Gerçekler Acıtır – Bölüm 8

Bölüm 7Bölüm 6Bölüm 5Bölüm 4 Bölüm 3Bölüm 2Bölüm 1

Eşyalarımı toplarken, Yalçın’a “Kasadaki kutuyu getir” dedim. İçeri gitti, gitti ama gelmek bilmiyor. Ben de sinirliyim ama lafı gediğine oturtacak yer arıyorum, susuyorum bu yüzden. Sonunda geldi benim olduğum yere. Elinde kutu. Ezilip büzülerek şu cümleyi kurdu: “Aşkım benim sana bir şey söylemem gerek!” ‘Söyle bakalım’ dedim gayet sert ve sinirli bir sesle. “Ne o bir şey mi söylememi bekliyorsun?” dedi. “Belki bekliyorum” dedim ve konuşmasını bekledim. Tam beş dakika suratıma baktı. En sonunda “Aşkım, ben….”

“Aşkım”
‘Evet’
“Aşkım hani senin kasada duran iki tane kolyen vardı ya…”
‘Eee?’
“Ben onları sattım, acil par…”
‘Nasıl sattın? Kime sordun da sattın?’
“E ben aramızdaki samimiyete güvenip…”
‘Bana sormadan benim olan şeyi sen nasıl satabiliyorsun?’
“E ama sen demiştin bi kere satalım istersen diye, ben ondan bağlantı kurup…”
‘Ben demiştim evet, ama sen de “Onlara mı kaldık” diye cevap verip şiddetle karşı çıkmıştın!’
“Çok acil para lazım oldu, ben de sattım”
‘Bana söylemeden?’
“Söyleyemedim, elime para geçince alıp, yerine koyacaktım.”
‘Sen bunu nasıl yapabildin ya, bana sormadan! Bu yaptığın… Bu… Hırsızlık bu!’
“Değil, her şey bizim ikimizin değil mi?”
‘Ya hu onlar bana annenin ve senin hediyendi tamam ama, benimdiler, benden istesen sana hayır mı diyecektim?’
“Diyemedim işte”
‘Cep telefonum nerde Yalçın? Sakın Serkan’da deme, ordan geliyorum ben!’
“Sattım.”
‘Seninki nerde?’
“Onu da sattım.”
‘Parasını ne yaptın Yalçın?’
“Borç ödedim.”
‘Neyin borcu?’
“Kredi kartının, kredi kartına çok borcum var Aşkım”
‘Bu kutudan başka bir şey sattın mı Yalçın?’
“Hayır!”
‘Emin misin?’
“Evet!”

Bir insanın başından aşağı kaynar suların dökülmesinin ne demek olduğunu işte ben bu yukarıdaki muhabbetle anladım. Omuzlarım düşmüş şekilde girdim evden içeriye. İpek evdeydi. Takı kutusunu alıp düzenlemeye başladı ve birden, “Kelebek annemin setinin kolyesi yok!” dedi. Ne demek istediğini anlayamadım önce, aptala bağladım. “Annem tamire vermiş olmasın” dedim. Annemi aradık, annem kutuda olduğunu söyledi. Ben aldım telefonu elime, dedim ki anne böyle böyle, Yalçın kutudaki iki kolyemi, sonra cep telefonlarını satmış. Annemin telefonda söylediği cümleler, beynimden vurulmuş gibi hissetmeme yetti zaten. “Kelebek, bak gör, nişan takılarını da o çaldı. Ara şunu Kale’ye gelsin hemen, bitti bu iş!” Ben arayamam anne, sen ara dedim. Arayamazdım da. Sonra… Sonrası fena işte… Sanki bir yerimi kesmişlerdi de ben onun acısıyla ağlıyordum. Öyle böyle ağlamak değil ama… Gözümün önünden tüm birlikteliğimiz geçiyordu. Yediğim kazığın acısına ağlıyordum aslında, ama İpek ilişkinin bittiğine ağlıyorum sanıp, annemi aramış. “Neden bitti diyorsun, mahvoldu kız burada” diye. Ne kadar utanıyordum Tanrı’m. Ömrüm boyunca yaşamamıştım böyle bir şeyi. Hem utanç, hem acı, hem öfke..! Ağırdı… Taşıyabileceğimden daha ağır…

Kısa bir süre sonra annem aradı. “Kalk Kale’nin önüne git (Kale Center AVM). Gelmiş, bekliyormuş, ben de yoldayım. Geliyorum.” Gittim. Evimle Kale’nin arası sürünerek 5 dk sürmesine rağmen, o yolu ne kadar sürede gittiğimi bilmiyorum. İlk karşılaşmamıza dair tek hatırladığım, telaşlı ve panik halinde olmasıydı.

İlk cümlesi:

“N’oldu aşkım? Anne beni niye çağırmış?”

Gözümde kocaman güneş gözlüğü, burnumun ucu ağlamaktan kızarmış, hala ağlıyorum. Hayvan herif bi’ sor, neyin var ne oldu diye! O kadar yıkılmıştım ki, kafamı toplayıp, kurabildiğim cümleler şunlar olmuştu.

“N’aptın sen Yalçın? Beni bitirdin, bizi bitirdin. Bunu nasıl yaptın?”

‘Ne yapmışım?’ diye sordu bir de pişkin pişkin. Gırtlağına yapışıp öldürmekle, sıkıca sarılıp hüngür hüngür ağlamak arasında gidip geliyordum ama ikisini de yapamadım. “Annemin kolyesini de satmışsın” diyebildim sadece. “Hangi kolyesini?”, dedi yüzsüzce. “Hangi kolyesini?” Çınladı soru beynimde. “İpek’in anneler gününde aldığı setin kolyesini” dedim, sesimi alçak tutmaya çalışarak. “Sen ne dediğinin farkında mısın? Hem ben nereden bileyim o kolyenin kutuda olduğunu? Açıp bakıp, saydım mı ki?” Kanımın damarlarımda donduğunu hissettim. Yüzsüzlük buydu demek. Yalan nasıl söyleniyordu gözünü bile kırpmadan, öğrenmiştim o anda. Evet ben de yalanlar söyledim, kimin hayatında pembe yalanlar yok ki, ama Yalçın’ın yaptığı düpedüz inkar etmek ve bunun için karşısındakini suçlamaktı. “Nereden bilsinmiş kolyenin o kutuda olduğunu”, Tanrı’m sen beni nelerle sınadın böyle. Tek söyleyebildiğim, “o kolye kutudaydı Yalçın, o kolye kutudaydı.”, bozuk plak gibi bunu tekrar edip duruyordum.

Annem geldiğinde, Yalçın hala annemin yüzüne bakabiliyordu. Ben annemin yüzüne bakamıyordum ama o bakabiliyordu. Ne kadar da yüzsüzdü. “Anne niye çağırdın beni buraya? Ne oldu?” Annemin gözlerinde yine on kaplan gücü birikmişti. Biliyorum, etrafta tanık olmasa, o an annem kesin öldürürdü Yalçın’ı. Annemin cevabı takdire şayandı ama: “Yalçın setin bilekliğiyle küpelerini de satsaydın. Onları bulamadın sanırım.” Şoka uğradı. “Sen bana ne demek istiyorsun anne. Ben nereden bileyim o kolyenin orada olduğunu? Saydımda mı aldım sanki kutuyu?” saçmalamasına devam ediyordu. Annem ateş çıkan gözleriyle susturdu onu. “Yürüyün yukarıya çıkalım, orada her şeyi konuşacağız!” İşte bu Yalçın’ın artık sıçtığı anlamındaydı.

Yukarı çıktık. Önce gayet soğukkanlıydı Yalçın Efendi. Her şeyi inkar ediyordu. Annem bastırdıkça bastırdı. “Yalçın, o nişan altınlarını da sen aldın. Cüzdanımdan paraları da sen aldın.” ‘Hayır ben böyle bir şeyi neden yapayım? Niye yapayım?’ diyor inkar ediyordu sadece. Bir dizi yalan sıralıyordu. Ben hala ağlıyordum. Daha fazla dayanamayıp, su almak için kalktım masadan. Öyle ki aslında kaçıp gitmek, masaya dönmemek, yüzünü bir daha görmemek istiyordum ama bir yanım, ah işte o bir yanım çok acıyordu…

Döndüğümde, Yalçın’ın süngüsü düşmüş, ağlıyordu. Masadan ne kadar uzak kaldım hatırlamıyorum. Sadece oturduğumda, anneme baktım, “O mu?” diye sordum gözlerimle, kafasını salladı. O kafasını salladı, benim içimdeki saray tuzla buz oldu. Ruhum yandı, bitti kül oldu. “Anne n’olur beni Kelebek’ten ayırma, ben onsuz yaşayamam. N’olursun ayırma!” Çaresizce ağlıyordum. Doğru düzgün düşünemiyordum, bu ilişkinin ne olacağına karar dahi veremiyordum. Yaşananlar geçiyordu gözümün önünden ve siliniyordu. Öyle ki zihnim onunla yaşadığım her güzel günü silip sadece o lanet günün görüntülerini gösteriyordu bana. Sesler beynimde yankılanıyor, sonra da birer birer uçuyordu.

Neden sonra annemin sesini duyup, masaya geri dönebildim. “Ben sana yardım etmek istiyorum Yalçın. Anlat, üçümüzün arasında kalacak her şey. Bu sır bizimle mezara kadar gidecek. Yardım etmek için elimden geleni yapacağım sadece bana doğruları anlat. Nişan altınlarını ne zaman aldın?” diyordu. “Bombadan bir-iki ay sonra” dedi. “Neden?” diye sordu annem. “Bilmiyorum” diye cevapladı bu soruyu. Çaresizce “bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum” diyordu sadece. Daha can yakan bir soru sordu annem. “Yalçın ilk ne zaman yapmaya başladın bunu?” ‘Abimin evinde. Abimin cebinden alıyordum ama farketmiyordu.  Ben eskiden böyle değildim anne, herkes parasını bana teslim ederdi, bana o kadar güvenirlerdi. Neden böyle oldum ben de bilmiyorum’ diyordu. O konuşuyordu ama sanki konuşan sevdiğim adam değildi. “Setin kolyesini nereye sattın Yalçın, söyle bari gidip onu alayım. İpek’e dükkandaki kasada kalmış deriz. O bana İpek’in hediyesi” diye sordu annem. “Karadeniz Kuyumcusu’na sattım Bahçelievler’de” dedi. (Böyle bir kuyumcu yok). Sonra, sonra yaklaşık bir saat daha aynı konular döndü durdu. Hasta olduğunu söyledi annem ona, doktora gidip tedavi olması gerektiğini. Kurtulması gerektiğini. İtiraz etmeden kabul etti. “Kelebek’i kaybetmemek, sizi kaybetmemek için her şeyi yaparım” diyordu. (Yalanında boğul Yalçın!)

Kalktık, aşağı indiğimizde Yalçın yüzünü yıkamak için tuvalete gitti. “Şimdi ne yapacağız anne?” dedim. Ellerimi tuttu annem, ‘Yardım edeceğiz’ dedi. Çünkü, zannediyordu ki ben ilişki bitecek diye ağlıyorum. Annem işine geri döndü. Biz Yalçın’la eve doğru yürümeye başladık. Elimi tutuyordu ama ben o eli tutmak istemiyordum. İçimde yıkılan, tuzla buz olan o sarayın ağırlığı yüzünden hiç birşey yapamıyordum. Biliyordum çünkü ölüyordum. Ruhum ölüyordu.

Eve geldiğimizde, İpek’e hiç birşey olmamış gibi davrandık. İpek her şeyi biliyordu bilmesine ama o da bu sessiz anlaşmayı bozmadı. Yorum yapamıyordum, konuşamıyordum. Sanki konuşursam, ölecektim. Sadece bundan sonra ne olacağını neler yapacağımızı söyleyebildim. “Hemen randevu alalım sana Bakırköy’den. Bir an evvel doktora git. Bundan sonra bana asla ama asla yalan söyleme. Herşeyi bilmeliyim ki, sana yardım edebileyim.” Hiç itiraz etmeden kabul ediyordu ne dersem diyeyim.

Tamamen bir tetikte bekleme durumundaydım. Geceleri o uyumadan uyumuyor, uyusam bile tavşan uykusunda yatıyordum. En ufak bir sese uyanıyor, yerinde mi değil mi diye onu kontrol ediyordum. Bu konuşmanın üstünden iki gün geçmişti ki, yıllardır alışveriş yaptığımız kuyumcu aradı bizi. Ondan duyduklarım, bir kere daha dizlerimin üstüne çökmeme sebep oldu. “Sevim Abla, Yalçın bizden 3 ay önce 2 tane bilezik aldı. 15 gün içinde öderim dedi ama hala ortada yok! Ulaşamıyoruz da.” Bu sondu artık. Adımı kullanarak, bizi kullanarak birinden daha borç almıştı işte. Bunu daha önce de yaşamıştım, ama öncekiler,  o kadar ufak miktarlardı ki, önemsememiştim. (Huzurlarınızda aklıma bir kere daha sıçıyorum) Sanırım, o minicik ip, içimdeki o uslanmaz iyimser, bu haberi duyunca öldü.

Hemen o gün anneme, “Anne, benim için bu ilişki bitmiştir. Ama, bu adam yeni işe girdi. En azından ilk maaşını aldığında, parayı elinden alıp, kuyumcunun falan borcunu kapatalım ki, oraya da iyice rezil olmayalım. O güne kadar bir şey yokmuş gibi davranacağım ben. Ama kuyumcunun borcu bittiğinde, Yalçın’da bitecek” dedim. Sen bilirsin dedi annem, kararı bana bırakmıştı. Bana göre o an için alınabilecek en mantıklı karardı.

Elimden geldiğince az vakit geçirmeye çalışıyordum onunla. Akşam o salonda otururken ben bilgisayarın başında ders çalışıyor gibi görünüyordum ama, kulağım salonda onu dinliyordu. Hala yalan söylüyordu. Biliyordum. Aptal falan zannediyordu galiba beni. Bir sabah Yalçın’ı erkenden uyandırıp, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yolladım. İnternetten randevu alamıyorduk çünkü. Sabah 6’da evden çıkardım onu. O gün “Ben doktorla görüşmeye gittim” diye aradı beni. Nasıl geçti diye sordum ama merak etmiyordum da aslında. O dakikadan sonra iyileşmesi ya da iyileşmemesi umrumda değildi. Ayrıca hasta olduğunu değil bir hırsız olduğunu düşünüyordum. Çünkü kleptomani, bence zenginler için yaratılmış bir hastalık ismi. Adamın parası varsa kleptoman olur, yoksa hırsız. Saçma geliyor bana o ikisini ayırmak. Hırsız işte. Bu kadar basit. Senin olmayan bir şeyi alıyorsan, hırsızsın demektir. HIRSIZ!

Aradan sadece üç gün geçti ve Yalçın eve, “Ben bugün de doktora gittim” diye geldi. İçimden “Yalanını sikeyim senin” derken, dışımdan ilgili bir sevgili gibi davranıp, görüşmenin nasıl geçtiğini sordum. Konuştu da konuştu. Perşembe akşamı telefonum çaldı arayan Yalçın’dı. “Aşkım, kapıdayım, yukarı çıkamıyorum. Gelip beni alır mısın?” diyordu. İndim aşağı. Ayakta zor duruyor. Beti benzi atmış, belli ki tansiyonu yükselmiş. Yukarı çıkarıp, yatağa yatırdım. Tansiyonunu ölçtükten sonra, ne olduğunu sordum. “Doktora gittim, ilaç verdi bana ondan böyle oldum herhalde” dedi. ‘Hani bakayım, hangi ilacı verdi’ diye sordum. “Bir tane verdi” dedi. İlacın ismini sorunca biraz düşünüp “Zaxon” dedi. Gülmemek için zor tutuyordum kendimi. “İyi sen dinlen biraz, ben yemek olunca seni kaldırırım” dedim. İçimden hiç açılmamış küfürler geçiyordu. Ağlamakla gülmek arasında kalırsınız ya bazen, işte öyleydim. Kendimi sıkmasam eğer, Türk filmlerinde esas kadının önce ağlayıp sonra gülmesi ve ardından delirmesi gibi bir olay yaşayacaktım biliyordum. Onun için tutuyordum kendimi.

Yemek hazır olduğunda uyandırdım onu ve mutfağa geçtik beraber. Havadan sudan, yeni işinden ve başladığı projeden konuşuyorduk. Birden ona “Hayatım sen psikologa mı yoksa psikiyatra mı gidiyorsun” diye sordum. “Psikologa” diye cevapladı. “Hmmm, tamam.” diyince ben, “Ne oldu ki?” dedi. “Hiiç öylesine sordum işte” diyip konuyu değiştirdim. Yemek boyunca da konuşmadım bir daha. Uyku vakti geldiğinde, “Yarın işten çıkınca eve gelme, Kale’ye gel. Konuşmamız lazım” dedim. ‘Şimdi konuşalım ne oldu?’ diye sordu. “Şimdi konuşamayacağım kadar uzun, yarın konuşacağız” dedim. Israrla konunun ne olduğunu sorunca “Bu olaylar başladığından beri ağzımı açmadım, hiç yorum yapmadım ve sıra bende” dedim. Cevabını alınca sustu. Peki diyebildi sadece. O uyudu. Ben sabaha kadar yatakta dönüp durdum. Yorgundum…

Bölüm 9 – Yakında

Reklamlar

12 Yorum (+add yours?)

  1. Hakan
    Haz 01, 2011 @ 07:18:11

    Kelebek kardes, baska bir sitede yorumlari okurken senin “Vay babanin kaval kemugu” yorumunu 🙂 gordum. Bu yorumu cok yakin bir arkadasim genelde sasiritici birsey gordumu yapardi, bir an acaba o mu diye tikladim nick’ine derken o kisi degilmissin ama beni buraya getirdi. Yaklasik 1 saatte 7 bolumu okudum bir arkadasimla telefonda konustum ve hop 8. bolumude koymussun, allahtan bu sahistan kurtulmussun gercekten sevindim. Yazim seklin ve anlatimin cok guzel sanki karsimda oturup anlatiyormussun ben seni dinliyormusum gibi okudum, umarim seni ve aileni hakedicek birine kavusursun. Yazilarinin devamini bekliyorum.

    Cevapla

    • Kelebek BİRİCİK
      Haz 01, 2011 @ 07:27:43

      Merhaba,

      Yazdıkların için teşekkür ederim Hakan. Aslında bütün yaptığım bu.. Karşımda biri varmışçasına anlatmak. Çünkü içimi ancak böyle temizleyebiliyorum. Çok uzun süre bu yarayı içimde saklı tuttum. İyileşmesi için anlatmam gerekiyordu. Bu dizi 2 en fazla 3 bölüm daha sürecek… Ama biliyorum ki canına yandığımın hayatı yepyeni şeyler çıkaracak karşıma ve ben içimdeki sesi dinleyip anlatmaya devam edeceğim.

      Sevgiler.
      Kelebek

      Cevapla

  2. Hakan
    Haz 01, 2011 @ 08:15:13

    Bundan sonra guzel seyleri paylasmani dilerim, basinda talihsiz bir olay gecmis ama sen kendini bozmamissin zaten yazini okurkende ve anlatimindanda icin disin bir, sen kendi degerlerini koruduktan sonra sonra canini sevdigimin hayati seni kolay kolay yikamaz kardes. Bu arada telefonla konustugum arkadasimada e-posta ile hikayenin linkini gonderdim o da bir basladim birakamiyorum okumayi dedi 🙂 dedigim gibi basina iyi guzel olaylar gelsin onlari paylas bizimle bunu dilerim…

    Sevgiyle kal Kelebek kardes

    Cevapla

  3. Yuksel
    Haz 01, 2011 @ 10:02:39

    Kelebekcigim nasilsin iyimisin dicem okuyunca daha iyi oldugunu anladim.. Ben onceki yazilarini okumadim henuz denk geldim buna oyle okudum. Yalniz sabrina hayran kaldim. Yani o kadar seyden sonra hala oyle yadan boyle yaninda ya bu ipne. Senin gelmisini gecmisini diyip adama elinden geleni yapsan sanki daha guzel olurdu. En zayif aninda en dusmus aninda vuracaktin ona. Bi nebze olsun rahatliyo insan, bazen baskalarinin acilari senin mutlulugun olmali, kotu bise ama adam sapina kadar haketmis bunu.. Neyse gelcem ben ist.a goruselim senle.. Kendine iyi davran canim.. LAZZ

    Cevapla

    • Kelebek BİRİCİK
      Haz 01, 2011 @ 10:52:04

      Yüksel’cim, içimi döktükçe daha iyi hissediyorum, inan bana… 🙂
      İstanbul’a geldiğinde mutlaka haber ver…
      Yoksa o Laz kafanı kırarım.
      Bunu yaparım biliyorsun… 🙂
      Sevgiler…
      Kelebek

      Cevapla

  4. david dökmecibasi
    Haz 01, 2011 @ 10:34:39

    Okuduğum şeyin bir roman tadında olmasından duyduğum hazla,Bu olayların gerçek olduğunu bilmek ve kızgın”kötü” olmak arasında tuhaf bir duygu içindeyim,Bu yazıyı 1.bölümden 7. bölüme kadar çevirip bir ingiliz arkadaşıma mail atmıştım bugün cevabı geldi…”kitabın adını yollarmısın” 🙂 Bu olayı ölümsüzleştirmelisin bence senden iyi bir yazar olacağına eminim,
    Yalçın’a gelince ona diyecek söz bulamıyorum ”var aslında ama yeri değil” inan okurken bende orada olmak ve onun üstüne atlamak o yüzünü dümdüz etmek isterdim ”Bazı akşamları çalıştığım kum torbama yalçın adını koyacağım” yeni bölümüde merak ve heyecanla bekliyorum….
    Sevgiler

    David

    Cevapla

    • Kelebek BİRİCİK
      Haz 01, 2011 @ 10:39:00

      🙂 Kitap yazmak için daha çok ekmek yemem gerekiyor sanırım 🙂 Ama hayat bu belli de olmaz, gün gelir bir kitapla çıkarım karşınıza belli mi olur 🙂 Fakat emin ol bu hikayeyle değil 🙂

      Fakat kum torbası fikri inanılmaz hoşuma gitti 🙂 Bir fotoğrafını göndereyim, olmadı torbanın üstüne yapıştır 🙂 Daha çok keyif alırsın 🙂

      Sevgiler
      Kelebek

      Cevapla

      • david dökmecibasi
        Haz 01, 2011 @ 10:47:15

        Hikaye olmadığına eminim…
        Lafın gelişi baabında..
        Resim fikride benim hoşuma gitti ne yalan söyliyeyim,Kitap yazma olayını o kadarda gözünde büyütme eminim sen üstesinden gelirsin 🙂
        Bu arada kelebek gerçek ismin mi?

        Regards
        david :p

      • Kelebek BİRİCİK
        Haz 01, 2011 @ 10:56:05

        Tamam fotoğraf işini son bölümde halledebilirsin 🙂
        İsim benzerliği nedeniyle, insanlar yanılgıya düşmesin ve karşılarına çıkarsa diye son bölümde bir fotoğrafını yayınlamayı düşünüyorum 🙂

        Kitap konusuna gelince, yazdığım şeyin mükemmele yakın olması gerek, bu yüzden de çok ama çok daha fazla okumalıyım 🙂

        Evet, gerçek ismim Kelebek. Kelebek BİRİCİK 🙂

        Your sincerely,
        Butterfly 😉

  5. gülnur
    Haz 02, 2011 @ 00:13:08

    Kelebeğimm sen çok cesur bir kadınsın işte bu yüzden sana hayranım..
    Bu arada kum torbası fikri müthişti gerçekten sırf bu yüzden uzak doğu sporlarına başlayabilirim 😀 ve evet kitap kesinlikle bu konuyu düşün derim seni seviyorum bidenemmm..

    Cevapla

  6. Trackback: Gerçekler Acıtır – Bölüm 9 « Kelebek Güncesi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: