kalıp, mezara kadar gidecekti? Neden yaptınız bana bunu? Abim ağzıma sıçıyor şu anda! Kimsenin yüzüne bakamıyorum.” dedi.
“Yani hala utanabiliyorsun, bu harika” dedim ben de. Sonra konuşmaya başladık.
“Yalçın, tek başına yapabileceğimiz bir şey değildi bu. Senin yardım alman lazım ve ben bu yardımı tek başıma sana veremiyorum. Alabildiğin her yerden destek alman lazım. Annene söylediniz mi?”
“Hayır şu anda sadece Süleyman Abim biliyor. Annem hasta, iyi değil. Bir şey olmasından korkuyoruz” (O cadıya bi bok olmaz, torunlarını bile gömer o!)
“Anladım!” Sonra neden oldu bilmiyorum ama biz bağrışmaya başladık. Ve ben ona şunu sordum.
“Yalçın, kumar falan mı oynadın da borçlandın bu kadar? Nereye gitti bu kadar para?”
“YEDİK” dedi. Bu cevap tüm faselyalarımın atmasına sebep oldu.
“Ne yedik Yalçın? 20.000 lira borcum var diyosun, ben ne yedim bu kadar? Kolumda dizi dizi altınlar mı var? Altıma araba mı çektin ya da dolabımdan kıyafetlerim mi taşıyor? Her gece en lüks gece kulüplerine mi gittik? Nasıl harcadık bu parayı anlat bakayım” diye bağırmaya başladım. Şimdi cevaptaki saçmalığa dikkat kesilmenizi istiyorum.

“Ama ben kahvaltılık alıyordum eve. Senin sigaranı alıyordum her gün!”

“Sen ne pislik bir adamsın ya! Sana eve bir şey al diyen oldu mu hiç? Pazar günü çıkıp, kendi yiyeceklerini alıyordun. Böreğiydi, patates kızartmasıydı, sucuktu vs. Ulan biz bunları yemiyoruz bile! Sen evde bir gün yiyecek bir şey olmadığını gördün mü? Sigara diyorsun, diyelim ki ben en pahalı sigarayı içiyorum. Hadi o da 10 lira olsun. Her gün bir paket aldığını düşün. Ayda 300 yılda 3600 lira yapar. Çarp dörtle bunu yine 20.000 yapmıyor!” O sinirle biraz daha bağırıp kapattım telefonu. Artık emin olduğum tek bir şey vardı. Bu ilişkinin geri dönüşü yoktu!

Pazar gününe kadar defalarca aradı. Ben telefonumu açmasam, Hande’yi arıyor, ona da cevaplatmazsam internetten yazıyordu. Tam bir işkence yani..! Pazar günü yola çıkmadan önce annemle konuştuk, Yalçın’ın eşyalarını toplamış, yattığı yatağı odadan çıkarmıştı. “Sana göstermem gereken bir şey var, çok şaşıracaksın” dediğinde “Artık şaşıracak bir şeyim olmadığını” düşünmüştüm. Yanılmışım. Pazar günü yolda tutturdu, ben gelip seni alacağım diye. Şiddetle karşı çıktım. “Saat 20.00’de İstanbul’da olacağım. Geç bir saat değil. Kendi başıma giderim, gelmene gerek yok!” diyerek engelledim.

Eve geldiğimde, bütün eşyalarının paketlenmiş olduğunu gördüm. Koridorda bekliyordu. Hiçbir şey hissetmedim. Annem beni salona götürüp, önüme anahtarlığını koydu. “Aaa, bu senin kaybolan anahtarın değil mi? Nereden çıktı bu şimdi?” dedim. “Yalçın’ın kışlık montunun içinden” dedi. Bu arada Yalçın sürekli arıyor, ben de telefonu meşgule alıyordum. Anahtarın nereden çıktığını öğrenince telefonu açıp “Arayıp durma, ben seni arayacağım!” dedikten sonra kapattım. Çok bağırmış olmalıyım ki, arkasından mesaj attı “İyi misin?” diye. Değildim. Nasıl iyi olabilirdim ki? Adamı an itibariyle bana yaşattığı utançlar yüzünden öldürmek istiyordum. Annemle konuşmamı bitirdikten sonra, mesaj attım. Kısa ve net. “MSN’e gel!”

Geldi.
“Hoşgeldin Aşkım”
“Hoşbulduk Yalçın”
“Nasılsın?”
“Sinirli”
“Neden”
“Sence neden?”
“Bana mı?”
“Düşün bakalım!!!”
“Neden?”
“Telefonu meşgule aldıkça niye arıyorsun? Sana bekle demedim mi ben, üstüne telefonu açıp söylüyorum mesaj atıyorsun! Ne bu ısrar, neyin ısrarı?”
“Ben merak ettim.”
“Neyi?”
“Annene söyledin mi ara verdiğimizi? Tepkisi ne oldu? Hande’ye ne anlattın? Ne dedi?”
“Ya Yalçın sen o ne dedi, bu ne dediyi bırak bir kenara, ben ne diyorum öğrenmek istiyor musun?”
“Evet.”
“BİTTİ!”

Bölüm 10 – Yakında (Final sınavlarım nedeniyle 12 Haziran’a kadar yazmak için fırsat bulamayacağım. Sonrasında görüşmek üzere. Sevgiler. Kelebek.)

Reklamlar

1 Yorum (+add yours?)

  1. sema
    Haz 06, 2011 @ 23:59:55

    üç nokta…

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: