Gerçekler Acıtır – Bölüm 7


Bölüm 6
Bölüm 5Bölüm 4 Bölüm 3Bölüm 2Bölüm 1

Dükkanı açtık açmasına ama, bir kuralımız vardı. Yalçın hala parasını alamadığı için şirkette çalışmaya devam edecekti, akşam da gelip dükkanda devam edecekti çalışmaya. Yani dükkanda Hilmi ile ben olacaktık, o destek verecekti. Bizce harika bir plandı bu ve muhteşem olacaktı.

İlk işimizi ben aldım 🙂 bir e-ticaret sitesi olacaktı ve benim seneler önce kermesten tanıdığım Yasemin Hanım ilk müşterimiz oldu. Ne büyük mutluluktu bilseniz. Kendi paramızı kazanmaya başlıyorduk sonunda. Harikulade bir duyguydu. Sitenin her şeyiyle ilgilendim, öyle ki neredeyse üç haftayı Yasemin Hanım’ın evinde geçirerek siteye koyacağı tüm takıların fotoğraflarını çektim. Binlerce fotoğrafı düzenledim. 3 haftanın sonunda Taş Takı ortaya çıktı.

Ben para kazanıyoruz zannederken, anladım ki, ne ortak ne de ben para görüyoruz. “Elektriği ödedim, hosting ödedim, telefonları ödedim” vs. vs… Hep bir şeyler ödeniyordu ama yolun sonundaki ışığı biz bir türlü göremiyorduk. Başka işlerde aldık tabii ki, almadık değil ama dedim ya, paraları göremiyorduk hiç. Düşünün ki, çalışan bir işyerinin elektriği, telefonu kesilsin. Mantıklı değil, hiç değil.

Bunun üzerine işlere el atmaya karar verdim. Çektim ortakları karşıma, bir iş planı çıkardım, şu gün şu teslim edilecek, bu yapılacak, edilecek vs..vs.. Hatta kocaman bir tahta alıp yazdım ki, unutmasınlar. Ne oldu dersiniz? Haklısın, evet bundan sonra böyle yapalım diyen öküz, sanki bunları konuşan o değilmiş gibi, hepsini unuttu gitti. Tahta da orada kaldı öylece!

Nisan ayı geldiğinde, işler hala istediğim gibi ilerlemiyordu. Kirayı geç ödüyoruz, elektriği kesilmeden yatıramıyoruz. Yalçın’a göre müşterilerden para bile alamıyoruz. Telefonum faturası ödenmediği için kesiliyor sürekli, vs.. vs… Bugünlerde Yalçın çalıştığı yerden para alamamasını öne sürerek, ayrıldı ve tamamen dükkana bağladı kendini. Ama zannetmeyin ki, sabah 8’de 9’da dükkan açıyoruz, ne zaman uyanırsak o zaman… Erken kalkamıyoruz ki yol alalım… Nisan ayı malumunuz benim kutlanası doğum haftamı içeren en güzide aydır. Dolayısıyla şöyle kallavi bir kutlama bekliyordum paşamdan, ne yaptı dersiniz? Annesini, ablasını, eniştesini, abisi ve yengesini bize çağırdı. Rüyalarımı süsleyen doğumgünü yani! Hediye? Ne hediyesi canım!!! Bak sinirlendim yine…!

Mayıs ayı geldiğinde, önceden planını yaptığımız Kıbrıs seyahatine çıkmanın son hazırlıklarını yapıyorduk, ben, Hande ve Yalçın. Niyetimiz evlenip Kıbrıs’a yerleşen Eda’yı ziyaret edip, bir kaç gün onda kalmak ama Eda bize son dakikada gol atınca, apar topar otel bulduk falan, neyse. Sanmayın ki paramız çok, biletler Hande’nin kredi kartıyla alındı, sonra Hande’ye ödendi. Otel, rezervasyonu ödemesi falan yine Hande’nin kredi kartından yapıldı, 6 taksit, taksit taksit ödendi. (Ödeyene kadar Hande’yi de delirtti ya Yalçın, neyse) Süper bir 5-6 gün geçirdik orada,Eda’yı da gördük görmedik değil ama bir kaç saat kadar. Arkadaş, ülkenin taksileri bile son model Mercedes, o derece yani 🙂 He bu arada otelin kumarhanesine de gittik, gitmedik değil 🙂 O tek kollu makinalar var ya, slotlar, hah o tek kol, ben bizimkileri oradan uzaklaştırmasam kıçımıza kaçacaktı…

Biz İstanbul’a döndükten kısa bir süre sonra, paşama cep telefonu aldık, Turkcell’den sözleşmeli. Hatlar benim üstüme ya, dolayısıyla ben imzaladım sözleşmeleri. .1300 TL, haşırtingen. Ama dükkanımız var nasıl olsa, ehey, çalıştırıyoruz, para kazanıyoruz vs… vs…

İşte o günlerde biz Yalçın’la bir kavga patlattık. Olay basitti aslında, günlerden Cumartesi’ydi ve ben dükkana öğleden sonra gittim. Sadece Yalçın vardı ve istemdışı “Hilmi gelecek mi?” diye sordum. “Gelecek” dedi. “Ne zaman?” “Gelir birazdan…” Birazdan dediğin ne kadar süredir sevgili okur? 10 dakika, 15 dakika hadi bilemedin bir saat. 2 saat geçti, gelmedi Hilmi, ben de tüm şirinliğimle “Yaaa yalan söylüyosuun, gelmiicek işte Hilmiii” dedim. Demez olaydım. Bir bağrınmaya başladı bana, “Sen bana ne demek istiyorsun? Ben seni inandıramayacak mıyım? Sen bana yalancı diyemezsin!”. Bağırmıyor, böğürüyor mübarek. Çevre esnaf bize bakıyor, rezalete bak! Aklım durdu önce, ne diyeceğimi bilemedim. Sonra aldım eşyalarımı, gözlerim dolu dolu, tam çıkarken yüzüne baktım, elimde dükkanın anahtarları vardı. Kapıyı kapattım, anahtarları fırlattım önüne, yakasına yapıştım: “Sen bana bağıramazsın! Kimsin ulan sen? Senin bana böyle bağırmaya hakkın yok!” dedim, çektim kapıyı çıktım. Bu dükkana son gidişim oldu. Bir daha da ayak basmadım! Sinirden bütün gün ağladım, o da gecenin bir yarısı gelebildi eve korkusundan!

Annemin, dedem öldükten sonra devam eden miras davası sonuçlanmıştı, dolayısıyla oturduğumuz ev bir başkasına kalmıştı ve bizim başka bir eve geçmemiz gerekiyordu, miras dağılımı kapsamında. Evimizden Ağustos ayında çıktık, ama taşınacağımız evde aynı gün boşaltıldığından, tadilat yapma şansımız olmadı. Annemin de inadı tuttu mu “Ben o evdeki her şeyi değiştirmeden girmem o eve” diye. Eşyaları o eve taşıyıp biz de Yalçın’ların evine taşındık. Annem, ben, İpek. Nasıl da işkence gibiydi o süreç size anlatamam. Ya hu, evinde misafirin varsa, sen daha neden yatıya bir sürü misafir alırsın kadın? Yaz günü zaten zor nefes alıyoruz evin içinde, 4 kişi siz, 4 kişi biz 8 kişiyiz. Ne diye 4 kişi daha çağırırsın. Zaten evdekilerin hepsi horluyor, neden uykuyu iyice eziyet haline getiriyorsun? Neymiş, özlüyormuş torunlarını, çocuklarını. La havle! Gündüz görüş, yatıya almanın mantığı ne?

O ara, aklımızda muhteşem bir fikir var, sokaklardaki billboardlar var ya, onun içine motor getireceğiz Çin’den, özel tasarım kasa yaptırıp, satacağız. Öncelikli hedefimiz belediyeler. (Çook idealisttik ya hu) Böylelikle billboardlara tek bir reklamdansa, içindeki motor sayesinde 12 ayrı reklam alabilecekler. Vay vay vay! Ben sabahın körüne kadar bekleyip, Çin’de bu motoru yapan firmayla irtibat kuruyorum, sonunda motoru getiriyoruz. Ve ilk sunumu nerede yapacağız, öküzümün abisinin, eski şirketi motor jeans’in Silivri’deki lansman toplantısında. Rusya ve çevresinden bayiiler gelecek toplantıya, ve bende hazırladığımız örnek billboard’un konsept içinde hangi şekillerde kullanılabileceğini açıklayacağım, ya da açıklayacaktım benim planladığım buydu, ama öküzümün abisi ve öküzüm bana izin vermediler, ben 3 gün boyunca konu mankenliği yaptım orada..! Bırakmadılar ki, soranlara açıklama yapayım! Zaten öküzümden daha mal bir abisi vardı, her boku para olarak gören, kimsenin fikrini kabul etmeyen, neyse… Dolayısıyla motor işi de kıçımızda patladı..!

Bir gün, Yalçın’ın evden çıkması gerekiyordu acil bir şey için, ne olduğunu hatırlamıyorum ama işle ilgiliydi sanırım. Telefonun şarjı bitmişti. Benimki de kesik ya, al nasıl olsa benim hat kapalı, benim telefonu kullan dedim. Gayet normal bir şeydi bu. Ben telefonu verdikten 2 gün sonra, annem rahatsızlandı ve gecenin bir yarısı hastaneye götürdük. Annem içeride serumunun bitmesini beklerken, ben de bahçeye çıktım sigara içmeye… Yalçın yanıma geldi.

“Aşkım sana bişey söylicem…”
‘Söyle canım’
“Ya senin telefonun var ya…”
‘Eee?’
“Ben onu eşya taşırken düşürdüm, açmaya çalıştım, açılmadı. Servise verdim, Serkan’ın oraya tamir etsinler diye”
‘Sağlık olsun, bişi olmaz’
“Hem düzelmezse ben sana alırım yeni telefon, 3G uyumlusunu alırım bu sefer”
‘Tamam sorun değil, düzelmezse var zaten evde telefon kullanırım birini’

Çok da takılmadım aslında bu mevzuya. Telefon bu, düşebilir, bozulabilir. Her şey olabilir. Biz Yalçınlar’da kalırken, kendi evimizdeki tadilat da son hızla devam ediyordu. Ama sorun şuydu ki, ben evden çıkamıyordum. Dükkana geleyim diyordum, napacaksın ki ben yokum bütün gün diyordu. Dışarı çıkayım desem, param yok nereye çıkayım. Sadece bir akşam Çisil’e gidebildim, onda da 15 kere aradılar, ne zaman geliyorsun diye. Onu da zehir ettiler yani. Sonunda dayanamayıp, antidepresan kullanmaya başladım. Çünkü kendimi kötü hissediyordum. Çok kötü hem de. Depresyonun ortasında, beni kurtaracak bir el arıyordum, boğuluyordum ama kimse bunu farketmiyordu. Bütün gün, kaynananın hali hazırda yüz kere dinlediğin eski anılarını dinle, çocuklarla uğraş, iftar için yemek hazırla, her gün gelen misafirin tekrar gelmesini bekle, aynı lafları duy! Off! Yazarken bile sıkıntı girdi içime..!

Annem bir akşam beni odaya çekip, “Kelebek çantamdan 200 TL eksik” dedi. Ne diyebilirsin böyle bir cümleye sevgili okur? Her insan evladının yaptığı gibi, “Emin misin?” dedim ben de. “Eminim, akşam işten geldiğimde cüzdanımdaydı, ama sabah yoktu” dedi. “Anne, çantan bütün gece odadaydı, odaya bizden başkası girmedi, düşürmüşsündür bir yerde” dedim. İkimizde ikna olmadık aslında ama, kapattık konuyu. Ev o kadar kalabalık, kime soracaksın, kimden bileceksin…

Bu arada Yalçın’ın anasına bir kere daha uyuz olalım mı hep beraber? Şimdi biz bunlarda kalmaya başladıktan bir süre sonra, su faturası geldi. Yanlış hatırlamıyorsam 50-60TL falan. Anası “bu ay yüksek geldi fatura” diyince, kızkardeşim “normalde ne kadar geliyordu  ki?” diye sordu. El-cevap: “E işte sizden önce 20-25TL geliyordu, şimdi siz de varsınız ya yüksek geldi” Lan akılsız, ruh hastası, denir mi öyle? Biz bilmiyor muyuz durumu? Biz beleşçilik yapmaya mı geldik size? Annem kendi evine yaptığı alışverişten daha çok, size alışveriş yaptı anasını satayım! Bir akşam eli boş gelmedi o eve! Neyin tantanasını yapıyorsun sen? Lafa uyuz olan kızkardeşim, çaktırmadan faturayı alıp, ödedi. Utansın diye. Utandı mı bilmiyorum ama hepimizi sinir etti orası gerçek! Ben mesela uzun süre duş almamaya dayandım diyebilirim. (5gün kadar, ama yaz günü daha fazlasına dayanamıyorsun maalesef) [Iııyk, ööğğk demeyin lan, iğrenç değilim ben. Koç burcuyum ve inatçıyım]

Sonunda evimizin tadilatı bitti ve biz Ramazan Bayramı arefesine kadar evin temizliğini bitirdik. Tam bu gece evimizde yatarız diyorduk ki, Yalçın’ın annesi arayıp ağlaya ağlaya, “nolur gelin, bayram sabahını beraber geçirelim” dedi telefonda, ağlamasına dayanamayıp, gittik. Tam 42 gün onlarda kaldık, 41 günü bana işkence gibi geldi. Evimize döndükten sonra bir akşam, evde sadece ben, Yalçın ve annem varken; annem yatakodasından beni çağırdı. “Kelebek cüzdanımdan 50TL eksik!” “Anne yine mi yaa?” dedim. Ama bu sefer, içim içimi yedi Yalçın’ı çağırıp, annemin cüzdanından para alıp almadığını sordum. Çünkü annemin çantası mutfaktaydı ve Yalçın mutfakta oturuyordu. Tabii ki kabul etmedi. Yok bir de kabul etmesini mi bekliyordunuz. Sonra ben annemi parayı bir yere harcadığı ama unuttuğu konusunda ikna etmeye çalıştım. Başarılı oldum mu? Tabii ki hayır. Zira annem ormandaki on kaplan gücünde bakıyordu suratıma.

Evimize taşındıktan sonra dükkanın kârdan çok zarar getirdiğine karar vererek, kapatmaya karar verdik. Ben dükkana gidip, eşyalarımı toplayacaktım ama Yalçın bir türlü dükkana gelmemi istemiyordu. Sonunda, “Ben dükkana gelip, eşyalarımı alacağım” diye sert çıktım. Çünkü dükkandaki kasada, annemin, İpek’in ve benim günlük taktığımız takıların durduğu kutu vardı ve annemle İpek o kutuyu istiyorlardı.

O lanet gün, evden çıktım dükkana gitmek için. Yalçın’la dükkanda buluşacaktık. Dükkana gitmeden önce, “dur şu telefonun durumunu sorayım Serkan’a, o kadar zaman oldu” dedim ve Serkan’ın dükkanına gittim. Aramızdaki konuşma şöyleydi:
“Abi, benim telefon vardı, Yalçın bırakmış sana tamir için.”
‘Ne telefonu kızım?’
“Abi vardı ya benim x-press müzik 5310. Senden almıştık, düşmüş ya Yalçın getirmiş sana”
‘Dur kızım ben bi’ servis fişlerine bakayım’ 10 dakika boyunca geriye dönük tüm servis fişlerine baktık, ama çıkmadı bir şey. ‘Yok kızım bana gelmemiş telefon’ diyince Serkan Abi, kafamdan aşağı bir kova su dökülmüş gibi oldum, afalladım. “Kusura bakma Abi, ben yanlış anladım herhalde. Başka yere de vermiş olabilir” diyerek çıktım dükkandan.  O afallamayla dükkana gittim. Yalçın’da gelmişti zaten.

Eşyalarımı toplarken, Yalçın’a “Kasadaki kutuyu getir” dedim. İçeri gitti, gitti ama gelmek bilmiyor. Ben de sinirliyim ama lafı gediğine oturtacak yer arıyorum, susuyorum bu yüzden. Sonunda geldi benim olduğum yere. Elinde kutu. Ezilip büzülerek şu cümleyi kurdu: “Aşkım benim sana bir şey söylemem gerek!” ‘Söyle bakalım’ dedim gayet sert ve sinirli bir sesle. “Ne o bir şey mi söylememi bekliyorsun?” dedi. “Belki bekliyorum” dedim ve konuşmasını bekledim. Tam beş dakika suratıma baktı. En sonunda “Aşkım, ben….”

Bölüm 8 – Yakında (Bölüm 8 için sizleri bu kadar bekletmemeye söz veriyorum. 7. bölüm, hayatımdaki bazı değişiklikler nedeniyle bu kadar gecikti. Halletmem gereken bazı işler nedeniyle bölümü yazamadım. Ancak 8. bölüm bu kadar uzun sürmeyecek. Beklediğiniz için teşekkürler… Takipte kalın. Sevgiler – Kelebek)

Reklamlar

6 Yorum (+add yours?)

  1. david dökmecibasi
    May 29, 2011 @ 12:35:22

    Altınlarda gitti sanırım..
    Lütfen alınma ama arkadaş hastaymış..
    Devamını bekiyorum…
    sevgiler…
    David

    Cevapla

  2. david dökmecibasi
    May 31, 2011 @ 09:02:20

    Hergün yeni bişeyler varmı diye bakıyorum..
    Bari bir tarih ver bende ona göre bakayım her seferinde hüsran…..
    Sevgiler…

    David

    Cevapla

  3. Kelebek BİRİCİK
    May 31, 2011 @ 13:06:42

    Merhaba David,

    8.bölüm yazması en zor bölüm, çünkü bütün olayın koptuğu günü anlatmaya çalışıyorum ve yazmaktan ziyade hatırlamak beni inanılmaz yoruyor. Detaylar, söyledikleri, o an yaşanan şeyler, hepsi tekrar tekrar oluyor… Onun için 8. bölüm biraz gecikti farkındayım. Ama sanıyorum bu gece, günün ilk saatlerinde tamamlanmış olacak.

    Sevgiler.
    Kelebek

    Cevapla

  4. David
    May 31, 2011 @ 21:59:11

    Süper..
    Yarını iple çekiyorum..
    sevgiler..

    DVD

    Cevapla

  5. Yuksel
    Haz 01, 2011 @ 15:02:46

    HAboyle oliyda bizim bursa adam vuruluyo. Kim haksiz simdi bizmiyiz her firsatta silaha dayanan. Adam haketmis:)

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: