ehem öhöm

Merhaba Merhaba,

Efendim sizlerde mi buradaydınız? Sizi burada bizimle görebilmek ne büyük saadet. Ay o gülümsemeniz her daim kalsın suratınızda maaşallah 🙂

Ehem… Neyse… Özüme dönüyorum hemen, yaramadı bana bu giriş…

Sevgili Okuyucu,

Anlatacak bir sürü şeyim daha var, hayatım sadece acıdan ibaret değil benim, güzel şeyler de var ömrümde. Hepsini anlatmayı planlıyorum ancak… 6 yıllık yol arkadaşım, gümüş prensesim, Dell Inspiron 6400’üm tatile çıktı 😦 HD gümledi, yenilenene kadar bana yeni şeyler yazmak yasak gibi… Cep telefonundan da yazmak istemiyorum, Türkçe karakter sorunu yaşamayı sevmiyorum zira…

Bu nedenle kardeşimin ya da annemin bilgisayarlarına korsan saldırılar düzenleyip, başarılı olduğumda anlatacaklarım var.

O zamana kadar kendinize iyi bakın…

Sevgilerimle..

Kelebek

 

Not: Çok büyük ihtimalle 1 Temmuz’da http://www.yesildergi.com ‘da “”Kaybettiklerimiz” konulu bir yazım yayınlanacak. Az biraz daha hüzünlenmek isteyenler için birebir 🙂 Benim içinde son itiraf gibi 🙂 Bilgilerinize.

Reklamlar

Gerçekler Acıtır – Bölüm 10 – SON

“Ya Yalçın sen o ne dedi, bu ne dediyi bırak bir kenara, ben ne diyorum öğrenmek istiyor musun?”
“Evet.”
“BİTTİ!”
“Ne demek bitti?”
“Bitti Yalçın, sen ve ben diye bir şey yok artık! Bitirdin!”
“Ama, ama sen böyle dememiştin. Ara verdik demiştin!”
“Sayende ara veremedik ki, sahi sen ara vermek ne demek biliyor musun ondan da emin değilim ya!”
“Ne yaptım ki ben?”
“Ya Yalçın, giderken beni arama, kafamı toplamam lazım dedim, ara deseydim bu kadar çok aramazdın sanırım.”
“Ben özür dilerim, bundan sonra aramam, yüzümü bile görmezsin sadece sen istediğinde konuşuruz, n’olur benden ayrılma!”
“Yalçın, bitti diyorum ısrar etme..! Sana karşı, kızgınlığım, kırgınlığım geçecek gibi görünmüyor! Bitti. Israr etme”

Konuşmanın sonrasını yazıp sizi de boğmamın anlamı yok, çünkü böyle gitti hep. O ağladı, ben uyuz oldum. Konuşma devam ederken, Facebook’da Nişanlı durumunu kaldırdım. Beraber olduğumuz tüm fotoğrafları sildim. O esnada “Lütfen Face’den silme beni, en azından haberlerini alayım, seni göreyim, ben iyileşene kadar lütfen.” dedi. Tamam dedim (diyen aklımı domaltsınlar arkadaş, hala taviz, hala taviz!).

Sabaha karşı msni kapattığımda, içim bomboştu. Sadece, “Şimdi ne olacak?” diyordum. “Ben nasıl normale döneceğim?” O gece uyudum mu uyumadım mı hatırlamıyorum. Ertesi gün, annem ve teyzem, Yalçın’ın eşyalarını götürdüler. Dolabı açtım. Bomboştu. Aynı içim gibi. İşte o boşluk gözümden bi türlü akamayan yaşların akmasına sebebiyet verdi. Elimde nişan fotoğrafı, histerik Türk filmi aktristleri gibi bi yandan ağlıyor, bi yandan fotoğrafı okşuyordum. Nasıl bir ruh hastalığı gelip yakışmışsa yakama, dolabın kapılarını kapatıp, dolabın içinde ağlamaya başladım. Dolaptan çıktığımda kurbağa gibi olmuş gözlerim yüzünden önümü göremedim bir süre, doğrudur. Sonra bilgisayarımın başına oturup, ona dair kayıtlı ne varsa yok etmeye başladım. O arada bana bu şarkı eşlik ediyordu. Tahmin edin yüksek sesle hangi bölümüne eşlik ediyordum o ağlamaktan çatallaşmış sesimle. Eveeet doğru bildiniz: “SEN KİMSİN SEN NE ADİ İNSANSIN, BIRAK!” Ha şarkının nakaratına takılmadım zannetmeyin. Ona da takıldım… “Seviyorum kahretsin!” Yalan değil be sevgili okuyucu, seviyorDum. Zira ilk bölümlerde söylemiştim hatırlarsan, hayatımda yaşamadığım bi şeyi yaşatıyordu adam bana…

Annem eve geldiğinde söyledikleri daha çok ağlamama sebep oldu. “Kelebek, sanki bu normal bir şeymiş gibi durdular, hiç bir şey sormadılar, söylemediler.” Şaşırdım çünkü bu insanlar, her şeyi ıncık cıncık eden, bir şeyi öğrenene kadar sorup duran insanlar, bu kadar tepkisiz kalmalarına şaşırdım!

Olayı kimselere anlatamadım. İki kişi hariç, Aslı ve Çisil. Çünkü bu iki can insan, bizi bir araya getirmeye çalışacak yegane kişilerdi. Hande zaten biliyordu, ilk sığınağım, limanım. Çıldırıyordum. Kimseyle konuşamıyor, neden bitti sorularına geçiştiren cevaplar veriyordum. “Anlaşamadık, aileler anlaşamadı, başka biriyle gördüm” vs.. vs.. Ama hepsi faydasızdı işte. İçimdeki sızı geçmiyordu bir türlü.

Yalçınla olaydan sonraki ilk msn konuşmasında, ödemesi gereken borçlardan bahsettim. Dükkan benim adıma açılmıştı evet ama, o aylar boyunca ödedim dediği vergiler, ıvır zıvırlar hiç ödenmemişti ve ben işsizdim ve bunları ödemeye gücüm yoktu. Kaldı ki zaten ödemesi gerek oydu. Benden çaldığı onca şey… Söz verdi. “Seni üzmektense kendimi öldürmeyi tercih ederim. Bana biraz zaman ver hepsini kapatacağım.” Sözünü tuttuğunu zannetmeyin, bu sözü o kadar çok verdi ki…

Adıma alınan hatların borcu geldiğinde, aradan bir kaç ay geçmiş, annemin siniri hala dinmemiş ben normale dönmemiştim. Annem, annesini arayıp, gayet makul bir ses tonuyla “Ayten Abla, bu Yalçın neden böyle yapıyor, bizi üzdüğü yetmedi mi? Bak her gün bir borç çıkıyor, kapatsın bunları ya da aldıklarını geri versin, biz onları satıp ödeyelim” Anneme bağrınıyordum, “aldıklarını değil ÇALDIKLARINI diye ama bana sus işareti yaptı. O esnada onun annesinin sesini duydum “Benim oğlum o paraları kendi mi yedi? Kızına yedirdi!”. İşte o laf benim çıldırdığım ve normale döndüğüm an söylendi. Ağzımdan çıkan cümleyi ve sesimin yüksek tonunu şu anda bile çok net hatırlıyorum “SENİN OĞLUN BENİM HAYATIMI SİKTİ, ŞİMDİ SIRA BENDE! BİR HAYAT NASIL SİKİLİRMİŞ, HEPİNİZ ÖĞRENECEKSİNİZ!”

Yalçın’a bir mail attım. Sana 3 gün mühlet ya borçlarını öde, ya da ben dava açıyorum diye. Anında msne geldi. “Yapma böyle sakin ol, bak çalıştığım şirket tarihinde ilk defa maaş ödemelerini geciktiriyor.” Bir önceki iş yeri içinde aynı yalanı söylüyordu, o yüzden alışkındım ve dedim ki, “Geç bunları Yalçın, ben bunları o kadar çok duydum ki senden, birazdan ‘Hatta patron özel olarak gelip, özür diledi benden’ diyeceksin.” Peki diyebildi sadece. “Yalvarırım bekle, Salı gününe kadar bekle” Beklesem ne değişecek dedim ama cevabı değişmedi. Son cümlemde “Hazır ol Yalçın, her an gelip alabilirler seni” dedim ve kapattım msn sayfasını. Sinir krizi geçiriyordum. O şapşal anası benim için nasıl böyle bir şey söyleyebilirdi ki… Bi yerlerde duyduğum ve çok güldüğüm laf sonunda tam benim durumumu anlatıyordu işte:

Millet orospu olur, çocuğu da gelir beni bulur!

Nasıl, cuk oturmuş değil mi sevgili okur? 🙂 Bakma güldüğüme, çok zor geldim ben bugünlere. Her sabah küfür ederek kalkıyordum yataktan, her akşam küfür ederek giriyordum yatağa. Ha bu arada Salı günü hiç bir şey olmadı. Olmasını bekleyen de yoktu zaten 🙂 (Galiba akıllanmıştım artık)

Aradan bir ay kadar daha zaman geçti, Yalçın’ın kuyumcunun borcunu ödediğini duyduk. (Bir kaç bölüm önce anlatmıştım, hatırladın mı?) Nasıl yaa dedim ve telefona sarıldım. “Hani öncelik benimdi, bana olan borçlarını ödüyordun, hani beni üzmektense ölürdün?” dedim, “Ne yapayım annemi tehdit ettiler” dedi. “Ne yani ben de anneni tehdit mi edeyim, bunu mu demek istiyorsun” diye sordum ben de doğal olarak. Gelen cevap muhteşemdi. “Sülaleni oyarım senin!” Senin götün yemez dedim, telefonu kapattı suratıma! Delirip tekrar aradım, “O telefon bir daha suratıma kapanmayacak!” diye bağırıp, lafımı koyup ben kapattım telefonu suratına.

En sonunda annem, “Bu köpeğin bir şey ödeyeceği yok Kelebek, başımızın çaresine bakacağız artık, ben buna bel bağlayamam” dedi. Aramayı bıraktım, arasam da irtibata geçsem de hiç bir şey olmuyordu çünkü. İşe girdim o sırada, ve deli gibi çalışmaya başladım. Çalışınca unuturmuş ya insan kendini, kendimi unuttum. İşten çıktıktan sonra, eve dönerken ya da adıma gelen bir borç bildirimi gördüğümde geliyordu aklıma, ardında binlerce küfürle tabii.

Bir sene dolduğunda ve Yalçın hiç bir şey yapmadığında, davayı açmaya karar verdim. İnsanlık edip, öncesinde ablasını aradım ama kendimi tanıtmadan, “Yalçın’ı ver” dedim sadece. Yalçın’ı telefona vermediler, o şerefsiz abisi Mahir, telefona çıkıp Yalçınmış gibi konuşmaya çalıştı. “Mahir, Yalçın’ı ver” dedim. Telefonu suratıma kapattılar. Beş dakika sonra, onlar aradı. Telefondaki yine Mahir, ama ben Yalçın diyor, salağım ya ben dört senemi verdiğim adamın sesini tanımayacağım telefonda. “Sen Yalçın değilsin Mahir, oyalama beni” dedim, pisliğin verdiği cevap küçük çaplı bir şok geçirmeme neden oldu. “Ne oldu, Yalçın’ınkini mi özledin? Soktukları yetmedi mi?” kıpkırmızı oldum telefonun diğer ucunda. Beni tanımamışlardı ama böyle bir cümle nasıl kurulur? Nasıl aşağılık insanlar bunlar, Tanrım sana şükürler olsun ki beni bu insanlardan kurtardın. Şoku atlattığımda “İnandığınız Allah belanızı versin!” diyerek kapattım telefonu… Daha fazla konuşmanın anlamı yoktu, onların seviyesine düşmeninse gereği yoktu. Ertesi sabah soluğu mahkemede aldım, onlar da beni karakola gönderdiler ifade vermem için. Ben ve tanıklarımdan biri olarak annem ifademizi verip eve döndük.

Bu arada, rastlantılar sonucu Yalçın’ın nişanlandığını ve kısa süre sonra evleneceğini öğrendim. Üstelik evleneceği kızı tanıyordum ve hatta kızın bizim nişanımıza gelip saatlerce göbek atmışlığı vardı. (Belirtmeden geçemeyeceğim sevgili okur, kızla ilk tanıştığımda nefret etmiştim. Aralarında bir şey olduğundan şüphelenmiştim. Hatta annesine ve ablasına sordum, annesi “Ayyy, o kız olursa Yalçın’ı reddederim evlatlıktan” demişti. Yalanını siktiklerim!) İçim elvermedi. Çalıştığım yerden kızın telefonuna ulaştım. Mesaj attım kıza. “Birgül Merhaba, duydum ki sen de benim gibi hayatının hatasını yapıp Yalçın’la bir hayat kurmaya kalkmışsın. Bilmeni isterim ki ben Yalçın’dan durduk yere ayrılmadım. Yalçın benim evimden nişan takılarını, cep telefonlarımı, cüzdanlarımızdan paralarımızı çaldı. Şu anda Yalçın’a karşı açılmış dört ayrı suçlamayla davalarım var. Beni yaktı, sen de yanma. Evleneceğin adamı ve ailesini iyi tanı.” Bu mesajı gönderdikten sonra iki saat kadar bekledim ve bir mesaj daha yolladım. “Biliyorum, bunları duymak ağır, ama konuşmak istersen ben hazırım” Ya hu biri benim evleneceğim adam hakkında böyle bir mesaj atacak, inanmasam bile arar “Bre kaltak, sen kimsin ki bu lafları edebiliyorsun” diye hesap sorarım. Tek kelime yazmadı. Mesajın ulaştığını biliyorum. Nasıl bir şeydi anlamadım. Nasıl kapattılar bu mevzuuyu bilmiyorum. Nasıl bir mide var insanlarda, anlamıyorum.

Mart ayında mahkemeden cevap geldi. “Soruşturmaya gerek görülmemiştir!” (Türk adalet sistemine en derin(!) saygılarımı sunarım.) Annem dışındaki tanıklarımı dinlemeye dahi tenezzül etmemişlerdi. Yıkıldım be sevgili okuyucu. Nasıl şanslı bir piçti bu, bundan bile yırtmıştı. İşte o karardan sonra, yapabileceğim tek şeyi yaptım. En iyi bildiğim şeyi, yazdım. İçimi temizlemek için yazdım. Kendimi arındırmak için yazdım. Bu yazı bittiğinde, Yalçın sadece silik bir isim olarak kalacak. Yaptıklarını asla unutmayacağım evet, ama hiç bir şey canımı yakamayacak ona dair.

Şimdi ne mi yapıyoruz? Yalçın 01.05.2011’de evlendi. Mutluluklar dilediğimi sanmayın sakın, artık sadece bana yaptıklarının acısı en sevdiğinden çıksın diyorum. Huzur kapısının yakınından bile geçmesin. Ben mi? Ben an itibariyle içimi temizledim, gayet iyiyim. 18 taksit sonra, o şerefsizden kalan borçlarım bittiğinde çok çok daha mutlu olacağım 🙂

İsim benzerliği olabileceği açısından ve bu adamla karşılaşırsanız, kaçabileceğiniz kadar uzağa kaçmanız için ve ayrıca fotoğrafını boks antremanında kullanabilmeniz için, işte bahsettiğimiz şahıs budur. Şu anda eşi olmuş kişinin yüzünü kapattım, onu afişe etmenin anlamı yok.

 

Bugüne kadar, sabırla okuduğunuz için, hepinize çok teşekkür ederim. Daha keyifli günlerde görüşmek üzere…

Sevgiler…

Kelebek BİRİCİK

Gerçekler Acıtır – Bölüm 9


Bölüm 8
Bölüm 7Bölüm 6Bölüm 5Bölüm 4 Bölüm 3Bölüm 2Bölüm 1

Öylesine yorgundum ki, beynimin tükenmişliği bedenime yansıyordu. Kalbim… O sadece yaşamsal faaliyetlerini yerine getiren bir taştı, o kadar. İşte bu yorgunlukla vakti gelip de geçen konuşmayı yapmaya karar verdim Yalçın’la. Cuma akşamı 20:00 gibi aradı. “Ben geldim, Kale’nin önündeyim” Gittim. Yukarıya çıktık. Oturduk.

“Nasılsın?” dedi.
‘Şaka mı yapıyorsun?’ dedim. Anlamadı salak. Ben de konuya giriş yaptım hemen. Ne diye uzatacaktım ki artık…

“Bana hala yalan söylüyorsun Yalçın!”
“Ne yalanı?” (İtinayla aptalı oynayabilir kendisi, talep ederseniz ders dahi verir diye düşünüyorum)
“Sen doktora falan gitmiyorsun!”
“Gidiyorum yaaa, bu nerden çıktı şimdi?”
“Doktorun adını söyle!”
“….”
“Hastaneye ödediğin muayene parasının faturasını göster!”
“….”
“Bana yalan söylüyorsun! HALA!”
“Nasıl anladın?”
“1. Psikologlar hastalarını 3 günde bir görmezler. 3 günde bir görülmesi gereken hasta hastaneye yatırılır. 2. Psikologlar ilaç yazamaz, o işi psikiyatrlar yapar. Ki bu bağlamda psikolog seni hastaneye de yatıramaz. 3. Hiç bir doktor hastasına tek bir ilaç vermez. Bir ilacın, antibiyotiğin dahi iyileştirme başlatması için en az 48 saat lazım ki, onda da düzenli kullanım ister. 4. ZAXON diye bir ilaç yok! Onun adı ZANAX! Sanırım aklına gelmedi”
“Evet, hatırlayamadım” (burada suratına bir sırıtma yayılmıştı ki, gözlerimden fışkıran ateşi görünce dondu.)
“Ben sana ikinci bir şans tanıyorum ama sen bana yalan söylemeye devam ediyorsun! İşte buna anlam veremiyorum!”
“Ben, hastaneye gidemedim, ne yapayım. Damgalansa mıydım? Ya biri görse beni orada?”
“Biri seni orada görse ne olacak, doktoruna gidip neden gittiğini mi soracak? Hadi diyelim ki sordu, hasta-doktor ilişkisi diye bir şey var. Mahkeme talebi olmadığı sürece senin neden tedavi gördüğünü doktor kimseye açıklayamaz. Hipokrat boşuna mı yemin hazırlamış!”
“Ben yapamadım. Hem zaten devlet hastanesi, bakmıyorlarki…”
“Senin özele gitmeye paran var mı?”
“Yok.”
“E o zaman, sike sike gideceksin devlet hastanesine. Ayrıca bu kadar da değil Yalçın. Günlerdir, her akşam, salonda oturup anneme sıktığın yalanları dinliyorum. Yok şuraya bu işi yapıcam, yok bundan bu kadar para alıcam, onunla hemen şunu yatırıcam. Yalan söylüyorsun. Anneme dahi. Ki o kadın sana yardım etmek için elinden geleni yapıyor. Sen bizi saplandığımız bu bok çukurundan çıkarmaya çalışmak yerine, çukura biraz daha sıçıyorsun!”
“…” (işte yazar burada karşısındakinin gözyaşlarını görür ama artık akıllanmıştır. Bu gözyaşları onu durduramaz. Bu sırada yanımıza gelen garson, adamın halini görünce, bir şey demeden uzaklaşır, masaya bol miktarda peçete getirir. Hinliğinden midir bilinmez, müziği en damar müziklere bağlar.)
“Söylesene Yalçın, bunu nasıl yapabildin?”
“Ben, bilmiyorum aşkım. Gerçekten bilmiyorum. Sen bana Yalçın mı dedin az önce?”
“Evet aynen öyle dedim. Çünkü içimden sana, aşkım, sevgilim ya da canım demek gelmiyor. Hatta sana dokunmak bile istemiyorum. Çünkü sen beni mahvettin”
“Özür dilerim ama n’olur bana bunu yapma. Bana bu kadar soğuk davranma.”
“Ne yapacaktım? Götünde pervane mi olacaktım eskisi gibi..!”
“Bana böyle mi yardım ediyorsun yani?”
“Ulan sen hiç bir şey yapmıyorsun ki! Üstelik yalan söylemeye devam ediyorsun! Ben senin neyine yardım edeyim?”
“…”
“Bak ben en çok neye kızgınım biliyor musun?”
“…”
“Beni ve ailemi aptal yerine koymana kızıyorum. Bu kadar sinsi olabilmene kızıyorum. Gerizekalı, o altınlar zaten senin ve benim için saklanıyordu. İstesen verilmeyecek miydi? ”
“Verirdiniz.”
“E o zaman?”
“İsteyemedim.”
“Şimdi çok mu güzel oldu peki?”
“…”
“Anlamadığım senin bu hainliği yapabiliyor olman! Yalçın biz tam 42 gün sizde kaldık. Ki ben sizde daha öncede kaldım ama değil ailenden bir şey çalmak, salondan ayrılmadım ulan! Kimsenin bırak altınını ıvır zıvırını, çantasının yanından geçmedim. Sen bunu nasıl yaptın?”
“…”
“Çantanı ver Yalçın!”
“Neden?”
“Çantanı ver! Delirtme beni” Bir gece önce çantasını didik didik ettim. Amacım bir hastane fişi, faturası bulmaktı ama onun yerine yeni alınmış iki cep telefonu hattı ve annesinin kredi kartını buldum. Çantayı verdi. Çıkardım onları yerinden, masaya koydum.
“Bunlar ne?”
“Hat!”
“Götümüzde çok az kazık var, bunlar da mı girsin istiyorsun?”
“E senin telefonun kesik, ben dedim ki ikimizin numarası da sıralı olsun, hem hattı taşıyacağım diyordun. Ben de o yüzden hat aldım”
“İyi bok yedin. Sana hat al diyen mi oldu?”
(Öküz sinirlenir, ve…) “İyi tamam kullanmayacaksan, kırar atarım!”
“Aynen öyle yap! (Kartlar kırılır. Gözüme girmek için çırpınışlar.) Annenin kartı neden sende?”
“İşe gitmek için yol param bile yok! Ne yapayım?”
“Hee kendi kartlarını siktin, sıra annenin kartında yani?”
“…”
“Kes ağlamayı!”
“Ben… Ben…”
“Bilmiyorum diyeceksen eğer, sus!”
“…”

Ben ağlak erkeği sevmem. Usul usul ağlasın, bana göstermeden ağlasın, böyle fena romantik, duygusal vs. durumlarda gözünden bi’kaç damla yaş süzülsün tabii ama bir kadının karşısında hönkürmek, sümüklerinin akması falan! Sevmiyorum arkadaş, bana inandırıcı gelmiyor. Bu salak sanki biri ölmüş gibi ağlıyor karşımda, babası öldüğünde ağlamadı o kadar. Baktım olacak gibi değil, herkes bize bakıyor, konuşmanın sonunu getirmeye karar verdim.

“Ben gidiyorum.”
“Eve mi?”
“Hayır Yalçın. Biraz uzaklaşmam lazım. Hande’ye gidiyorum.”
“Hande’ye mi? Burhaniye’ye?”
“Evet.”
“Ne diyeceksin Hande’ye? Ne yapacaksın orada?” Aha! Göt korkusuna gel. Rezil olacağım korkusu. Acaba söyleyecek mi korkusu. Söylerse ben ne bok yerim korkusu.
“Bir şey söylemeyeceğim Yalçın! Ne söyleyebilirim? ‘Ben o kadar büyük bir aptalım ki, hayatımı adadığım adam, burnumun ucundan altınlarımı, cüzdanlardan paraları çalıyor, telefonumu götürüp satıyor ama ben farkedemiyorum’ mu diyeceğim? Bir şey söylemeye değil, şu ortamdan uzaklaşıp, kafamı dinlemeye gidiyorum…”
“Ne zaman?
“Çarşamba günü.”
“Ne kadar kalacaksın?”
“Pazar dönüyorum.”
“Tamam.”
“Ama ben yokken sen evde kalamazsın. Yanına seni bir kaç gün idare edecek kıyafet al, ben gelince gerisini hallederiz.”
“Neden kalamam, anne mi dedi?” Gerizekalı işte. Lan kadın seni öldürmemek için zor tutmuş kendini, üstelik sen yalan söylemeye devam ediyorsun ve ben tüm bu konuştuklarımızı biraz sonra anneme anlatacağım!
“Ben yokken evde kalmanı istemiyorum Yalçın. En mantıklısı bu!”
“Peki!”

O konuşma orada bitti. Çünkü bana verebilecek bir cevabı yoktu Yalçın’ın. Ertesi gün annemle konuştum. “Bu ilişki bitti anne. Sadece Balıkesir’de kafamın rahat etmesi için Yalçın’a ara verelim diyeceğim ama Pazar günü döndüğümde bu iş bitmiş olacak. Onun için senden tek ricam, lütfen ben yokken, Yalçın’ın tüm eşyalarını topla. Yatağı odadan çıkar. Çünkü ben döndüğümde görmek istemiyorum. Bunu benim için yapar mısın?” dedim. Kabul etti kadıncağız, üzgündü, belliydi. Ama yapabileceği bir şey yoktu.

Çarşamba akşamı yola çıkmak için otogara gittim. Daha doğrusu beni Yalçın götürdü. Otobüsü beklerken ona şunları söyledim.

“Yalçın, bunu sana anlatmam kolay değil. Ama ben eskisi gibi hissetmiyorum. Seni görmek, sana dokunmak, sana sarılmak istemiyorum. Aslında bu yüzden gidiyorum Balıkesir’e. Kendimi, kafamı toplamalıyım. O yüzden, biraz ara verelim, olur mu?” Çok naif konuşuyordum zira bir sorun çıkarsın istemiyordum.
“Ayrılmıyoruz ama değil mi? Yani beraberiz hala.”
“Tabii tabii beraberiz, ama bir süre görmeyelim birbirimizi, lütfen.”
“Tamam. Ayrılmıyoruz sonuçta, sadece ben seni daha kısıtlı göreceğim.”
“Evet. Lütfen ben Balıkesir’deyken sık sık arama. Ki kendimi toplayabileyim. Ben ararım seni” (YALAN!)
“Ama ben şimdi evdekilere ne diyeceğim? Ara verdik mi diyeceğim?”
“Bir şey söylemene gerek yok. İstanbul’da olmadığımı söyle.”
“Tamam.”
“Hadi ben otobüse bineyim artık”

Ben Yalçın’la bu konuşmayı yaparken, annem Yalçın’ın abisi Süleyman’a, olayları anlatıyordu. Yardım istiyordu çünkü Yalçın’ın yaptıkları yüzünden bu artık, tek başına çözebileceğimiz bir sorun değildi. İşte ben de tam bu yüzden Yalçın’ın doğruca eve gitmesini istiyordum.

“Hoşçakal… Kendine dikkat et… Eve git mutlaka… Annenlere selam söyle.”

Son defa sarıldım ona. Son defa öptüm. Otobüse bindim. Ağlıyordu. Bu sefer usul usul ağlıyordu. Otobüsün camından gördüğüm adam, benim sevdiğim adam değildi artık, ömrümü adadığım adamın yanından bile geçemezdi. El bile sallamadım. Otobüs beni bekletmeden, bir anda harekete geçti zaten. Daha fazla o sahneyi izlemek zorunda kalmadım. Otogardan ayrılırken, içimde bi rahatlama vardı, güneş sızmıştı kalbime, hissediyordum.

Yolculuğun nasıl geçtiğini hatırlamıyorum çok. Tek hatırladığım 800 sayfalık kitabı yol boyunca bitirdiğimdi. Balıkesir’e sabah saatlerinde indim. İner inmez telefonum çaldı. “Gittin mi?” Arayan Yalçın’dı tabii ki, işte o anda anladım, bana rahat vermeyecekti. (Yazar o telefonun sıçtığının resmi olduğunu bilmektedir sevgili okuyucu, bavulunu sürüye sürüye Hande’nin evine doğru yol alır.) Yol yorgunluğumu atmak için uyudum biraz. Uyandığımda telefonumda Yalçın’dan gelen bir arama daha vardı. Derinden bir offf çekip çıktım yataktan. Aradım beni aramışsın diye. “Merak ettim seni” dedi. “Konuştuk ya sabah, sağsalim geldiğimi biliyordun zaten.” dedim sinirli bir sesle. “Hande’ye ne dedin?” diye sordu. “Daha bir şey söylemedim ve söylemeyeceğim de” dedim. Kapattık telefonu. O gün kaç kere daha konuştuk hatırlamıyorum.

Evet, Hande’ye her şeyi anlattım. Anlatırken Yalçın aradı. Ağlıyordu.

“Hani söylemeyecektiniz, hani her şey aramızda kalıp, mezara kadar gidecekti? Neden yaptınız bana bunu? Abim ağzıma sıçıyor şu anda! Kimsenin yüzüne bakamıyorum.” dedi.
“Yani hala utanabiliyorsun, bu harika” dedim ben de. Sonra konuşmaya başladık.
“Yalçın, tek başına yapabileceğimiz bir şey değildi bu. Senin yardım alman lazım ve ben bu yardımı tek başıma sana veremiyorum. Alabildiğin her yerden destek alman lazım. Annene söylediniz mi?”
“Hayır şu anda sadece Süleyman Abim biliyor. Annem hasta, iyi değil. Bir şey olmasından korkuyoruz” (O cadıya bi bok olmaz, torunlarını bile gömer o!)
“Anladım!” Sonra neden oldu bilmiyorum ama biz bağrışmaya başladık. Ve ben ona şunu sordum.
“Yalçın, kumar falan mı oynadın da borçlandın bu kadar? Nereye gitti bu kadar para?”
“YEDİK” dedi. Bu cevap tüm faselyalarımın atmasına sebep oldu.
“Ne yedik Yalçın? 20.000 lira borcum var diyosun, ben ne yedim bu kadar? Kolumda dizi dizi altınlar mı var? Altıma araba mı çektin ya da dolabımdan kıyafetlerim mi taşıyor? Her gece en lüks gece kulüplerine mi gittik? Nasıl harcadık bu parayı anlat bakayım” diye bağırmaya başladım. Şimdi cevaptaki saçmalığa dikkat kesilmenizi istiyorum.

“Ama ben kahvaltılık alıyordum eve. Senin sigaranı alıyordum her gün!”

“Sen ne pislik bir adamsın ya! Sana eve bir şey al diyen oldu mu hiç? Pazar günü çıkıp, kendi yiyeceklerini alıyordun. Böreğiydi, patates kızartmasıydı, sucuktu vs. Ulan biz bunları yemiyoruz bile! Sen evde bir gün yiyecek bir şey olmadığını gördün mü? Sigara diyorsun, diyelim ki ben en pahalı sigarayı içiyorum. Hadi o da 10 lira olsun. Her gün bir paket aldığını düşün. Ayda 300 yılda 3600 lira yapar. Çarp dörtle bunu yine 20.000 yapmıyor!” O sinirle biraz daha bağırıp kapattım telefonu. Artık emin olduğum tek bir şey vardı. Bu ilişkinin geri dönüşü yoktu!

Pazar gününe kadar defalarca aradı. Ben telefonumu açmasam, Hande’yi arıyor, ona da cevaplatmazsam internetten yazıyordu. Tam bir işkence yani..! Pazar günü yola çıkmadan önce annemle konuştuk, Yalçın’ın eşyalarını toplamış, yattığı yatağı odadan çıkarmıştı. “Sana göstermem gereken bir şey var, çok şaşıracaksın” dediğinde “Artık şaşıracak bir şeyim olmadığını” düşünmüştüm. Yanılmışım. Pazar günü yolda tutturdu, ben gelip seni alacağım diye. Şiddetle karşı çıktım. “Saat 20.00’de İstanbul’da olacağım. Geç bir saat değil. Kendi başıma giderim, gelmene gerek yok!” diyerek engelledim.

Eve geldiğimde, bütün eşyalarının paketlenmiş olduğunu gördüm. Koridorda bekliyordu. Hiçbir şey hissetmedim. Annem beni salona götürüp, önüme anahtarlığını koydu. “Aaa, bu senin kaybolan anahtarın değil mi? Nereden çıktı bu şimdi?” dedim. “Yalçın’ın kışlık montunun içinden” dedi. Bu arada Yalçın sürekli arıyor, ben de telefonu meşgule alıyordum. Anahtarın nereden çıktığını öğrenince telefonu açıp “Arayıp durma, ben seni arayacağım!” dedikten sonra kapattım. Çok bağırmış olmalıyım ki, arkasından mesaj attı “İyi misin?” diye. Değildim. Nasıl iyi olabilirdim ki? Adamı an itibariyle bana yaşattığı utançlar yüzünden öldürmek istiyordum. Annemle konuşmamı bitirdikten sonra, mesaj attım. Kısa ve net. “MSN’e gel!”

Geldi.
“Hoşgeldin Aşkım”
“Hoşbulduk Yalçın”
“Nasılsın?”
“Sinirli”
“Neden”
“Sence neden?”
“Bana mı?”
“Düşün bakalım!!!”
“Neden?”
“Telefonu meşgule aldıkça niye arıyorsun? Sana bekle demedim mi ben, üstüne telefonu açıp söylüyorum mesaj atıyorsun! Ne bu ısrar, neyin ısrarı?”
“Ben merak ettim.”
“Neyi?”
“Annene söyledin mi ara verdiğimizi? Tepkisi ne oldu? Hande’ye ne anlattın? Ne dedi?”
“Ya Yalçın sen o ne dedi, bu ne dediyi bırak bir kenara, ben ne diyorum öğrenmek istiyor musun?”
“Evet.”
“BİTTİ!”

Bölüm 10 – Yakında (Final sınavlarım nedeniyle 12 Haziran’a kadar yazmak için fırsat bulamayacağım. Sonrasında görüşmek üzere. Sevgiler. Kelebek.)

Gerçekler Acıtır – Bölüm 8

Bölüm 7Bölüm 6Bölüm 5Bölüm 4 Bölüm 3Bölüm 2Bölüm 1

Eşyalarımı toplarken, Yalçın’a “Kasadaki kutuyu getir” dedim. İçeri gitti, gitti ama gelmek bilmiyor. Ben de sinirliyim ama lafı gediğine oturtacak yer arıyorum, susuyorum bu yüzden. Sonunda geldi benim olduğum yere. Elinde kutu. Ezilip büzülerek şu cümleyi kurdu: “Aşkım benim sana bir şey söylemem gerek!” ‘Söyle bakalım’ dedim gayet sert ve sinirli bir sesle. “Ne o bir şey mi söylememi bekliyorsun?” dedi. “Belki bekliyorum” dedim ve konuşmasını bekledim. Tam beş dakika suratıma baktı. En sonunda “Aşkım, ben….”

“Aşkım”
‘Evet’
“Aşkım hani senin kasada duran iki tane kolyen vardı ya…”
‘Eee?’
“Ben onları sattım, acil par…”
‘Nasıl sattın? Kime sordun da sattın?’
“E ben aramızdaki samimiyete güvenip…”
‘Bana sormadan benim olan şeyi sen nasıl satabiliyorsun?’
“E ama sen demiştin bi kere satalım istersen diye, ben ondan bağlantı kurup…”
‘Ben demiştim evet, ama sen de “Onlara mı kaldık” diye cevap verip şiddetle karşı çıkmıştın!’
“Çok acil para lazım oldu, ben de sattım”
‘Bana söylemeden?’
“Söyleyemedim, elime para geçince alıp, yerine koyacaktım.”
‘Sen bunu nasıl yapabildin ya, bana sormadan! Bu yaptığın… Bu… Hırsızlık bu!’
“Değil, her şey bizim ikimizin değil mi?”
‘Ya hu onlar bana annenin ve senin hediyendi tamam ama, benimdiler, benden istesen sana hayır mı diyecektim?’
“Diyemedim işte”
‘Cep telefonum nerde Yalçın? Sakın Serkan’da deme, ordan geliyorum ben!’
“Sattım.”
‘Seninki nerde?’
“Onu da sattım.”
‘Parasını ne yaptın Yalçın?’
“Borç ödedim.”
‘Neyin borcu?’
“Kredi kartının, kredi kartına çok borcum var Aşkım”
‘Bu kutudan başka bir şey sattın mı Yalçın?’
“Hayır!”
‘Emin misin?’
“Evet!”

Bir insanın başından aşağı kaynar suların dökülmesinin ne demek olduğunu işte ben bu yukarıdaki muhabbetle anladım. Omuzlarım düşmüş şekilde girdim evden içeriye. İpek evdeydi. Takı kutusunu alıp düzenlemeye başladı ve birden, “Kelebek annemin setinin kolyesi yok!” dedi. Ne demek istediğini anlayamadım önce, aptala bağladım. “Annem tamire vermiş olmasın” dedim. Annemi aradık, annem kutuda olduğunu söyledi. Ben aldım telefonu elime, dedim ki anne böyle böyle, Yalçın kutudaki iki kolyemi, sonra cep telefonlarını satmış. Annemin telefonda söylediği cümleler, beynimden vurulmuş gibi hissetmeme yetti zaten. “Kelebek, bak gör, nişan takılarını da o çaldı. Ara şunu Kale’ye gelsin hemen, bitti bu iş!” Ben arayamam anne, sen ara dedim. Arayamazdım da. Sonra… Sonrası fena işte… Sanki bir yerimi kesmişlerdi de ben onun acısıyla ağlıyordum. Öyle böyle ağlamak değil ama… Gözümün önünden tüm birlikteliğimiz geçiyordu. Yediğim kazığın acısına ağlıyordum aslında, ama İpek ilişkinin bittiğine ağlıyorum sanıp, annemi aramış. “Neden bitti diyorsun, mahvoldu kız burada” diye. Ne kadar utanıyordum Tanrı’m. Ömrüm boyunca yaşamamıştım böyle bir şeyi. Hem utanç, hem acı, hem öfke..! Ağırdı… Taşıyabileceğimden daha ağır…

Kısa bir süre sonra annem aradı. “Kalk Kale’nin önüne git (Kale Center AVM). Gelmiş, bekliyormuş, ben de yoldayım. Geliyorum.” Gittim. Evimle Kale’nin arası sürünerek 5 dk sürmesine rağmen, o yolu ne kadar sürede gittiğimi bilmiyorum. İlk karşılaşmamıza dair tek hatırladığım, telaşlı ve panik halinde olmasıydı.

İlk cümlesi:

“N’oldu aşkım? Anne beni niye çağırmış?”

Gözümde kocaman güneş gözlüğü, burnumun ucu ağlamaktan kızarmış, hala ağlıyorum. Hayvan herif bi’ sor, neyin var ne oldu diye! O kadar yıkılmıştım ki, kafamı toplayıp, kurabildiğim cümleler şunlar olmuştu.

“N’aptın sen Yalçın? Beni bitirdin, bizi bitirdin. Bunu nasıl yaptın?”

‘Ne yapmışım?’ diye sordu bir de pişkin pişkin. Gırtlağına yapışıp öldürmekle, sıkıca sarılıp hüngür hüngür ağlamak arasında gidip geliyordum ama ikisini de yapamadım. “Annemin kolyesini de satmışsın” diyebildim sadece. “Hangi kolyesini?”, dedi yüzsüzce. “Hangi kolyesini?” Çınladı soru beynimde. “İpek’in anneler gününde aldığı setin kolyesini” dedim, sesimi alçak tutmaya çalışarak. “Sen ne dediğinin farkında mısın? Hem ben nereden bileyim o kolyenin kutuda olduğunu? Açıp bakıp, saydım mı ki?” Kanımın damarlarımda donduğunu hissettim. Yüzsüzlük buydu demek. Yalan nasıl söyleniyordu gözünü bile kırpmadan, öğrenmiştim o anda. Evet ben de yalanlar söyledim, kimin hayatında pembe yalanlar yok ki, ama Yalçın’ın yaptığı düpedüz inkar etmek ve bunun için karşısındakini suçlamaktı. “Nereden bilsinmiş kolyenin o kutuda olduğunu”, Tanrı’m sen beni nelerle sınadın böyle. Tek söyleyebildiğim, “o kolye kutudaydı Yalçın, o kolye kutudaydı.”, bozuk plak gibi bunu tekrar edip duruyordum.

Annem geldiğinde, Yalçın hala annemin yüzüne bakabiliyordu. Ben annemin yüzüne bakamıyordum ama o bakabiliyordu. Ne kadar da yüzsüzdü. “Anne niye çağırdın beni buraya? Ne oldu?” Annemin gözlerinde yine on kaplan gücü birikmişti. Biliyorum, etrafta tanık olmasa, o an annem kesin öldürürdü Yalçın’ı. Annemin cevabı takdire şayandı ama: “Yalçın setin bilekliğiyle küpelerini de satsaydın. Onları bulamadın sanırım.” Şoka uğradı. “Sen bana ne demek istiyorsun anne. Ben nereden bileyim o kolyenin orada olduğunu? Saydımda mı aldım sanki kutuyu?” saçmalamasına devam ediyordu. Annem ateş çıkan gözleriyle susturdu onu. “Yürüyün yukarıya çıkalım, orada her şeyi konuşacağız!” İşte bu Yalçın’ın artık sıçtığı anlamındaydı.

Yukarı çıktık. Önce gayet soğukkanlıydı Yalçın Efendi. Her şeyi inkar ediyordu. Annem bastırdıkça bastırdı. “Yalçın, o nişan altınlarını da sen aldın. Cüzdanımdan paraları da sen aldın.” ‘Hayır ben böyle bir şeyi neden yapayım? Niye yapayım?’ diyor inkar ediyordu sadece. Bir dizi yalan sıralıyordu. Ben hala ağlıyordum. Daha fazla dayanamayıp, su almak için kalktım masadan. Öyle ki aslında kaçıp gitmek, masaya dönmemek, yüzünü bir daha görmemek istiyordum ama bir yanım, ah işte o bir yanım çok acıyordu…

Döndüğümde, Yalçın’ın süngüsü düşmüş, ağlıyordu. Masadan ne kadar uzak kaldım hatırlamıyorum. Sadece oturduğumda, anneme baktım, “O mu?” diye sordum gözlerimle, kafasını salladı. O kafasını salladı, benim içimdeki saray tuzla buz oldu. Ruhum yandı, bitti kül oldu. “Anne n’olur beni Kelebek’ten ayırma, ben onsuz yaşayamam. N’olursun ayırma!” Çaresizce ağlıyordum. Doğru düzgün düşünemiyordum, bu ilişkinin ne olacağına karar dahi veremiyordum. Yaşananlar geçiyordu gözümün önünden ve siliniyordu. Öyle ki zihnim onunla yaşadığım her güzel günü silip sadece o lanet günün görüntülerini gösteriyordu bana. Sesler beynimde yankılanıyor, sonra da birer birer uçuyordu.

Neden sonra annemin sesini duyup, masaya geri dönebildim. “Ben sana yardım etmek istiyorum Yalçın. Anlat, üçümüzün arasında kalacak her şey. Bu sır bizimle mezara kadar gidecek. Yardım etmek için elimden geleni yapacağım sadece bana doğruları anlat. Nişan altınlarını ne zaman aldın?” diyordu. “Bombadan bir-iki ay sonra” dedi. “Neden?” diye sordu annem. “Bilmiyorum” diye cevapladı bu soruyu. Çaresizce “bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum” diyordu sadece. Daha can yakan bir soru sordu annem. “Yalçın ilk ne zaman yapmaya başladın bunu?” ‘Abimin evinde. Abimin cebinden alıyordum ama farketmiyordu.  Ben eskiden böyle değildim anne, herkes parasını bana teslim ederdi, bana o kadar güvenirlerdi. Neden böyle oldum ben de bilmiyorum’ diyordu. O konuşuyordu ama sanki konuşan sevdiğim adam değildi. “Setin kolyesini nereye sattın Yalçın, söyle bari gidip onu alayım. İpek’e dükkandaki kasada kalmış deriz. O bana İpek’in hediyesi” diye sordu annem. “Karadeniz Kuyumcusu’na sattım Bahçelievler’de” dedi. (Böyle bir kuyumcu yok). Sonra, sonra yaklaşık bir saat daha aynı konular döndü durdu. Hasta olduğunu söyledi annem ona, doktora gidip tedavi olması gerektiğini. Kurtulması gerektiğini. İtiraz etmeden kabul etti. “Kelebek’i kaybetmemek, sizi kaybetmemek için her şeyi yaparım” diyordu. (Yalanında boğul Yalçın!)

Kalktık, aşağı indiğimizde Yalçın yüzünü yıkamak için tuvalete gitti. “Şimdi ne yapacağız anne?” dedim. Ellerimi tuttu annem, ‘Yardım edeceğiz’ dedi. Çünkü, zannediyordu ki ben ilişki bitecek diye ağlıyorum. Annem işine geri döndü. Biz Yalçın’la eve doğru yürümeye başladık. Elimi tutuyordu ama ben o eli tutmak istemiyordum. İçimde yıkılan, tuzla buz olan o sarayın ağırlığı yüzünden hiç birşey yapamıyordum. Biliyordum çünkü ölüyordum. Ruhum ölüyordu.

Eve geldiğimizde, İpek’e hiç birşey olmamış gibi davrandık. İpek her şeyi biliyordu bilmesine ama o da bu sessiz anlaşmayı bozmadı. Yorum yapamıyordum, konuşamıyordum. Sanki konuşursam, ölecektim. Sadece bundan sonra ne olacağını neler yapacağımızı söyleyebildim. “Hemen randevu alalım sana Bakırköy’den. Bir an evvel doktora git. Bundan sonra bana asla ama asla yalan söyleme. Herşeyi bilmeliyim ki, sana yardım edebileyim.” Hiç itiraz etmeden kabul ediyordu ne dersem diyeyim.

Tamamen bir tetikte bekleme durumundaydım. Geceleri o uyumadan uyumuyor, uyusam bile tavşan uykusunda yatıyordum. En ufak bir sese uyanıyor, yerinde mi değil mi diye onu kontrol ediyordum. Bu konuşmanın üstünden iki gün geçmişti ki, yıllardır alışveriş yaptığımız kuyumcu aradı bizi. Ondan duyduklarım, bir kere daha dizlerimin üstüne çökmeme sebep oldu. “Sevim Abla, Yalçın bizden 3 ay önce 2 tane bilezik aldı. 15 gün içinde öderim dedi ama hala ortada yok! Ulaşamıyoruz da.” Bu sondu artık. Adımı kullanarak, bizi kullanarak birinden daha borç almıştı işte. Bunu daha önce de yaşamıştım, ama öncekiler,  o kadar ufak miktarlardı ki, önemsememiştim. (Huzurlarınızda aklıma bir kere daha sıçıyorum) Sanırım, o minicik ip, içimdeki o uslanmaz iyimser, bu haberi duyunca öldü.

Hemen o gün anneme, “Anne, benim için bu ilişki bitmiştir. Ama, bu adam yeni işe girdi. En azından ilk maaşını aldığında, parayı elinden alıp, kuyumcunun falan borcunu kapatalım ki, oraya da iyice rezil olmayalım. O güne kadar bir şey yokmuş gibi davranacağım ben. Ama kuyumcunun borcu bittiğinde, Yalçın’da bitecek” dedim. Sen bilirsin dedi annem, kararı bana bırakmıştı. Bana göre o an için alınabilecek en mantıklı karardı.

Elimden geldiğince az vakit geçirmeye çalışıyordum onunla. Akşam o salonda otururken ben bilgisayarın başında ders çalışıyor gibi görünüyordum ama, kulağım salonda onu dinliyordu. Hala yalan söylüyordu. Biliyordum. Aptal falan zannediyordu galiba beni. Bir sabah Yalçın’ı erkenden uyandırıp, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yolladım. İnternetten randevu alamıyorduk çünkü. Sabah 6’da evden çıkardım onu. O gün “Ben doktorla görüşmeye gittim” diye aradı beni. Nasıl geçti diye sordum ama merak etmiyordum da aslında. O dakikadan sonra iyileşmesi ya da iyileşmemesi umrumda değildi. Ayrıca hasta olduğunu değil bir hırsız olduğunu düşünüyordum. Çünkü kleptomani, bence zenginler için yaratılmış bir hastalık ismi. Adamın parası varsa kleptoman olur, yoksa hırsız. Saçma geliyor bana o ikisini ayırmak. Hırsız işte. Bu kadar basit. Senin olmayan bir şeyi alıyorsan, hırsızsın demektir. HIRSIZ!

Aradan sadece üç gün geçti ve Yalçın eve, “Ben bugün de doktora gittim” diye geldi. İçimden “Yalanını sikeyim senin” derken, dışımdan ilgili bir sevgili gibi davranıp, görüşmenin nasıl geçtiğini sordum. Konuştu da konuştu. Perşembe akşamı telefonum çaldı arayan Yalçın’dı. “Aşkım, kapıdayım, yukarı çıkamıyorum. Gelip beni alır mısın?” diyordu. İndim aşağı. Ayakta zor duruyor. Beti benzi atmış, belli ki tansiyonu yükselmiş. Yukarı çıkarıp, yatağa yatırdım. Tansiyonunu ölçtükten sonra, ne olduğunu sordum. “Doktora gittim, ilaç verdi bana ondan böyle oldum herhalde” dedi. ‘Hani bakayım, hangi ilacı verdi’ diye sordum. “Bir tane verdi” dedi. İlacın ismini sorunca biraz düşünüp “Zaxon” dedi. Gülmemek için zor tutuyordum kendimi. “İyi sen dinlen biraz, ben yemek olunca seni kaldırırım” dedim. İçimden hiç açılmamış küfürler geçiyordu. Ağlamakla gülmek arasında kalırsınız ya bazen, işte öyleydim. Kendimi sıkmasam eğer, Türk filmlerinde esas kadının önce ağlayıp sonra gülmesi ve ardından delirmesi gibi bir olay yaşayacaktım biliyordum. Onun için tutuyordum kendimi.

Yemek hazır olduğunda uyandırdım onu ve mutfağa geçtik beraber. Havadan sudan, yeni işinden ve başladığı projeden konuşuyorduk. Birden ona “Hayatım sen psikologa mı yoksa psikiyatra mı gidiyorsun” diye sordum. “Psikologa” diye cevapladı. “Hmmm, tamam.” diyince ben, “Ne oldu ki?” dedi. “Hiiç öylesine sordum işte” diyip konuyu değiştirdim. Yemek boyunca da konuşmadım bir daha. Uyku vakti geldiğinde, “Yarın işten çıkınca eve gelme, Kale’ye gel. Konuşmamız lazım” dedim. ‘Şimdi konuşalım ne oldu?’ diye sordu. “Şimdi konuşamayacağım kadar uzun, yarın konuşacağız” dedim. Israrla konunun ne olduğunu sorunca “Bu olaylar başladığından beri ağzımı açmadım, hiç yorum yapmadım ve sıra bende” dedim. Cevabını alınca sustu. Peki diyebildi sadece. O uyudu. Ben sabaha kadar yatakta dönüp durdum. Yorgundum…

Bölüm 9 – Yakında