Gerçekler Acıtır – Bölüm 2

Bölüm 1 için tıklayın.

Kan deli ya, o yüzden beyne pek fazla uğramıyor, kalp etrafında yoğunlaşmış, güp güp diye attırıyor kalbi. “Olur mu lan acaba?” diye düşünüyorsun. “Evlenilebilir mi? Erken değil mi? Ama iyi biri o ya?” diyorsun kendi kendine. Hatta annen ilişkinin nasıl gittiğini soruyor sana. Şu cevabı verebiliyorsun… “Anne, evleneceğin adam karşına çıktığında hissedersin değil mi? Yalçın benim evleneceğim adam..!” (Gerizekalılığıma bakar mısın arkadaş ya? Senin neyine evlilik aptal karı, ne güveniyorsun bu kadar? İlgi manyağı!)

Bu evliliği düşünme saçmalayışımın derinlerine inmek lazım tabii… Ben öyle çoook güllük gülistanlık (doğrusu bu, günlük gülistanlık değil) bir ailede büyümedim. Sorunlu bir babam vardı. Ben 15 yaşındaykende boşandılar zaten. Sonrasında babamla çok fazla muhabbetim olmadı.  Bir aile eskikliği duyuyorum yani en fenasından, ve istekliyim de kendi ailemi kurmaya. Bir kız çocuğunun hayallerini kurmam ve çocuğun adını koymam da bugünlere denk gelir işte. Çünkü o çocuk bendim aslında ve benim yaşamadığım mutluluğu yaşayacaktı. İşte bu yüzden “Evlenelim tabi yaaa” moduna girdim o sıralarda.

Sorunlu olduğum okulu bırakıp İstanbul’a kesin dönüş yaptım. Niyetim tekrar sınava girip, başka bir bölüm okumaktı. Mayıs ayıydı ben İstanbul’a döndüğümde, Temmuz’da beni istemeye gelmelerine karar verdik Yalçın’la. Heyecan tavan tabii. Annem de ilk çocuğu evleniyor diye pır pır.. Evin eşyaları falan değişti, o derece heyecanlıyız. Hatta Bursa’dan büyük teyzem geldi, beni ondan istesinler diye. Ben ailesiyle tanıştım bu arada. Annesi, ablası, eniştesi, abileri, yengeleri, kuzenleri, halaları, amcaları vs.. vs. Aramız süper, öyle böyle değil. Ben tabii uçuyorum havada, kocaman bir ailem olacak düşüncesindeyim.(Zihnimi sikeyim. Ulan baba, yaktın lan beni..! Ha bu arada hatırlatmadan geçmeyeyim, kocaman ailelerden nefret ediyorum artık. Kendi sülalemden bile 1-2 kişiyle görüşüyorum, bilgilerinize)

Temmuz geldi çattı, planlanan tarihten 2 gün önce, Yalçın beni aradı, hüngür hüngür ağlıyor. Aramızda şu konuşma geçti:

O: Babam çok fena hastaneye kaldırdık
Ben: Ne oldu hangi hastane, neredesiniz?
O: Ben evdeyim, beni götürmediler, nefes alamıyordu, yığıldı kaldı.
Ben: E geleyim, gidelim biz de hemen.
O: Yok abimler orda, zaten abim bana sen gelme dedi.

“Nasıl yani? Baban bu kadar fenaysa niye gitmiyoruz?” diye sormadım zannetmeyin, sordum. “Abim öyle dedi” dedi. Bir şey diyemedik tabii. Çünkü ailesinin içindeki hiyerarşik düzenin nasıl olduğuna dair hiç bir fikrim yoktu.  Büyük teyze, hani şu Bursa’lı olan bir süre daha kaldı bizimle. Çünkü bu hafta olmadı ama haftaya gelirler diye bekliyoruz. Ama önümüzdeki hafta bizi nasıl bir sürprizin beklediğine dair hiç bir fikrimiz yok.

Önümüzdeki hafta, günlerden bir gün Yalçın’a ulaşmak imkansızdı. Telefonu kapalıydı. Ev cevap vermiyordu. Ailesinden kimseye ulaşılamıyordu. Kötü bir şey oluyordu. İçin için geberiyordum korkudan. Ama ulaşamıyordum. Sonra dışarıdan da gebermeye başladım. Merak ediyordum ve aklıma kötü kötü şeyler geliyordu. Derken, akşam telefon çaldı. Telefonun ucundaki ses Yalçın’a aitti ama, dünyamı başıma yıkmaya yeterdi. “Aşkım, beni yakaladılar, askere götürüyorlar!”

Komşumuz Ayhan Abi’yi ayaklandırdım akşamın o saati. Önce yakalandığı yerdeki karakola gittik. Ne pahasına olursa olsun bulmam lazımdı çünkü. Sonra Eyüp taraflarında bu asker kaçaklarının götürüldüğü askeri bi yer varmış, oraya yönlendirdiler bizi. Gittik. Ağlamaktan bitap olmuşum, nöbetçi askere yalvarıyorum neredeyse, burada mı söyle ne olur diye. Asker yok diyor ben inatla bilgi almaya çalışıyorum… (Embesil, bırak gebersin it, niye koşturuyorsun?) O esnada komutan çıktı dışarı. “Hayırdır” diye sordu. Ben başladım anlatmaya. Adam asker tabii, ciddi, susturdu beni. “Buraya getirilmedi kimse, bağlı bulunduğu ilçenin karakolunda olurlar, sabah getirilir buraya” dedi. Biz kös kös döndük arabaya. O esnada cep telefonum çaldı. Annesi “Kelebek, kızım, Yalçın’ı abisi almış, eve getiriyor şimdi” dedi. “Eve girer girmez beni arasın” dedim. Aradı. “Size geleceğim, bekle” dedi. Geldi. Tecili bitmiş. Kaçak görünüyormuş. İki gün izni varmış. İki gün sonra Ankara MEBS’de olması gerekiyormuş. Bütün gece ağladı. “Ben seni bırakıp nasıl giderim, daha size gelecektik” vs… vs… O gece bizde kaldı. Ertesi gün onlara gittik. Hazırlıklar yapıldı, abisi uçak biletini aldı. Sabah yola çıktık. Kendimi tutmuştum ağlamamak için. Ama havaalanına gidip o uçak için son kapıdan geçtiğinde, camın ardına geçtiğinde, tutamadım kendimi… Ne kadar ağladım bilmiyorum. O camın ardında, Yalçın gittikten sonra saatlerce kalabilirdim sanırım, annesi ve teyzesi beni oradan zorla sürüklemeselerdi.

İlk iki gün kendime gelemedim. Telefon sürekli kulağımın dibinde, ha aradı ha arayacak diye uyuyamıyorum bile. 2. gün aradı. İyiydi, bilgisayarlarla ilgili bir şeyler yapıyordu. Bu arada ben evde salak gibi her gün için ayrı bir mektup yazıyordum. Söz vermiştim çünkü. (Su katılmamış bir salakmışım. Şu anda bunu daha net gördüm)

Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, hadi evlenelim dedik ama, ikimizin de işi yok..! Nasıl da idealistiz değil mi? Buluruz ya hu, bize iş mi yok havalarındayız. (Vay babayn kaval kemüüne) Bu adam askere gidince tabii, iş bulayım ben dedim. Çeyiz falan hazırlanayım. Bir iş görüşmesine gittim. Nasıl heyecanlıyım. Handan diye cıvıl cıvıl bir kadın çıktı karşıma. Şansım yaver gitti. İşe aldılar beni. Bu arada garip bir şey oldu, askere gittikten tam 17 gün sonra evet 17 gün sonra, Yalçın bir sabah evin kapısını çaldı. İlk soru, “Senin ne işin var burda? Kaçtın mı?”. Ya şimdi adamı o top sakallarından (sakalını s2m) sonra tüysüz ve 3 numara saçlarla görmek, tüysüz şeftaliyi ilk defa görmek gibiydi. Bir de ikili ilişkilerde öküz olduğumu bir kere daha ispatladım. (Salak, bi sarıl adamın boynuna, gözünden iki damla yaş düşsün, yok bi öküzlük yapacaksın illa ki)

Çürük..! Evet, çürük! Yemez yemez sıçmazsan hayvan gibi olursun (tamam lan ben de şişmanım, hatta sayın(!) bakan(!)ımın dediği gibi şişkoyum ama, ben ömrümde bunun gibi aralıksız yiyenini görmemiştim) ve bu hayvanlık sana başta tansiyon olmak üzere bilimum hastalıkla geri döner. İşte bu nedenlerden dolayı önce 3 ay hava değişimi verdiler. Bu zamanı hayvanıma verdiler ki zayıflasın, ama yoook o ne yaptı. Daha çok yedi. Daha çok şişti. 3 ayın sonunda da savaşta ve barışta işe yaramaz raporunu aldı. Sadece 17 gün askerlik yaptı. İki günü kışlada kalanları hastanede.

Döndükten sonra bir gün, iş yerimi görmek istedi. Götürdüm. Hatta çalışma arkadaşlarımla tanıştırdım. Bu paşam bilgisayar mühendisi ya, (ulan hala şüphe ediyorum, hakikaten mühendis mi acaba?) bir kaç soru sordular buna. Ana bir baktım ki, her sabah beraber gidip geliyoruz işe. Onu resmen işe almadılar ama, etinden sütünden faydalanıyorlar. Allahtan bir şeyler oldu da ben işten ayrıldım o aralar. Dolayısıyla o da gitmedi bir daha.

Bugünlerde dikkatimi çeken bir şey vardı ki, isteme mevzuu açılmıyordu hiç. Sonra ben açtım bir gün. Ailesiyle konuştu falan. 2.Kasım.2007’yi hayırlı (nerden bileyim, hayatımın tecavüze uğrayacağı gün olacağını) gün olarak belirledik. Söz-nişan olacaktı. İsteme yapılacak, nişan yüzükleri takılacaktı ardından. Bizim evde yine hummalı bir çalışma başladı. Şunları yaparız, bunlar olur bıdıbıdı, şunları davet ederiz bikbikbik. Umrumda değil tabi bunların hiç biri. Evleniyorum ya ben, götümde pireler uçuyor.

Adettendir, nişanda geline (ki o ben oluyorum) bir şeyler takılır. Annem bana bir set almış o zaman. Ama çekiniyor da takmaya. Şu nedenle çekiniyor, erkek tarafı buna eş değer bir şey takmayacaksa, ezmeyelim. (İyi niyetli, saf kadın). Anneme arayıp Yalçın’ın annesi Ayten’le konuşmasını söyledim. Aradı, o konuşmada annesi şöyle bir şey dedi: “Bizde nişanda takı takılmaz, düğünde takılır, adetimiz böyledir.” Ben de döndüm anneme, “Ya anne ben zaten bir şey istemiyorum ki, sen de sakla seti, düğünde takarsın.” dedim. (Tam bir gerizekalı, aptal aşık modundaymışım aq) Tamam dedi annem.

31 Ekim’de alışverişe çıktık. Bana kıyafet alındı, bir de ayakkabı. (Toplam 200TL, aklınıza çok uçuk rakamlar gelmesin). Tekrar etmek istiyorum ki, o kıyafetten nefret etmiştim. Alırken, “Aşkım, bak bu çok güzel oldu. Nolur, o gün giy, ertesi gün atarsın” demişti de öyle almıştık. (salak ben!) Sonra kuyumcuya gittik, ben ona yüzük aldım, o da bana. Alışverişten döndüğümüzde annesi ve ablası geldiler bize. Annesinin söylediğini aynen aktarıyorum.

Annesi: Kıyafetini aldınız mı kızım?
Ben: Aldık anne (anne diyen dilim kopaydı ya, kopaydı)
Annesi: Kıçını başını kapatan bir şey alsaydın bari.
Ben: ?!?!?!?!?!?!?!?!?! (Burada algılarım sinyal vermeliydi işte. Vermedi. Algılarımı s2m)

Ulan, adettir, nişanı olan kıza kıyafetinden iç çamaşırına kadar her şey alınır, nişan günü kuaföre götürülür. Bu bana kıyafetten başka bi bok almadı. O günün sabahı kalktım, kuaföre gittim. Ki öyle çok pahalı bir yer değil, evimin alt katıydı lan. Saçıma, makyajıma, manikürüme, aldığı kıyafetten daha fazla para verdim. (Paragöz değilim, bizim de teyzelerimiz, kuzenlerimiz vardı evlenen, onlara yapılanları biliyoruz sonuçta..!) Ama umurumda mı, hayır..! Evleniyorum çünkü. Wuhuuuu! (Salak, salak, salak!)

O akşam geldiler. Öyle çekirdek aile falan değil, tam 50 kişi geldiler. Anası, danası, torunu torbası. Biz kız tarafı sadece 10 kişiydik. Annem ve kardeşim dahil. Kapıda gelenleri öp öp bitmedi. Evde nefes alacak yer yok. Öyle ki, “Allah’ın emri”ni duydum, gerisini duymadım. Düşünün. Bir de yapılan kahve servisini, yemek servisini düşünün. O gece nasıl bitti bilmiyorum ama, gece bittiğinde hepimiz bitmiştik sadece bunu bilirim.

O gece ayrılmadan önce Yalçın’ın annesi, ertesi gün yeğeninin (abisinin kızının, Yalçın’ın dayısının kızı yani) nişanı olduğunu söyledi ve benimde onlarla beraber gelmemi istediğini söyledi. “Tamam” dedim ben de. Az bir şey mi lan? Adamın nişanlısı olarak bütün sülalenin karşısına çıkacağım. Ertesi gün, bahsi geçen nişana gittik. Yalçın ve ailesiyle ilgili ilk şoku orada yaşadım zaten…

Bölüm 3 – yakında…

Reklamlar

13 Yorum (+add yours?)

  1. şükrü
    Nis 12, 2011 @ 14:46:23

    diyecek bişi bulamıyorum sadece 3. bölümü sabırsızlıkla bekliyorum.

    Cevapla

  2. gülnur
    Nis 12, 2011 @ 19:50:44

    3.bölümü bende sabırsızlıkla bekliyorum..şaşkınım..

    Cevapla

  3. Volkan
    Nis 12, 2011 @ 20:37:55

    Komşum la Starbucks da içilen kahve sırasında öğrendiklerim 🙂

    Cevapla

  4. Volkan
    Nis 12, 2011 @ 21:36:20

    Evet haklısın 200 m mesafeyle oturuyoruz ama sekiz ayda bir kahve nasip oluyor :)Neyse sen 4.bölümü yazmaya başlamadan içeriz komşum 🙂

    Cevapla

  5. Trackback: Gerçekler Acıtır – Bölüm 3 « kelebekbiricik
  6. Trackback: Gerçekler Acıtır – Bölüm 4 « kelebekbiricik
  7. Trackback: Gerçekler Acıtır – Bölüm 5 « kelebekbiricik
  8. Trackback: Gerçekler Acıtır – Bölüm 6 « kelebekbiricik
  9. Trackback: Gerçekler Acıtır – Bölüm 7 « kelebekbiricik
  10. Trackback: Gerçekler Acıtır – Bölüm 8 « kelebekbiricik
  11. Trackback: Gerçekler Acıtır – Bölüm 9 « Kelebek Güncesi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: