Gerçekler Acıtır – Bölüm 6

Bölüm 5Bölüm 4Bölüm 3Bölüm 2Bölüm 1

Aylardan Eylül olduğunda ben hala can sıkıcı işime devam ediyordum. Evet Global Bilgi iyiydi, güzeldi ama işim can sıkıcıydı işte. Bir ile on arasında puanlandırır mısınız dediğim müşteri çekinmeden 28 diyebiliyordu mesela ve ben çıldırıyordum. Üstelik o Eylül Ramazan ayına denk gelmişti ve müşterilerin çoğu oruç kafayla saçma sapan cevaplar verebiliyorlardı.

İşte bugünlerde, Global Social Club Ramazan Bayramı tatili için bir etkinlik düzenledi. Aradığım şey tam da buydu aslında. Kafa dinleyecektik. İstanbul’dan uzaklaşacaktık. Kafamda çanlar çalmaya, ampüller yanmaya başladı. Kurdum hemen planı. Nasıl olsa İpek de aynı şirkette çalışıyordu. İkimizde başvuracaktık, o yanında misafir olarak annemi alacaktı. Ben de Yalçın’ı. Bu kadar basitti. Hem ayrıca ben bayramda herkesi ziyaret etmek zorunda kalmayacaktım 🙂 Süper plan, daha ne isterim.

Hayatımın en keyifli dört gününü geçirdim Water Planet Hotel’de. Hepimize iyi gelmişti bu tatil. Annemin yüzüne renk gelmişti ya hu. O sürekli hastalanan kadın gitmiş, yerine güneş enerjisiyle dolmuş bir bomba gelmişti. İyiydik. Neşeliydik. Bitmesin istedik ama her güzel şey gibi onun da sonu geldi. İstanbul’un o iğrenç keşmekeşine geri döndük.

Döndüğümüzde ben bir şeyden çok emindim. Global Bilgi’de, o projede çalışmak istemiyordum. Ya başka bir bölüme almalıydılar beni, ya da işi bırakmalıydım. Ekim ayının ortalarında işi bıraktım. Beni alabilecekleri başka bir bölüm yoktu ve 10 ay daha çalışırsam bir ihtimal takım liderliği sürecine girebilirdim. Hadi ama… 10 ay daha 3 kuruş paraya çalışamazdım ve bastım istifayı. Hem, nişanlım çalışıyordu nasıl olsa… Annem vardı arkamda… Yeni bir iş bulurdum elbet. Beni işe almayacak adamın aklına şaşarımdı. (Nasıl bir özgüvenim varsa, kıçım hala tavanda geziyor bu konuda.)

Ekim ayının sonunda, annem borçların tavan yaptığını, sıkıştığını söyledi. E insanlık hali, hangimiz sıkışmıyoruz ki? Tüm içtenliğimle anneme, “Anne, nişanda takılan takılar var ya, ben onları evlenirken beyaz eşyaların birini ya da ikisini almak için saklıyorum. Onları saklayacağımıza, sen al şimdi, borçlarını kapat, ben senin boğazına yapışacak değilim ya, düğün zamanı sen onların yerine beyaz eşyalardan alırsın” dedim. Önce kabul etmedi. Sonra ikna ettim. Ben salonda otururken annem bastı feryadı “Kelebeeeeeeeeeeeeeeeeeeek!”. Ben annemin böyle bağırdığını bir tek anneannem öldüğünde duymuştum. Ödüm patladı. Yanına koştum. Nefes alamıyor kadın. Sürekli aynı cümleler dökülüyor ağzından. “Altınlar yok, kese boş. Altınlar yok, kese boş. Tam buraya koymuştum. Kelebek. Tam buraya koymuştum. Altınlar yok. Kelebek. Kese boş. Kelebek.” Önce yatak odasının sonra evin altını üstüne getirdik. Altınlar yok. Annem ağlamaya başladı. “Koruyamadım. Saklayamadım. Tam burda duruyordu” diye. Nefes alamadı, yığıldı kaldı kollarımda. Sakinleştirmek saatlerimi aldı.

Kendime gelince önce Yalçın’ı aradım. İşi uzamıştı paşamın. “Hemen gel, çok kötü şeyler oldu” dedim. Sonra polisi aradım. “Evimden altınlarım çalındı ne yapabilirim” diye. Yönlendirdiler. Yalçın’ı bekliyorduk artık polise gitmek için. Geldiğinde olayı anlattım. Ben altınların durduğu keseyi alalım, karakola gidelim, parmak izi taraması yapsınlar, dedim. O “Nişanda o keseye onlarca insan dokundu, hepsini zan altına mı alacağız” dedi. “Üzülmeyin, giden gitmiş, yapacak bir şey yok artık” dedi. Ben ağladıkça, “Ağlama bak anne çok kötü oluyor” dedi. Sinirden kuduruyordum, çünkü kızkardeşimin arkadaşlarından birinin yaptığını düşünüyordum. Köpek gibi bakıyordum kızın suratına. (Buradan kendisinden de bu vesileyle özür diliyorum) Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Annemin elinden tutuyordum sıkıca.Annem, ben insanlara (Yalçın’ın ailesinden bahsediyor) nasıl açıklayacağım çalındığını diyordu sürekli. O sırada Yalçın’ın ağzından şöyle bir cümle döküldü. “Ya annemlere söylemeyelim. Babam da annem de hasta, üzülmesinler.”

Bir ara annemle mutfağa gittik. Annem orada “Bu niye bu kadar rahat?” dedi, Yalçın’ı kastederek. Ben salak aşık, “Anne çocuk bizi sakinleştirmeye çalışıyor, ne yapsın o da bizim gibi ağlasın mı?” dedim. Evet bazen algılarım iflas ediyor. Ama kendinizi benim yerime koyun. Çok sevdiğiniz adam/kadın için size böyle bir cümle kuruluyor. Ne yaparsınız? Tabii ki onu korursunuz. Ben de bunu yaptım. Sevdiğim adamı korudum işte.

Fakat içim içimi yedi. Yalçın’ı annem gittikten sonra mutfağa çağırdım. “Sen neden bu kadar rahatsın?” dedim. “Aşkım,  iyi misiniz, beni mi suçluyorsunuz şimdi?” dedi. “Yok suçlamak değil de, bu kadar rahat olman göze batıyor, sonuçta o kadar şey çalındı” dedim. “Ne yapayım, birimizin güçlü durması lazım” dedi. “Haklısın” dedim, geçtik içeri. Karakola gitmedik. Çünkü bir sonuç çıkmayacağına inandırdı bizi. Bir kaç gün sonra, onun ailesine de söyledik altınların çalındığını. Üzüldüler. (ya da mış gibi yaptılar)

Kış geldiğinde ben hala bir iş bulamamıştım ve Yalçın da işinden hiç memnun değildi. Aklımızda kendi yerimizi açmak, benim satış yeteneğimle onun bilgisayar mühendisliğini birleştirmek ve kendi paramızı kazanmak vardı. Fakat bir sorun vardı ki, paramız yoktu. Yalçın’ın içeriden alacağı bir sürü maaşı vardı. Onları bir alsa, iş çözülecekti. Kendi işimizi kuracaktık. Biraz daha beklemeye karar verdik.

Böylece yıl 2009’a dayandı. Yılbaşını İstanbul’da evde, annemle geçirdik bu sefer. Ama yılın 2. günü Denizli’ye, Aslı’nın yanına gitmeyi planladık. Hem Hande de gelecekti. Dostlar hem felekten hem yeniyıldan bir kaç gün çalacaktı işte. 🙂 Bu arada Aralık ayının ortalarında Yalçın’ın babasını hastaneye kaldırmışlardı. Bir sürü hastalığı vardı adamcağızın, kalp, şeker, böbrek. Aslında neyi yoktu ki demek daha doğru olurdu Edip Usta için. Yılbaşını hastanede geçirdiler. Biz Denizli’deyken bir telefon geldi annesinden. “Oğlum, doktorlar babana kanser dediler. Boynundan topuğuna kadar sarmış, bence dön” dedi telefonda. Ertesi gün İstanbul’a döndü Yalçın. Ben Hande’yle önce Çanakkale’ye oradan da Balıkesir’e geçtim. Balıkesir’deyken Edip Baba’yla konuştum telefonda. “Neredesin kızım, gelmiyor musun daha?” dedi. “Bir iki güne geliyorum baba, merak etme” dedim.

Yalan yok, severdim babasını. Kendi babama eksikliğim yüzünden belki de ailesinde en sevdiğim kişi babasıydı. Annesi bozulsa bile değişmedi bu gerçek. İnsan kendisinde eksik olan ne varsa, onu ister. Benim babam eksikti, ben de onu bulmuştum. Kocaman elleri vardı, ellerimi saran. Kimseler yanaşamazken yanına, ben gider kolunun altına girerdim. Severdim onu, o da beni severdi. Onun için Balıkesir’den döner dönmez, hastanede aldım soluğu. “Ben artık ölüyorum kızım” dediğinde, kızdım ona. “Nereye, daha benim düğünümde dans edeceğiz? İlk dansı benimle yapmayacak mısın yani?” dedim. Gülüştük. Kim ne derse desin, ben iyi geliyordum ona.

Ocak ayında, çok sıkıldı hastaneden, doktoru “ya beni eve gönderin ya da ben bu gece hastaneden kaçacağım” diye tehdit edince, doktorlar, pazartesi geri dönmesi koşuluyla haftasonu için eve çıkmasına izin verdiler. Eve geldiğinde büyük oğluyla damadı, banyo yaptırmışlar, traş etmişler, misler gibi olmuş. Çocukları, ailesi etrafında, mutluymuş. Herkes gittikten sonra, fenalaşmış, yığılmış koltuğa, “Ayten çocuklarımı çağır bana” diyip, parmağından hiç çıkarmadığı alyansını çıkarıp karısına teslim etmiş. O gün, Yalçın’a “Babam çıkmış hastaneden hadi size gidiyoruz” dememe rağmen, “Çok yorgunum ben yaaa, yarın gideriz” demişti. Evde otururken biz, annesinden telefon geldi, hastaneye gittiler. Yetişemedi. Son bir kez göremedi, göremedim. Onlar hastanedeyken biz evlerine gittik. Herkes şoktaydı ama, kimsede belirgin bir üzüntü yoktu görebiliyordum.

Bizde ölenin ardından ciddi anlamda yas tutulur. Ben onların yaslarının nasıl olduğunu anlayamadım. Annesi, ablası, eniştesi, abileri ve Yalçın dönünce, evde ağlama krizine girdiler. Döktükleri tek gözyaşı bu oldu. Sonra hiçbirini ağlarken görmedim. Ertesi gün babayı defnettik ve ben geceyi onlarda geçirdim. O gece annesine bir kere daha uyuz oldum çünkü, arkadaşı Neşe Teyze’yle konuşurken, “Bunların düğünü olacaktı, yarım kaldılar” dedi ve bana döndü “Benim bir sene yasım var kızım, ben sizin düğününüzü yapamam!”. Siktir! Şoka uğradım. Kadın ben senin yakana yapışıp düğün mü sordum. Eee bizim düğünümüz ne olacak mı dedim. Bana neden bunun açıklamasını yapma gereği duyuyorsun. Ben de en az senin kadar üzgünüm. Benim aklımdan düğün geçmiyorken sen bunları, hem de kocanı gömeli daha 24 saat olmamışken nasıl düşünebiliyorsun. Oha! Çüş! Kendine gel!

O günlerde, Yalçın’ın kuzeni Ayşe’nin (ki Yalçınlar’ın karşı dairesinde otururdu) eşinin akrabası geldi İstanbul’a Edirne’den. Duyduk ki, Kadriye Abla Mehmet Ali Erbil’in, Asena’nın falan falcısıymış. Durur muyuz? Duramadık tabii. Bizim de falımıza bakmasını rica ettik. Baktı da. Bana söylediklerini aynen aktarıyorum. “Kızım, senin bir kese içinden altınların çalınmış, bu altınlar satılmamış, yaşlı bir kadının elinde duruyor. Sen şimdi nişanlısın ama senin bu nişanlandığın kişiyle düğünün olmayacak. Ama bir başkasıyla, dillere destan bir düğünün olacak.” Güldüm geçtim ama, altınlara takıldım. Yaşlı bir kadının elinde dediğinde irkildim açıkçası ve annemin şüpheleri geldi aklıma. Fakat, bir şey söylemedim.

Edip Baba, ölmeden önce Yalçın iş yerinde beraber çalıştığı Hilmi adlı gençle (genç diyorum çünkü hakikaten gençti) ortaklık kurmaya karar verdi. Hilmi parayı, Yalçın bilgisini koyacaktı ve bu iş başlayacaktı. Cenaze sürecini atlattıktan sonra, dükkan tutuldu. Hazırlıklar başladı. Boyası, eşyasıydı derken, hazırlıklar tamamlandı ve iş yeri açıldı. Tahmin edin kimin üstüne? Evet, benim. Papillon Bilişim, Edip Baba’nın kırkının çıktığı gün açıldı.

Açılış tam bir komediydi ama. Açık büfe servis hazırlamıştık gelenlere ikram etmek için ama Yalçın’ın tarafından kimse açık büfenin mantığını bilmediğinden ben servis elemanı baabında, tüm gelenlere tabak hazırlamak zorunda kalmıştım. Kulakları çınlasın Kerim, ne kadar küfür savurduğumu gayet iyi bilir ben o tabakları hazırlarken. Açılış, şuydu buydu derken, dükkanda sonunda kendi başımıza kalıp, neler yapacağımıza karar verdik…

Bölüm 7 – Yakında

Reklamlar

7 Yorum (+add yours?)

  1. ferizan
    Nis 28, 2011 @ 06:53:44

    O zaman ilk yorumda benden gelsin:) Arkası yarın kuşağı gibi oldu bu yazı dizisi…Severek beğenerk okuyorum Kelebek’im 🙂 Seviyorum seni…

    Cevapla

  2. Kelebek BİRİCİK
    Nis 28, 2011 @ 07:01:35

    Canımsın… Teşekkür ederim :))Beğenilerinize layık olmaya çalışıyorum 🙂

    Cevapla

  3. sema
    Nis 29, 2011 @ 15:45:06

    hikaye gibi okuyorum ama gözlerim dolarak …ah ahh

    Cevapla

  4. ferizan
    May 16, 2011 @ 07:06:40

    Nisanın 28 inden bu yana nerden baksan üç hafta geçti…Ama lütfen diyorum!!!

    Cevapla

  5. Trackback: Gerçekler Acıtır – Bölüm 7 « kelebekbiricik
  6. Trackback: Gerçekler Acıtır – Bölüm 8 « kelebekbiricik
  7. Trackback: Gerçekler Acıtır – Bölüm 9 « Kelebek Güncesi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: