Gerçekler Acıtır – Bölüm 6

Bölüm 5Bölüm 4Bölüm 3Bölüm 2Bölüm 1

Aylardan Eylül olduğunda ben hala can sıkıcı işime devam ediyordum. Evet Global Bilgi iyiydi, güzeldi ama işim can sıkıcıydı işte. Bir ile on arasında puanlandırır mısınız dediğim müşteri çekinmeden 28 diyebiliyordu mesela ve ben çıldırıyordum. Üstelik o Eylül Ramazan ayına denk gelmişti ve müşterilerin çoğu oruç kafayla saçma sapan cevaplar verebiliyorlardı.

İşte bugünlerde, Global Social Club Ramazan Bayramı tatili için bir etkinlik düzenledi. Aradığım şey tam da buydu aslında. Kafa dinleyecektik. İstanbul’dan uzaklaşacaktık. Kafamda çanlar çalmaya, ampüller yanmaya başladı. Kurdum hemen planı. Nasıl olsa İpek de aynı şirkette çalışıyordu. İkimizde başvuracaktık, o yanında misafir olarak annemi alacaktı. Ben de Yalçın’ı. Bu kadar basitti. Hem ayrıca ben bayramda herkesi ziyaret etmek zorunda kalmayacaktım 🙂 Süper plan, daha ne isterim.

Hayatımın en keyifli dört gününü geçirdim Water Planet Hotel’de. Hepimize iyi gelmişti bu tatil. Annemin yüzüne renk gelmişti ya hu. O sürekli hastalanan kadın gitmiş, yerine güneş enerjisiyle dolmuş bir bomba gelmişti. İyiydik. Neşeliydik. Bitmesin istedik ama her güzel şey gibi onun da sonu geldi. İstanbul’un o iğrenç keşmekeşine geri döndük.

Döndüğümüzde ben bir şeyden çok emindim. Global Bilgi’de, o projede çalışmak istemiyordum. Ya başka bir bölüme almalıydılar beni, ya da işi bırakmalıydım. Ekim ayının ortalarında işi bıraktım. Beni alabilecekleri başka bir bölüm yoktu ve 10 ay daha çalışırsam bir ihtimal takım liderliği sürecine girebilirdim. Hadi ama… 10 ay daha 3 kuruş paraya çalışamazdım ve bastım istifayı. Hem, nişanlım çalışıyordu nasıl olsa… Annem vardı arkamda… Yeni bir iş bulurdum elbet. Beni işe almayacak adamın aklına şaşarımdı. (Nasıl bir özgüvenim varsa, kıçım hala tavanda geziyor bu konuda.)

Ekim ayının sonunda, annem borçların tavan yaptığını, sıkıştığını söyledi. E insanlık hali, hangimiz sıkışmıyoruz ki? Tüm içtenliğimle anneme, “Anne, nişanda takılan takılar var ya, ben onları evlenirken beyaz eşyaların birini ya da ikisini almak için saklıyorum. Onları saklayacağımıza, sen al şimdi, borçlarını kapat, ben senin boğazına yapışacak değilim ya, düğün zamanı sen onların yerine beyaz eşyalardan alırsın” dedim. Önce kabul etmedi. Sonra ikna ettim. Ben salonda otururken annem bastı feryadı “Kelebeeeeeeeeeeeeeeeeeeek!”. Ben annemin böyle bağırdığını bir tek anneannem öldüğünde duymuştum. Ödüm patladı. Yanına koştum. Nefes alamıyor kadın. Sürekli aynı cümleler dökülüyor ağzından. “Altınlar yok, kese boş. Altınlar yok, kese boş. Tam buraya koymuştum. Kelebek. Tam buraya koymuştum. Altınlar yok. Kelebek. Kese boş. Kelebek.” Önce yatak odasının sonra evin altını üstüne getirdik. Altınlar yok. Annem ağlamaya başladı. “Koruyamadım. Saklayamadım. Tam burda duruyordu” diye. Nefes alamadı, yığıldı kaldı kollarımda. Sakinleştirmek saatlerimi aldı.

Kendime gelince önce Yalçın’ı aradım. İşi uzamıştı paşamın. “Hemen gel, çok kötü şeyler oldu” dedim. Sonra polisi aradım. “Evimden altınlarım çalındı ne yapabilirim” diye. Yönlendirdiler. Yalçın’ı bekliyorduk artık polise gitmek için. Geldiğinde olayı anlattım. Ben altınların durduğu keseyi alalım, karakola gidelim, parmak izi taraması yapsınlar, dedim. O “Nişanda o keseye onlarca insan dokundu, hepsini zan altına mı alacağız” dedi. “Üzülmeyin, giden gitmiş, yapacak bir şey yok artık” dedi. Ben ağladıkça, “Ağlama bak anne çok kötü oluyor” dedi. Sinirden kuduruyordum, çünkü kızkardeşimin arkadaşlarından birinin yaptığını düşünüyordum. Köpek gibi bakıyordum kızın suratına. (Buradan kendisinden de bu vesileyle özür diliyorum) Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Annemin elinden tutuyordum sıkıca.Annem, ben insanlara (Yalçın’ın ailesinden bahsediyor) nasıl açıklayacağım çalındığını diyordu sürekli. O sırada Yalçın’ın ağzından şöyle bir cümle döküldü. “Ya annemlere söylemeyelim. Babam da annem de hasta, üzülmesinler.”

Bir ara annemle mutfağa gittik. Annem orada “Bu niye bu kadar rahat?” dedi, Yalçın’ı kastederek. Ben salak aşık, “Anne çocuk bizi sakinleştirmeye çalışıyor, ne yapsın o da bizim gibi ağlasın mı?” dedim. Evet bazen algılarım iflas ediyor. Ama kendinizi benim yerime koyun. Çok sevdiğiniz adam/kadın için size böyle bir cümle kuruluyor. Ne yaparsınız? Tabii ki onu korursunuz. Ben de bunu yaptım. Sevdiğim adamı korudum işte.

Fakat içim içimi yedi. Yalçın’ı annem gittikten sonra mutfağa çağırdım. “Sen neden bu kadar rahatsın?” dedim. “Aşkım,  iyi misiniz, beni mi suçluyorsunuz şimdi?” dedi. “Yok suçlamak değil de, bu kadar rahat olman göze batıyor, sonuçta o kadar şey çalındı” dedim. “Ne yapayım, birimizin güçlü durması lazım” dedi. “Haklısın” dedim, geçtik içeri. Karakola gitmedik. Çünkü bir sonuç çıkmayacağına inandırdı bizi. Bir kaç gün sonra, onun ailesine de söyledik altınların çalındığını. Üzüldüler. (ya da mış gibi yaptılar)

Kış geldiğinde ben hala bir iş bulamamıştım ve Yalçın da işinden hiç memnun değildi. Aklımızda kendi yerimizi açmak, benim satış yeteneğimle onun bilgisayar mühendisliğini birleştirmek ve kendi paramızı kazanmak vardı. Fakat bir sorun vardı ki, paramız yoktu. Yalçın’ın içeriden alacağı bir sürü maaşı vardı. Onları bir alsa, iş çözülecekti. Kendi işimizi kuracaktık. Biraz daha beklemeye karar verdik.

Böylece yıl 2009’a dayandı. Yılbaşını İstanbul’da evde, annemle geçirdik bu sefer. Ama yılın 2. günü Denizli’ye, Aslı’nın yanına gitmeyi planladık. Hem Hande de gelecekti. Dostlar hem felekten hem yeniyıldan bir kaç gün çalacaktı işte. 🙂 Bu arada Aralık ayının ortalarında Yalçın’ın babasını hastaneye kaldırmışlardı. Bir sürü hastalığı vardı adamcağızın, kalp, şeker, böbrek. Aslında neyi yoktu ki demek daha doğru olurdu Edip Usta için. Yılbaşını hastanede geçirdiler. Biz Denizli’deyken bir telefon geldi annesinden. “Oğlum, doktorlar babana kanser dediler. Boynundan topuğuna kadar sarmış, bence dön” dedi telefonda. Ertesi gün İstanbul’a döndü Yalçın. Ben Hande’yle önce Çanakkale’ye oradan da Balıkesir’e geçtim. Balıkesir’deyken Edip Baba’yla konuştum telefonda. “Neredesin kızım, gelmiyor musun daha?” dedi. “Bir iki güne geliyorum baba, merak etme” dedim.

Yalan yok, severdim babasını. Kendi babama eksikliğim yüzünden belki de ailesinde en sevdiğim kişi babasıydı. Annesi bozulsa bile değişmedi bu gerçek. İnsan kendisinde eksik olan ne varsa, onu ister. Benim babam eksikti, ben de onu bulmuştum. Kocaman elleri vardı, ellerimi saran. Kimseler yanaşamazken yanına, ben gider kolunun altına girerdim. Severdim onu, o da beni severdi. Onun için Balıkesir’den döner dönmez, hastanede aldım soluğu. “Ben artık ölüyorum kızım” dediğinde, kızdım ona. “Nereye, daha benim düğünümde dans edeceğiz? İlk dansı benimle yapmayacak mısın yani?” dedim. Gülüştük. Kim ne derse desin, ben iyi geliyordum ona.

Ocak ayında, çok sıkıldı hastaneden, doktoru “ya beni eve gönderin ya da ben bu gece hastaneden kaçacağım” diye tehdit edince, doktorlar, pazartesi geri dönmesi koşuluyla haftasonu için eve çıkmasına izin verdiler. Eve geldiğinde büyük oğluyla damadı, banyo yaptırmışlar, traş etmişler, misler gibi olmuş. Çocukları, ailesi etrafında, mutluymuş. Herkes gittikten sonra, fenalaşmış, yığılmış koltuğa, “Ayten çocuklarımı çağır bana” diyip, parmağından hiç çıkarmadığı alyansını çıkarıp karısına teslim etmiş. O gün, Yalçın’a “Babam çıkmış hastaneden hadi size gidiyoruz” dememe rağmen, “Çok yorgunum ben yaaa, yarın gideriz” demişti. Evde otururken biz, annesinden telefon geldi, hastaneye gittiler. Yetişemedi. Son bir kez göremedi, göremedim. Onlar hastanedeyken biz evlerine gittik. Herkes şoktaydı ama, kimsede belirgin bir üzüntü yoktu görebiliyordum.

Bizde ölenin ardından ciddi anlamda yas tutulur. Ben onların yaslarının nasıl olduğunu anlayamadım. Annesi, ablası, eniştesi, abileri ve Yalçın dönünce, evde ağlama krizine girdiler. Döktükleri tek gözyaşı bu oldu. Sonra hiçbirini ağlarken görmedim. Ertesi gün babayı defnettik ve ben geceyi onlarda geçirdim. O gece annesine bir kere daha uyuz oldum çünkü, arkadaşı Neşe Teyze’yle konuşurken, “Bunların düğünü olacaktı, yarım kaldılar” dedi ve bana döndü “Benim bir sene yasım var kızım, ben sizin düğününüzü yapamam!”. Siktir! Şoka uğradım. Kadın ben senin yakana yapışıp düğün mü sordum. Eee bizim düğünümüz ne olacak mı dedim. Bana neden bunun açıklamasını yapma gereği duyuyorsun. Ben de en az senin kadar üzgünüm. Benim aklımdan düğün geçmiyorken sen bunları, hem de kocanı gömeli daha 24 saat olmamışken nasıl düşünebiliyorsun. Oha! Çüş! Kendine gel!

O günlerde, Yalçın’ın kuzeni Ayşe’nin (ki Yalçınlar’ın karşı dairesinde otururdu) eşinin akrabası geldi İstanbul’a Edirne’den. Duyduk ki, Kadriye Abla Mehmet Ali Erbil’in, Asena’nın falan falcısıymış. Durur muyuz? Duramadık tabii. Bizim de falımıza bakmasını rica ettik. Baktı da. Bana söylediklerini aynen aktarıyorum. “Kızım, senin bir kese içinden altınların çalınmış, bu altınlar satılmamış, yaşlı bir kadının elinde duruyor. Sen şimdi nişanlısın ama senin bu nişanlandığın kişiyle düğünün olmayacak. Ama bir başkasıyla, dillere destan bir düğünün olacak.” Güldüm geçtim ama, altınlara takıldım. Yaşlı bir kadının elinde dediğinde irkildim açıkçası ve annemin şüpheleri geldi aklıma. Fakat, bir şey söylemedim.

Edip Baba, ölmeden önce Yalçın iş yerinde beraber çalıştığı Hilmi adlı gençle (genç diyorum çünkü hakikaten gençti) ortaklık kurmaya karar verdi. Hilmi parayı, Yalçın bilgisini koyacaktı ve bu iş başlayacaktı. Cenaze sürecini atlattıktan sonra, dükkan tutuldu. Hazırlıklar başladı. Boyası, eşyasıydı derken, hazırlıklar tamamlandı ve iş yeri açıldı. Tahmin edin kimin üstüne? Evet, benim. Papillon Bilişim, Edip Baba’nın kırkının çıktığı gün açıldı.

Açılış tam bir komediydi ama. Açık büfe servis hazırlamıştık gelenlere ikram etmek için ama Yalçın’ın tarafından kimse açık büfenin mantığını bilmediğinden ben servis elemanı baabında, tüm gelenlere tabak hazırlamak zorunda kalmıştım. Kulakları çınlasın Kerim, ne kadar küfür savurduğumu gayet iyi bilir ben o tabakları hazırlarken. Açılış, şuydu buydu derken, dükkanda sonunda kendi başımıza kalıp, neler yapacağımıza karar verdik…

Bölüm 7 – Yakında

Gerçekler Acıtır – Bölüm 5

Bölüm 4Bölüm 3Bölüm 2 – Bölüm 1

Nişanı atlattık, kendimize geldik falan, haliyle aldı bizi bir gelecek kaygısı. Hani o ara ikimizde çalışıyoruz bir yerlerde ama ben işimden memnun değilim, o şerreeefsiiiz çok yoruluyor, maaşı aksıyor falan. Dedik ki kendi kendimize, biz bir uzaklaşalım İstanbul’dan, iki üç gün tatil yapalım, nişanın yorgunluğunu atalım. Kalktık gittik Balıkesir – Burhaniye’ye. Hande’nin yanında aldık soluğu. Sadece haftasonu için gittik işte. İkimizde iş yerlerine bin türlü yalan söyledik 🙂

Ben bu şerefsizin kötü yanlarını anlatıyorum hep tamam ama, biz çokça eğlendik zamanında. Ama bu eğlencelerimizi etrafımızdaki herkes bildiğinden anlatmaya pek gerek görmüyorum 🙂

Burhaniye’den döndükten sonra, geleceğimizle ilgili neler yapabiliriz onu düşünmeye başladık. Benim istediğim evlendiğimizde kendi evimizde oturmaktı. Kendimize ait bir ev. Kira derdi olmadan, aybaşında ödeme yapalım derdi olmadan. (Hala aynı şeyi düşünürüm. Önce evi olmalı insanın)

Düşündük, taşındık, bi sonuca varamadık.  Bu malım iş yerinden maaş alamıyor (ya da bizi kekliyor alamıyorum diye) falan, içerde birikmişleri var vs… Dolayısıyla ev almakla ilgili bir harekete geçemiyoruz. Benim iş desen, part-time görünümlü full-time çalışan kısımdanım. Çalıştığım saat kadar para alıyorum. Elime doğru düzgün para geçmiyor. Haziran – Temmuz’u böyle lay lay lom geçirdik.

Temmuz sonunda (27.Temmuz.2008) oldukça lanetli bir günde, daha sabahın köründe sıkıntıyla kalktım yataktan. Evin içinde “İçim sıkılıyor, içim sıkılıyor” diye dört dönüyorum. Sabah kahvaltısında çatmaya başladım evdeki herkese. Benim içime bi sıkıntı girdi mi ardı arkası kesilmez onun. Hani böyle durumlarda kan akması lazım gelir derler ya, ya kan akar ya bişey olur. O gün her ikisi de oldu 😦

Sabah kahvaltısından sonra biz İpek’le birbirimize girince annem İpek’i de alıp çıktı evden, maksat hava değişsin. Internette gezdim, televizyon izledim, duş aldım ama yok o içimdeki lanet sıkıntı geçmek bilmiyor. “Kalk” dedim öküzüme. “Duvarlar üstüme üstüme geliyor, dışarı çıkalım” Öküz dediğimde kızıyorsunuz ama adamın lafa bak arkadaş, “Sinemaya gidelim!” Hayvan! İçim sıkılıyor diyorum sana, duvarlar üstüme geliyor. Anlasana bi deniz geçmem, bi hava almam lazım. O kadar sene olmuş çözemedin mi? Sinemaya gidelim diyor! “Aaayh delirtme beni, ne sineması, içim şişti diyorum sana, açık alanda olmak istiyorum!” dedim. Yani adam beni o anda alsa Bakırköy Sahili’ndeki bir milyon apaçinin içinde dolaştırsa, hatta elimizde çekirdek falan olsa umursamayacağım. Yeter ki çıkayım o evden amaaaa.. Cümle: “E aşkım nereye gidelim ki, sen bul gidelim” Allah senin belanı versin adam! Ben o sıkıntıyla dışarı çıkmayı zor akıl etmişim, bir de nereye gideceğimizi mi bulucam..! Göt!

Buldum ama içimdeki küfürlerin bini bir para..! “Kalk dedim MiniaTurk’e gidelim. Hem sen hiç görmedin, hem de ben biraz hava alayım!” Kabul etti. (Sanki başka şansı var da!) Hazırlanıp evin içinde fotoğraf makinamı aramaya başladım, ama şerefsiz makina yer yarılmış yerin dibine girmiş sanki..! Yok..! Beynimde bir anda şimşekler çaktı, aradım annemi “O kızına söyle hemen fotoğraf makinamı getirsin, yoksa ben onun..!” diye bağrınıyordum ki annem, “Nereye gidiyosunuz?” diye sorunca ara vermek zorunda kaldım. Açıkladım nereye gittiğimizi, “Ay biz de gelelim yaa, görmedik” diyince mecbur derin bi pofff çekip “Anne 15 dakika içinde burda olun, çıldırcam yoksa ben” diyip indim aşağıya..!

Annemler gelir gelmez yola çıktık. Bir de kuyruğumuz var, İpek’in arkadaşı Seher. Beş kişi bildiğin okul gezisi mantığında doluştuk taksiye gidiyoruz. Bende surat yerleri süpürüyor. Güngören’den uzaklaştıkça içimdeki sıkıntı dağılmaya başladı. Saat 16:00 gibi MiniaTurk’e girdik. Gez dolaş yaklaşık 4 saat geçirdik orada. Çıkışta benim karnım acıktı. Gitmiş olan bilir, Eyüp’de bir sürü restourant vardır yol kenarında ve uykuluk yaparlar. Karnım fena acıkınca, kokulara da dayanamayınca ben, “Anne yaa şimdi evde yemeği bekleyemicem, burda yiyelim” dedim. Oturduk bir restouranta. (İyi ki acıkmışım, iyi ki inat etmişim) Yemeği yiyip kalkmamız 21:00 civarını buldu. Taksiye binip yola çıktık.

Garip bir şey var ki, Güngören’e yaklaştıkça yine sıkıntı basmaya başladı beni, kendi kendimi kandırmaya başladım bende.  “İki porsiyon uykuluk yersen şişersin tabi.. Eve gidince soda içersin Kelebek bir şeyin kalmaz” diye düşünüyorum içimden. Caddeye girdiğimizde ortalık mahşer yeri gibiydi. Sadece bizim apartmanın önünde 5 tane ambulans vardı ve ben nedenini bilmiyordum.  Aklıma ilk önce şu geldi. “Aha zavallı adam öldü galiba. Çektiği acılardan sonunda kurtuldu!” Tabii ben karşı binamızdaki yaşlı amcanın öldüğünü düşünüyordum ama ortada 2 gerçek vardı. Bir, o yaşlı amca öleli neredeyse iki ay oluyordu ve sadece 1 ölüm için 5 tane ambulansa ne gerek vardı..! Bunları  2-3 saniye içinde düşünüp, etrafta bir tanıdık aradım. İlk gördüğüm Mehtap Pastanesi’nde çalışan Fatih oldu. “Hayırdır?” dedim, (demez olaydım) ödümü bokuma karıştıran o cevap geldi. “Kelebek, Sevim Abla, bomba patladı. Eve çıkın hemen!” Eve nasıl girdik bilmiyorum, hatırlamıyorum. Eve çıkıp balkona geçtim. O sesler, birbirlerini arayan insanların çığlıkları, Anne diye bağıran o kızın bağırışları hala kulağımda.

O günü düşününce, iyi ki uzaklaşmışız evden diyorum. İyi ki içim sıkılmış, iyi ki Eyüp’de yemek yemeye zorlamışım bizimkileri. İyi ki dönüşte trafik sıkışmış. Yoksa o bombanın patladığı yer, bizim hergün ekmek aldığımız, yemekten sonra yürüyüş yaptığımız yol. O gün evde olsaydık eminim birimiz ya da hepimiz o güzergahta olacaktık.

O gece sabah olmadı. O sesler kulağımdan hiç gitmedi. Olay Yeri İnceleme’nin aydınlatma lambaları altında sabaha kadar çalışıldı. Ambulans sirenleri hiç susmadı (Hiç sevmem o sesi, hiç)  Gün ışıdığında, yaralılardan gelen haberler hiç iç açıcı değildi. Kısa süre sonra doğacak bebeğine ciciler almak için alışverişe çıkmış bir anne, annesinin karnında henüz doğmamış bir bebek, evinin balkonunda dışarıyı izleyen küçücük bir çocuk… Babasının yanında sigara içemediği için “ben bir markete kadar gidip su alayım” diyen arkadaşımız ve masum, tek hatası yanlış zamanda yanlış yerde olmak olan oniki kişi daha, katledildi o gece… Biri hiç başlamamış 17 hayat söndü o gece… O, tam yüreklerinin ortasına ateş düşen, ailelere sabah olmadı hala…

Öğleden sonra, telefonlar gelmeye başladı esnafa… “Hazırlıklı olun, binalarınız bombalanacak” diye. Hem de sadece bir kişiye değil, o trafiğe kapalı caddedeki tüm dükkanlara yaptılar bu aramaları. Annem zaten deliye dönmüştü, “mümkünü yok kalamam evde” dedi. “Gidelim ama, bu aramaları milleti evlerinden çıkartmak için hırsızlar da yapıyor olabilir, bilgisayarları altınları falan alalım öyle gidelim” dedim. Bilgisayarları, nişanda takılan takıları, diğer ziynet eşyalarını alıp, teyzeme gittik. Bir kaç gün orada kaldık. Biz eve döndük ama bilgisayarlar dışındaki ziynet eşyalarını teyzemin evinde bıraktık. Ne olur ne olmaz diye. Ben nişanda takılan takıları en son o zaman gördüm işte. Ağustos ortasında, teyzem yazlığa gitmeden önce, emanetleri geri vermiş anneme. Annem de en son o zaman gördü takıları işte.

Bu bombalamadan sonra, daha temkinli yaşamaya başladık sanki. İster istemez kalabalıklarda duramadım ben mesela. Elimden geldiğince sokağa çıkmamaya çalıştım. Uzun bir süre alışveriş merkezlerine falan gidemedim. Çünkü biliyorum, ilk patlamanın sesini duyduğumda, yardım etmek için fırlardım ben de sokağa, eğer evde olsaydım. Manalı manasız iç sıkıntılarım ilk defa zarar görmemi engellemişti. Ama kulağımdaki o çığlıklar, hala terketmedi beni.

Hayatımdaki, ilişkimdeki düzensizliklerde işte bu bomba olayıyla başladı…

Bölüm 6 – Çok yakında…

Gerçekler Acıtır – Bölüm 4

Bölüm 3Bölüm 2Bölüm 1

Biliyorum nişanı bekliyorsunuz ama nişana geçmeden önce şeyi anlatmam lazım ki, Yalçın’ın annesine hep beraber bir kere daha kıl olalım 🙂 Ben bir haftasonu Yalçınlara gittim. Ama gitmeden bir gün önce de saçlarımı turuncuya boyattım. Senelerce kumral gezen kız, bir anda turuncu saçlı oldu. 🙂 Avrupa Yakası’ndaki Yaprak gibi oldum yani. Aynı fotoğraftaki gibi. Neyse ben o gün bunlara gittiğimde annesi bana kapıyı açtı ve cümlesi aynen şu oldu. “Ben eski Kelebek’imi geri istiyorum.” Benim suratta sinsi bir gülümseme “Eski Kelebek, cuma gününde kaldı anne. Buna alışacaksınız artık” diye cevap verdim. İki dakika sonra asıl karın ağrısını açıkladı zaten “Nişanda eski saçlarına geri döneceksin di mi?” Tepem attı ama cici kızı oynuyorum ya, çok fazla sinir sergileyemedim. Sadece şu cümleyi kurdum: “Anne valla kafamı bozmayın. Nişanda turuncu saçlıyım, tepki gösterecekseniz, düğüne de kafamı pembeye boyatırım. Hem beyazla pembe gayet uyumlu renkler!”  Bu cevaptan sonra deliliğimden emin oldu sanırım. Saçlarımla ilgili ara ara bir şeyler söyledi ama pek sallamadım 🙂

17.Mayıs.2008.

Nasıl heyecanlıyım. İlk defa bir düğün ya da nişanda, saatlerce oynamama gerek kalmadan ilgi odağı zaten ben olacağım. Aman yarabbiii 🙂 (Vardır benim öyle huylarım. Piste çıkıp oynamadan önce rakipleri bi keserim, kim nasıl oynuyor, ne hareketler yapıyor diye. Birkaçının oynamasına takılır gülerim. Dalga geçerim, sonra da “E hadi bunların oturma zamanı geldi artık” der, piste çıkarım. Onları da oturturum tabii 🙂 )

Sabahın köründe uyandık. Kahvaltı yapmak ne mümkün, midem hareketli “Yemiyorum yaa” narasını atıp, indik kuaföre. Kuaförün hemen üstünde oturunca sorun olmuyor ulaşım 🙂 İstediğim saçın şeklini bir kaç gün önce iyice anlatmışım zaten kuaföre. Kıl, tüy, dip boyası, manikür olayları bir gün önce tamamlanmış, yani o gün sadece saçım ve makyajım yapılacak. Bir anda doluştuk kuaföre. Ben, annem, kızkardeşim, görümce (Yalçın’ın ablası yani) bir de Hande’m gelmiş Balıkesir’den beni yalnız bırakmamak için.

(Şurası evlilik ve nişan olayını atlatacaklar için ders olsun bence. Arkadaş o nasıl salak bir strestir yaa.. Normalde takmayacağın herşeye takılıyorsun o günün stresiyle. Yok fönün bilmem nesi dalgalı olmayacak, yok bu bukle diğer buklelerden daha ince bozuk oldu. Hayır makyajımda sim istemiyorum, vazgeçtim istiyorum. Ya da dur sim olmasın şimdi bulaşır her yerime. Böyle aptal bir ruh halindesin yani..!)

Saçlarım sarıldıktan sonra, makyaj yapılmadan kıyafetimi giymemi söylediler. “Ulan daha saçlarım tamamlanmamış, ne diye giyiyorum ben bu kıyafeti şimdi” dedim ama kuförüm dedi ki, ona göre makyajın saçın ayarlanması yapılacakmış. E tamam o zaman dedik, giyilecek o elbise mecburen. Kıyafetimin yapıldığı yer, evimin hemen karşısında, giyinmeme yardım edecekler. Kalktım o kafamdaki bir dünya firkete halimle, gelinlikçiye gittim. Kıyafetimi giydirdiler. Keseyle mendil de yapmış bana canını yediklerim. Üzerimde o şıkşıkıdım mosmor kıyafet, kafamda firketeler bir de bu yolu geri dönüş zorunluluğum var. Topladım kıyafetin eteklerini, ayağımdaki spor ayakkabılarla bir daha kuaföre geri döndüm. Döndüm ama, aylardan mayıs hava da zaten bir güzel ılık ılık esiyor, kuaförün içi fön makinasının üflediği sıcak hava yüzünden cehennem gibi. Terliyorum. Alnımda boncuk boncuk su damlaları birikiyor. İyice strese giriyorum. Bastım yaygarayı, “öööeeeh patladım” diye. Çıktım eve tekrar çıkardık elbiseyi. Mübarek arkasında 25 tane düğme var açılmıyor da, giydim kısa short ve t-shirtü indim tekrar kuaföre. Neyse saçım tamamlandı, makyajım yapıldı. E benim o elbiseyi tekrar giyip, fotoğrafçıya gitmem lazım.

Hadi beni tekrar eve çıkardılar. Annem, Hande ve ben yoğun çabalarla o 25 tane düğmeyi ilikledik. İliklediler de, son düğmeyi iliklerken annemden şöyle bir ses çıktı “Hiiii!” Eyvahlar olsun dedim. Annemin her biri 12cm uzunluğundaki (tamam abartıyorum) tırnaklarından biri elbiseyi yırttı dedim. “Neeeee?” diye bastım yaygarayı… Titrek bir sesle şu cevap geldi “Düğmeleri kaydırmışız” Allah’ım ne küfürler ettim o anda. Zaten nefes alamıyorum elbisenin içinde o derece sıkı, bir de düğmeler kaydırılmış..! Cinnet sebebi. Güç bela açılıp, yeniden kapatıldı o düğmeler. Tekrar kuaföre inildi, son rötuşlar yapıldı. Yalçın geldi bu esnada beni almaya, zira fotoğrafçıya gidilecek. E, ne annem hazır, ne Hande hazır, mecbur o fotoğrafçıya da tek başına gidilecek.

Fotoğrafçı kısmı tam eziyet. Hele de stüdyodaysan, iyice işkence… Hani şimdiki aklım olsa illa da dış mekan çekimi diye tuttururdum. “Oraya bakın, burada durun, sen şimdi onun omzuna koy elini, parmağıma doğru bakın” bir arkamızda “İstanbul Hatırası” yazısı eksik. Daha orada koydum ben postayı, “Pööf çok klasik lan bu pozlar” diye. Hani alsam elime makinayı, açılı poz olacağını bile bile ben çeksem fotoğrafları bildiğin daha iyi görüntüler yakalarım.

Fotoğrafçıdan eve geçtik, çünkü nişana hayli vardı daha, ne göreyim. İpek (kızkardeşim) kapatmış kendini odaya. Ağlıyor. Lan saçmalamayın ben evleniyorum diye falan değil. Saçı istediği gibi olmamış, makyajı rezaletmiş ve üstelik siyah elbisesiyle takacağı inci kolye, bileklik ve küpesi yokmuş..! Kardeşimi öyle ağlar görünce dayanamadım tabii döndüm Yalçın’a dedim fırlaa..! Git bujiteriye inci kolye, bileklik, küpe al. Ne yani üstümdeki o 8 kg elbiseyle ben mi gitseydim? Tey Allahım yaa..!

Herkesin hazırlanmasını beklerken ben ne yapıyordum dersiniz? Nişana daha iki saat var diyerek Lost’un yeni bölümünü izliyordum. Bağımlısıydım o dizinin ya ne yapsaydım. (Gerçi o da benim evlilik hayallerim gibi bir sona bağlayıp bok gibi bitti, muhtemelen o yüzden hala da bağlıyımdır bu diziye.)

Sonunda beklenen an geldi ve evden çıktık. Bir an evden de nişanın yapılacağı salona yürüyeceğimizi düşündüm ama (evet salonda eve çok yakındı.) şükür ki öküzüm arabayı ayarlamayı başarmış. Salona girdik, tabii daha kimse yok. İş yerinden bir kaç arkadaşım gelmiş bir de Yalçın’ın annesi babası falan. Bizi aldılar gelin odasına. (Lan o ne salak bir isim ya, gelin odası) Mecbur bekleyeceğiz salon biraz dolsun da çıkalım salondan diye. Sigara için ölüyorum, Hande geldi hemen sağolsun. Sigara içiyoruz. O arada öküzümün ruhsuz anası geldi. Kıyafetime baktı. Baktı. Baktı. Söyleyecek bir şey biliyorum ama kıvranıyor. “Ne oldu anne?” dedim. “Elbisenin göğsünü biraz daha kapalı yaptırsaydın keşke” dedi. “Nedenmiş?” diye sordum. Bomba cevap geldi kadından: “E o memeler artık bizim!” Hassiktiiiir! Kadının lafına bak yaa! Yuh! Çüş! Öküz! Derin bi nefes alıp şu cevabı verdim. “Valla senin oğlun nikahı bassa da basmasa da, bu memeler benim, istediğime gösteririm!” İşte o anda Yalçın hayvanı gözlerimden çıkan ateşi görmüş olmalı ki “Tamam anne, hadi içeri git sen misafirleri karşıla” diyerek annesini çıkardı odadan. Tam dönüp Yalçın’a parlıyordum ki, “Bak aşkım, sinirli durma, gergin durma bana küfür et ama surat asma insanlara ayıp olmasın” dedi. Yalçın’a gülümseyerek küfür ettim.

Elbisemle ilgili şunu anlatmadan geçemeyeceğim. Dedim ya hani elbiseyi nişan gününe kadar kimse görmedi diye, hakikaten görmediler. Fakat kimsenin bilmediği şöyle bir durum vardı. Yalçın’a ya da ailesine kıl olduğum zaman, provaya her gidişimde elbisenin göğüs kısmına bakıp, “Fatoş bu çok kapalı” diyerek göğsünü biraz daha açtırıyordum. (Sinsirella olmuşum haberim yokmuş)

Sonunda, salon iyice dolunca ve ben sıkıntıdan patlayınca bizi salona almaya karar verdiler. Maytaplar kızkaçıranlar falan var böyle. Millet yolun iki tarafına dizilmiş. Alkışlar falan veeeeeeee… İlk dans. Manyağım ya ben, 6 yaşındaki veletin sesinden I will always love you diye tutturmuşum, onunla dans ediyoruz. Ben kendimi şarkıya kaptırmışım. Bir baktım ki, Yalçın’ın ailesinden dansa kalkmayan kalmamış. Laaaağn! Benim şarkım o! Orada dans eden sadece ben olmalıyım! Sizin ne işiniz var orada? Hrrrr…

Şarkı bitince asıl işkence başladı. Önce pasta, arkasından takı töreni… Arkadaş böyle bir işkence yok ya. Pasta geldi şöyle kocaman katlı bişey. Pastayı kesmedik bile, keser gibi yaptık. Çünkü pasta maket. Hemen önümüzdeki tabakta bir dilim var, onu birbirimize yedirecekmişiz. Hay zihnimizi! Bir de o pastanın iki yanına alıp bizi fotoğrafımızı çektiler. Böyk. Pasta gelip gittikten sonra, nişan yüzükleri takıldı. Ve, takı töreni. O nasıl eziyet ya? Ayakta dikil, herkesi öp (sevdiğin sevmediğin herkes), tanımadığın herkesle görüş. Yuh..! O eziyet bitti takıları çıkaralım diye gelin odasına geçtik biz. Lan insafsızlar biriniz gelin, yardım edin lan!(Hasılat: 17 çeyrek, 2 yarım 1 tam altın, 6 bilezik, biri annemden biri Yalçından iki set. bir miktar para :Pp ) Tam üstümüzdekileri çıkardık, öküzümün anası geldi. “Kızım herkesin masasını dolaşın, hoşgeldin diyin” Lan bana ne! Gidicem oturucam şimdi içerde görmek isteyen gelsin orda görsün, orda tebrik etsin beni..! Yok ama dinletemedim. Çıktık odadan el mecbur bütün masaları tek tek geziyoruz ama benim surat beş karış. 9/8 çalmaya başlamış, ben hala masa geziyorum. İçim gidiyor. Tam bir saat masaları gezdik. Kaç kişiyi öptüm hatırlamıyorum.

Bir cd hazırlayıp vermiştim salona. Annemle ikimiz karşılıklı Azeri oyununu oynayabilelim diye. İşaret verdim en sonunda dayanamayıp ona başladık. Ceyran… Nasıl severim o şarkıyı… Nasıl keyifle oynadık. Hoş ben annemle oynayacaktım ama millet yine doldurdu pisti. Ama olsun, annemin gözlerindeki o gururu görmek sildi götürdü herkesi. Bu arada ben nişandan bir gün önce salona gidip, salon sahibine dedim ki “Bak öyle ağır, ayrılık bilmem ne şarkılarını istemiyorum. Solistine haber ver ona göre bir repertuar hazırlasın” Adam da “Haklısınız ben de sevmem öyle şeyleri” dedi. Biz yerimize oturduk, salonun şarkıcısı çıkacak sahneye. Ya hu bir kadın çıkardılar sahneye, bildiğin konsomasyondan çıkmış da gelmiş bi abla. Ben acılar kadınıyım diye sinyal veriyor. İçimden sıçtık dedim. Klasik tebrik faslını falan yapıp, bizi dans için sahneye çağırdı. Şarkı başladı ama giriş kısmından anlayamadım ne olduğunu. Şarkıya bir girdi ki, tüm faselyalarım o anda attı işte..! Şarkıya bak! “Bundan sonra adını, kırk yılda bir anarım, sende kaybettiğimi, başkasında ararım” Bu ne lan? En mutlu günlerimizden biri olması lazım bu bizim. Bu şarkıyla mı dans ettiriyorsun bizi. Nakaratı duyar duymaz yarıda bıraktım dansı, topladım eteklerimi, gelin odasına doğru gidiyorum. Giderken müdüriyetin önünden geçip, içeriye “Canına okuycam senin! Bu ne biçim şarkı?” dedim. O esnada kadın Emrah’ın şarkısını söylemeye başladı “Götür beni gittiğin yere!” İyice boka sardı yani. Ben odaya girdim, kadın o şarkıdan sonra başka şarkı söyleyemedi. O sahneden inince ben de salona geri döndüm.

Bundan sonrasında pek sıkıntı yoktu. Her sinirlendiğimde Yalçın’ın suratına gülümseyip “Şu işkence bi bitsin senin ağzına sıçıcam” dedim. Bol bol göbek attım. (9/8 candır) Günün bombası nişanın sonunda Yalçın’dan geldi. Çcukları toparlasın ayak altında olmasınlar diye, palyaço tuttuk nişan için (tavsiye ederim, iyi fikir ortada dolanan bebelerden kurtuluyorsunuz). Adama para ödenmesi lazım. Yalçın şöyle dedi, “Aşkım üstümdeki nakit bitti, şimdi kartı vermeyeyim kimseye, sen ver bana, ben yarın sana vereyim” Lan göt, hadi anladık senin üstündeki para bitti de, sizinkilerden al. Zaten takılan belli. La havle! Verdik. (Para geri döndü mü? Naaah!)

Bu nişan düğün vesaire olaylarının en sıkıcı yanı, aile pozu! Lan terden ölmüşsün, saç baş dağılmış. Ne pozu. Gecenin başında yap şunu. Ölür müsün? Suratımda bir ifade, bitsede gitsek havaları. Gitsek de ben bir iki damla alkol soksam bünyeye. Bütün gece masa altı faaliyetler sürmüş, bir Allah’ın kulu aha bunlarda can, içsinler diyip bir damla bir şey getirmemiş. Sinirlerim artık tepeme çıkmış. Hadi aile pozu. Hay sikeyim belanızı.!

Son poz çekildikten sonra salondan nasıl çıktığımı hala hatırlamıyorum. Eve geldik, o lanet elbiseyi üstümden çıkardım. Tüm kemiklerim ağrıyordu anasını satayım. Duşa girip, üzerimdeki konfetilerden kurtulduktan sonra ekibi toplayıp Taksim’e doğru yola çıktık. Vakit artık, kendimizce eğlencenin ve alkolün vaktiydi…

Bölüm 5 – Yakında…

Kısa Bir Ara

Merhaba 🙂

Farkettiğiniz gibi Gerçekler Acıtır isimli yazılarıma bir kaç gün ara verdim. Zorunlu verdiğimiz bu aranın tek suçlusu vizelerimdir. 🙂  Önümüzdeki hafta yani 18.Nisan Pazartesi itibariyle, yazıya ve gerçekleri anlatmaya kaldığım yerden devam edeceğim.

Merakla beklediğiniz için, gönderdiğiniz mesajlar için ve verdiğiniz destek için hepinize teşekkür ederim…

Sevgilerimle…

Kelebek

Gerçekler Acıtır – Bölüm 3

Bölüm 1 Bölüm 2

Nişana bir gittik arkadaş her taraf haldır haldır akraba kaynıyor. Ben gerizekalı nasıl mutluyum, her tarafa gülücükler dağıtıyorum. Yüzüğü de takmışım, oyun havaları da başlamış. Amaaan değmen keyfime, kıvııır (nasıl iğreniyorum şu anda kendimden nasıl..) Neyse, biz bir soluklanalım diyip, yerimize oturduk ne göreyim. Sahnede bir adam, “takı törenimiz başlayacaktır, nişanlı çiftimizi sahneye alalım” diye anons geçiyor. Ben bildiğin şu şekilde bakıyorum Yalçın’ın suratına:

Aynen böyle bakıyorum işte… Soruyorum yani. “Ne oluyor? Hani siz de nişanda bir şey takılmazdı?” Kaçtı benden. Adam yok oldu. Takı töreninin sonuna doğru geldi yanıma. Aynen sordum yukarıdakileri. “Kem küm, ya aşkım annemlerde onu soruyorlar dayıma zaten. Olmaz biz de genelde böyle şeyler. Bizimkilerde hazırlıksız geldiler. Baksana” dedi. Kafamı çevirdim baktım ki, annesiyle teyzesi gayet de geline para takıyorlar. Neyse dedim devam ettim göbek atmaya. (Ruhum çingene dediğimde inanmıyorsunuz. 9/8’i duydum mu duramıyorum yerimde anasını satiim)

Ben bu geceyi unutmuş gibi görünüp zihnimin bir köşesine sıkıştırdım. Hayatımıza devam ettik. Hatta öyle bir devam ettik ki, Yalçın bize yerleşti. Şöyle oldu aslında, annem sık sık hastalanıyordu o dönem. Gece hastaneye götürmek gerekiyordu falan, bu hayvanım sıkılıyordu kendi evinde, anne baba yaşlı, tüm gün kanal 7 izleyen tipler. Bir iki derken bayaa bayaa yerleşti bize. Ses etmedim ben de 🙂 Aşktan gözüm dönmüş ya, herif hep yanıbaşımda. (Aklıma tecavüz edeyim)

Bu arada yılbaşı geldi. Program falan hakgetire tabii. Zira ikimiz de işsiziz hala. Hadi programı geçtim bir ufak hediye yok. Bir özel kutlama yok. Almanya’dan amcası gelmiş hayvanımın. Onlardayız. Adam başı 2 bira almışız. Ablasının evinde oturuyoruz. (Annesiyle ablası altlı üstlü oturuyorlar) Tam bir bira açtık hepimiz hoop, anası, amcası, yengesi damladılar. O da zehir oldu mu? Bütün gece hep beraber TV izledik. (Hay s2m televizyonu)

Aradan biraz zaman geçti, ben iş buldum Global Bilgi’de. Benden bir kaç hafta sonra da o iş buldu. Bu arada biz bir yılı falan doldurduk tabii. Geldi mi 2. sevgililer günümüz. İş yerlerimizin arası arabayla 10dk. O sıra daha çok kendi evinde kalıyor hayvanım. O lanet günde bütün gün bekledim. Telefonum hiç çalmadı, mesaj gelmedi, belki de dedim sürpriz yapacaktır, öğlen yemeğinde gelir, beraber yeriz. Gelmedi. Bu arada dayanamayıp arıyorum, telefonuma cevap vermiyor. Akşam eve döndüm. Evlerini aradım. Annesi çıktı telefona, “Çok üşümüş, gelir gelmez uyudu kızım, acil bir şey varsa uyandırayım” dedi. “Yok uyandırma uyusun” dedim. Aradan bir saat geçti, annesi aradı bu sefer “Kızım uyanmıyor, acilse uyandırayım.” dedi. “Gerek yok, uyandırmayın sabah konuşurum” dedim ama nasıl bir ses tonuyla söylediysem, 20 dakika sonra Yalçın aradı. Verdim telefonu anneme, uyuduğumu söyle dedim. Öyle de yaptı. Uyandır demiş paşam, “Çok sinirli uyudu, uyandırmasam daha iyi” dedi annem. Sonra sürekli aramalar, açmadım. Bir mesaj attı hayvan, ki noktası virgülüne kadar aklımda. “Ne yani, bir gün aramadım bir hediye almadım diye, telefonlara bakmıyor musun? Böyle mi olduk şimdi?” Öküzün evladı! Hayvan! Bana ne senin bana alacağın hediyeden? Ben işin hediye kısmında mıyım domuz!!! Arasan ölür müydün? Ya da çıkıp beş dakika yanıma gelsen bir yerin mi eksilirdi? Hayvanlığın lüzumu neydi? Bunların hepsini yüzüne de söyledim. Cevaplarını söylüyorum. “Telefonumun şarzı bitti (onun şarj olduğunu ben biliyorum ama hayvanım bilmiyor). İşe zaten yeni girmişim, nefes almadan çalışıyorum, yanına gelmeye kalksam benim için eksi puan olurdu (benden aldığın eksi puan ne olacak, götüne mi sokacaksın?). bikbikbikbik” Bahane bile diyemeyeceğim şeyler yani. İster istemez bu yaşananların sonunda, söylenenler, atfedilenler, aramıza bir soğukluk girmesine sebep oldu. Ben 10 gün kadar suratımı göstermedim ona. İt gibi günde 20 kere aramalar, mail atmalar, özledim ne olur göreyim seniler. Ama koç kadınıyım ben, tersim de inadım da pistir. Buz kesmişim bir kere. Tribin alasını yapıyorum.

O günlerin birinde Yalçın hastalandı. Belini mi incitti ne öyle bir şey (beli kopsun itin). Ben de görmeye gittim. Teyzesinin kızına gitmiş herkes, hadi biz de oraya gidelim dedi, e iyi bari gidelim dedim. Gittik. Biz içeri girince, tanımadığım akrabaları vardı içeride, annesi beni tanıştırdı. “Yalçın’ın kız arkadaşı” diye. KIZ ARKADAŞI?!? Ulan, istemeye gelmişsiniz, ellerde yüzük, ben sana anne diyorum, ne kız arkadaşı?!?! Lanet olasıca belleğim bunu da yazdı bir kenara.

O ziyaretten dönünce anneme anlattım her şeyi. Bu arada annem de uyuz olmuş durumda, dayı kızının nişanını öğrenmiş bir kere. Nasıl köpürmesin. Üstelik anasının sözde bana dediği, kıçını başını kapatan kıyafet olayına tam teşekküllü sinir olmuş, ona söylemediğim için ifrit olmuş kadın. Acil konsey toplantısına çağırdı Yalçın’ı.  Uzun uzadıya konuştu. Bu yanlış, şu şöyle olmalı vs.. vs… Sonra ben aldım sazı elime. İlk soru: “Ben senin neyinim Yalçın?” “Nişanlımsın” “O zaman annen beni neden senin kızarkadaşın olarak tanıtıyor, ben bu yüzüğü neden takıyorum o zaman? Neden annene anne diyorum o zaman?” “Ne zaman dedi?” Al öküz işte. Ne zaman demişmiş, mal, demiş ya… Annem farkında olmamıştır, diyor bir de gel delirme! Soru iki: “Hani sizde nişanda takı takılmazdı? Dayının kızının nişanında yapıldı ama?”  Cevabı beni çıldırtmaya yetti: “E ama erkek tarafı öyle istemiş” Ulan sıçtığım bok. Biz kız tarafı değil miydik? Bizim isteme hakkımız yok muydu? Kurduğum cümlelerden biri şuydu: “Başımda babam yok diye mi bu vurdumduymazlığınız?” O anda kararımı verdim. “Nişan istiyorum ben! Sadece senin ailen vardı o gece burada, benim ailemden kimsenin haberi bile yok daha! Nişan yapıcaz” diye son kararımı bildirdim. Adamdaki cevaba bak “E tamam, bi cafe tutarız arkadaşlarını falan çağırırsın, eğleniriz.!” Hörrssst derler adama, ki dedim ben de! “HAYIR, DAVULLU ZURNALI SALONDA, TÜM AKRABALARIMIN EŞ DOSTUMUN GELDİĞİ NİŞAN İSTİYORUM!” diye bağrındım ben buna. Çaresiz kabul etti. Sonra annem dedi ki, “Annen gelsin en kısa sürede, konuşalım. Bunun bohçası var, hazırlığı var, tarih belirleyelim.”

Bir iki gün sonra annesi geldi. Bu arada ben onlarla yüz göz olmamak için, iş yemeği var bahanesiyle, evde değilim. Üst kattaki komşuda gizleniyorum. Annesinin ilk cümlesi şu olmuş “Sevim Hanım, benim size karşı boynum eğik. Siz ne derseniz, nasıl derseniz öyle olsun” Annem de buna karşılık, “Ayten Abla, biz bir şey istemedik diye, siz de hiçbir şey yapmadınız. Sonuçta ben size kız veriyorum, bunun da bazı gelenek görenekleri var yapılması gereken, siz bizi hepten yok saydınız” diyerek, görüşümüzü açıkça belirtmiş. O gün Mayıs ayında nişan yapılmasına karar verildi. Tarihi de belirledik zaten 17 Mayıs 2008.

Bu küçük toplantının gecesi, Yalçın’la msn’de konuşuyoruz. Bana şöyle bir cümle kurdu “Allah’ın sopası yok! Şimdi düştün elime!” Dedim ne oldu? Beyefendi, bilgisayarımdan msn geçmişlerini alıp kendine mail atmış, okumuş okumuş kurmuş ondan sonra, ben nasıl erkeklerle konuşur muşum? Bir attı tepem..! Ben bir bağrınmaya başla buna telefonda. Tutturdu “oraya gelecem, yüzyüze konuşacaz (aynen böyle konuşuyordu öküz)” diye. Dedim ki, “Gel, bu yüzük zaten parmağımı sıkıyor, gel de vereyim eline”. Geri bastı ondan sonra, özür dilemeler, haklısınlar, köpeğe bağladı yani..! Bunun üzerine nasıl barıştık hatırlamıyorum.

Şubat sonunda nişan kararı alınca, pür telaş yer arama, kıyafet ayarlama olaylarına girildi tabii. Kıyafetimle ilgili şu küçük olayı anlatmam lazım. Nişana kadar kimse kıyafetimin nasıl olduğunu görmedi. Hiç bir detayını bilmedi. Kendi annem da dahil olmak üzere. 🙂

Nisan ayında bohçanın gelmesine karar verdik. Biz de adettir, nişandan önce geline bohça gelir, düğünden önce de damada bohça gider. Tabii mecbur alışverişe çıktık. Nişan sandığı, gecelik takımı (saten ıyyk), tüylü terlikler, iç çamaşırı, çorap, bişeyler bişeyler daha. Bir de makyaj malzemeleri. Makyaj malzemeleri ve parfüm için alışverişi sadece Yalçın’la ben yaptık ama, diğer şeyler için beraberdik. Gittiğimiz yerde annesi, kızım ne lazımsa al bak çekinme dedi, sanki çekinirmişim gibi, her alacağımdan kıllığına iki tane aldım. İyi oldu 🙂 Sonra makyaj malzemeleri için gittik, kullandığım ürünleri aldım, Yalçın’ın dibi düştü tabi o kadar parayı ödeyince. Normalde nefret ederim, sevdiklerimin benim için harcama yapmasından, kıyamam. Ama bana söylediği yalanları düşününce ve bana son kavgamızda söylediklerini düşününce, takmadım bile. Bohça alışverişi bitince, bohçanın doğumgünümde yani 19. Nisan.2008’de gelmesine karar verdik. Hem bohça hem doğumgünü bir arada atlatacaktık işte olayı.

Geldiler, yine bir 30-40 kişi olarak evi istila ettiler. Biz toplasan 10 kişi anca varız yine. Neyse, gayet eğlenceli geçti o gün. Yenildi içildi, oynandı. 9/8’lik olmasa olmazdı. O da oldu.  Amma velakin, bir küçük sorunumuz vardı. O da şu: Biz evleniyorduk tamam ama, Yalçın öküzü daha resmen evlenme teklif etmemişti bana. Tutturdum mu bir evlilik teklifi diye. Tamam tamam diyerek geçiştirdi hep bu konuyu. Bohça olayından 3 gün sonra sabahtan telefon açtı bu bana. “Aşkım, akşam yemeğe gidicez beraber ama biraz resmi giyinmen lazım” iyi peki tamam diyip, hazırlandım ben de. Geldi aldı beni evden. Gidiyoruz. Ama nereye gittiğimizi söylemiyor. Sonunda anladım ki, Kız Kulesi’ne gidiyoruz. Gittik. Bu salak, müthiş heyecanlı, şimdi sözümü hiç kesmeden beni dinle diyip, aralıksız 3 dakika konuştu. Sonunda da o meşhur soru geldi “Benimle evlenir misin?” Sektirmeden “Evet” dedim. (Aklımı sikeyim, dilim kopsaymış.!)

Bu tarihten sonra tabi, provalar, mekan ayarlamaları, takılacak takılar vs.. derken deli bir koşuşturmacanın içine girdik biz. Her şeyle uğraş her şeyle ilgilenmeye çalış. Sinirler iyice gerilsin, zor işler bunlar vesselam. Sonra o büyük gün geldi. 17.Mayıs.2008

Bölüm 4 – yakında..

Gerçekler Acıtır – Bölüm 2

Bölüm 1 için tıklayın.

Kan deli ya, o yüzden beyne pek fazla uğramıyor, kalp etrafında yoğunlaşmış, güp güp diye attırıyor kalbi. “Olur mu lan acaba?” diye düşünüyorsun. “Evlenilebilir mi? Erken değil mi? Ama iyi biri o ya?” diyorsun kendi kendine. Hatta annen ilişkinin nasıl gittiğini soruyor sana. Şu cevabı verebiliyorsun… “Anne, evleneceğin adam karşına çıktığında hissedersin değil mi? Yalçın benim evleneceğim adam..!” (Gerizekalılığıma bakar mısın arkadaş ya? Senin neyine evlilik aptal karı, ne güveniyorsun bu kadar? İlgi manyağı!)

Bu evliliği düşünme saçmalayışımın derinlerine inmek lazım tabii… Ben öyle çoook güllük gülistanlık (doğrusu bu, günlük gülistanlık değil) bir ailede büyümedim. Sorunlu bir babam vardı. Ben 15 yaşındaykende boşandılar zaten. Sonrasında babamla çok fazla muhabbetim olmadı.  Bir aile eskikliği duyuyorum yani en fenasından, ve istekliyim de kendi ailemi kurmaya. Bir kız çocuğunun hayallerini kurmam ve çocuğun adını koymam da bugünlere denk gelir işte. Çünkü o çocuk bendim aslında ve benim yaşamadığım mutluluğu yaşayacaktı. İşte bu yüzden “Evlenelim tabi yaaa” moduna girdim o sıralarda.

Sorunlu olduğum okulu bırakıp İstanbul’a kesin dönüş yaptım. Niyetim tekrar sınava girip, başka bir bölüm okumaktı. Mayıs ayıydı ben İstanbul’a döndüğümde, Temmuz’da beni istemeye gelmelerine karar verdik Yalçın’la. Heyecan tavan tabii. Annem de ilk çocuğu evleniyor diye pır pır.. Evin eşyaları falan değişti, o derece heyecanlıyız. Hatta Bursa’dan büyük teyzem geldi, beni ondan istesinler diye. Ben ailesiyle tanıştım bu arada. Annesi, ablası, eniştesi, abileri, yengeleri, kuzenleri, halaları, amcaları vs.. vs. Aramız süper, öyle böyle değil. Ben tabii uçuyorum havada, kocaman bir ailem olacak düşüncesindeyim.(Zihnimi sikeyim. Ulan baba, yaktın lan beni..! Ha bu arada hatırlatmadan geçmeyeyim, kocaman ailelerden nefret ediyorum artık. Kendi sülalemden bile 1-2 kişiyle görüşüyorum, bilgilerinize)

Temmuz geldi çattı, planlanan tarihten 2 gün önce, Yalçın beni aradı, hüngür hüngür ağlıyor. Aramızda şu konuşma geçti:

O: Babam çok fena hastaneye kaldırdık
Ben: Ne oldu hangi hastane, neredesiniz?
O: Ben evdeyim, beni götürmediler, nefes alamıyordu, yığıldı kaldı.
Ben: E geleyim, gidelim biz de hemen.
O: Yok abimler orda, zaten abim bana sen gelme dedi.

“Nasıl yani? Baban bu kadar fenaysa niye gitmiyoruz?” diye sormadım zannetmeyin, sordum. “Abim öyle dedi” dedi. Bir şey diyemedik tabii. Çünkü ailesinin içindeki hiyerarşik düzenin nasıl olduğuna dair hiç bir fikrim yoktu.  Büyük teyze, hani şu Bursa’lı olan bir süre daha kaldı bizimle. Çünkü bu hafta olmadı ama haftaya gelirler diye bekliyoruz. Ama önümüzdeki hafta bizi nasıl bir sürprizin beklediğine dair hiç bir fikrimiz yok.

Önümüzdeki hafta, günlerden bir gün Yalçın’a ulaşmak imkansızdı. Telefonu kapalıydı. Ev cevap vermiyordu. Ailesinden kimseye ulaşılamıyordu. Kötü bir şey oluyordu. İçin için geberiyordum korkudan. Ama ulaşamıyordum. Sonra dışarıdan da gebermeye başladım. Merak ediyordum ve aklıma kötü kötü şeyler geliyordu. Derken, akşam telefon çaldı. Telefonun ucundaki ses Yalçın’a aitti ama, dünyamı başıma yıkmaya yeterdi. “Aşkım, beni yakaladılar, askere götürüyorlar!”

Komşumuz Ayhan Abi’yi ayaklandırdım akşamın o saati. Önce yakalandığı yerdeki karakola gittik. Ne pahasına olursa olsun bulmam lazımdı çünkü. Sonra Eyüp taraflarında bu asker kaçaklarının götürüldüğü askeri bi yer varmış, oraya yönlendirdiler bizi. Gittik. Ağlamaktan bitap olmuşum, nöbetçi askere yalvarıyorum neredeyse, burada mı söyle ne olur diye. Asker yok diyor ben inatla bilgi almaya çalışıyorum… (Embesil, bırak gebersin it, niye koşturuyorsun?) O esnada komutan çıktı dışarı. “Hayırdır” diye sordu. Ben başladım anlatmaya. Adam asker tabii, ciddi, susturdu beni. “Buraya getirilmedi kimse, bağlı bulunduğu ilçenin karakolunda olurlar, sabah getirilir buraya” dedi. Biz kös kös döndük arabaya. O esnada cep telefonum çaldı. Annesi “Kelebek, kızım, Yalçın’ı abisi almış, eve getiriyor şimdi” dedi. “Eve girer girmez beni arasın” dedim. Aradı. “Size geleceğim, bekle” dedi. Geldi. Tecili bitmiş. Kaçak görünüyormuş. İki gün izni varmış. İki gün sonra Ankara MEBS’de olması gerekiyormuş. Bütün gece ağladı. “Ben seni bırakıp nasıl giderim, daha size gelecektik” vs… vs… O gece bizde kaldı. Ertesi gün onlara gittik. Hazırlıklar yapıldı, abisi uçak biletini aldı. Sabah yola çıktık. Kendimi tutmuştum ağlamamak için. Ama havaalanına gidip o uçak için son kapıdan geçtiğinde, camın ardına geçtiğinde, tutamadım kendimi… Ne kadar ağladım bilmiyorum. O camın ardında, Yalçın gittikten sonra saatlerce kalabilirdim sanırım, annesi ve teyzesi beni oradan zorla sürüklemeselerdi.

İlk iki gün kendime gelemedim. Telefon sürekli kulağımın dibinde, ha aradı ha arayacak diye uyuyamıyorum bile. 2. gün aradı. İyiydi, bilgisayarlarla ilgili bir şeyler yapıyordu. Bu arada ben evde salak gibi her gün için ayrı bir mektup yazıyordum. Söz vermiştim çünkü. (Su katılmamış bir salakmışım. Şu anda bunu daha net gördüm)

Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, hadi evlenelim dedik ama, ikimizin de işi yok..! Nasıl da idealistiz değil mi? Buluruz ya hu, bize iş mi yok havalarındayız. (Vay babayn kaval kemüüne) Bu adam askere gidince tabii, iş bulayım ben dedim. Çeyiz falan hazırlanayım. Bir iş görüşmesine gittim. Nasıl heyecanlıyım. Handan diye cıvıl cıvıl bir kadın çıktı karşıma. Şansım yaver gitti. İşe aldılar beni. Bu arada garip bir şey oldu, askere gittikten tam 17 gün sonra evet 17 gün sonra, Yalçın bir sabah evin kapısını çaldı. İlk soru, “Senin ne işin var burda? Kaçtın mı?”. Ya şimdi adamı o top sakallarından (sakalını s2m) sonra tüysüz ve 3 numara saçlarla görmek, tüysüz şeftaliyi ilk defa görmek gibiydi. Bir de ikili ilişkilerde öküz olduğumu bir kere daha ispatladım. (Salak, bi sarıl adamın boynuna, gözünden iki damla yaş düşsün, yok bi öküzlük yapacaksın illa ki)

Çürük..! Evet, çürük! Yemez yemez sıçmazsan hayvan gibi olursun (tamam lan ben de şişmanım, hatta sayın(!) bakan(!)ımın dediği gibi şişkoyum ama, ben ömrümde bunun gibi aralıksız yiyenini görmemiştim) ve bu hayvanlık sana başta tansiyon olmak üzere bilimum hastalıkla geri döner. İşte bu nedenlerden dolayı önce 3 ay hava değişimi verdiler. Bu zamanı hayvanıma verdiler ki zayıflasın, ama yoook o ne yaptı. Daha çok yedi. Daha çok şişti. 3 ayın sonunda da savaşta ve barışta işe yaramaz raporunu aldı. Sadece 17 gün askerlik yaptı. İki günü kışlada kalanları hastanede.

Döndükten sonra bir gün, iş yerimi görmek istedi. Götürdüm. Hatta çalışma arkadaşlarımla tanıştırdım. Bu paşam bilgisayar mühendisi ya, (ulan hala şüphe ediyorum, hakikaten mühendis mi acaba?) bir kaç soru sordular buna. Ana bir baktım ki, her sabah beraber gidip geliyoruz işe. Onu resmen işe almadılar ama, etinden sütünden faydalanıyorlar. Allahtan bir şeyler oldu da ben işten ayrıldım o aralar. Dolayısıyla o da gitmedi bir daha.

Bugünlerde dikkatimi çeken bir şey vardı ki, isteme mevzuu açılmıyordu hiç. Sonra ben açtım bir gün. Ailesiyle konuştu falan. 2.Kasım.2007’yi hayırlı (nerden bileyim, hayatımın tecavüze uğrayacağı gün olacağını) gün olarak belirledik. Söz-nişan olacaktı. İsteme yapılacak, nişan yüzükleri takılacaktı ardından. Bizim evde yine hummalı bir çalışma başladı. Şunları yaparız, bunlar olur bıdıbıdı, şunları davet ederiz bikbikbik. Umrumda değil tabi bunların hiç biri. Evleniyorum ya ben, götümde pireler uçuyor.

Adettendir, nişanda geline (ki o ben oluyorum) bir şeyler takılır. Annem bana bir set almış o zaman. Ama çekiniyor da takmaya. Şu nedenle çekiniyor, erkek tarafı buna eş değer bir şey takmayacaksa, ezmeyelim. (İyi niyetli, saf kadın). Anneme arayıp Yalçın’ın annesi Ayten’le konuşmasını söyledim. Aradı, o konuşmada annesi şöyle bir şey dedi: “Bizde nişanda takı takılmaz, düğünde takılır, adetimiz böyledir.” Ben de döndüm anneme, “Ya anne ben zaten bir şey istemiyorum ki, sen de sakla seti, düğünde takarsın.” dedim. (Tam bir gerizekalı, aptal aşık modundaymışım aq) Tamam dedi annem.

31 Ekim’de alışverişe çıktık. Bana kıyafet alındı, bir de ayakkabı. (Toplam 200TL, aklınıza çok uçuk rakamlar gelmesin). Tekrar etmek istiyorum ki, o kıyafetten nefret etmiştim. Alırken, “Aşkım, bak bu çok güzel oldu. Nolur, o gün giy, ertesi gün atarsın” demişti de öyle almıştık. (salak ben!) Sonra kuyumcuya gittik, ben ona yüzük aldım, o da bana. Alışverişten döndüğümüzde annesi ve ablası geldiler bize. Annesinin söylediğini aynen aktarıyorum.

Annesi: Kıyafetini aldınız mı kızım?
Ben: Aldık anne (anne diyen dilim kopaydı ya, kopaydı)
Annesi: Kıçını başını kapatan bir şey alsaydın bari.
Ben: ?!?!?!?!?!?!?!?!?! (Burada algılarım sinyal vermeliydi işte. Vermedi. Algılarımı s2m)

Ulan, adettir, nişanı olan kıza kıyafetinden iç çamaşırına kadar her şey alınır, nişan günü kuaföre götürülür. Bu bana kıyafetten başka bi bok almadı. O günün sabahı kalktım, kuaföre gittim. Ki öyle çok pahalı bir yer değil, evimin alt katıydı lan. Saçıma, makyajıma, manikürüme, aldığı kıyafetten daha fazla para verdim. (Paragöz değilim, bizim de teyzelerimiz, kuzenlerimiz vardı evlenen, onlara yapılanları biliyoruz sonuçta..!) Ama umurumda mı, hayır..! Evleniyorum çünkü. Wuhuuuu! (Salak, salak, salak!)

O akşam geldiler. Öyle çekirdek aile falan değil, tam 50 kişi geldiler. Anası, danası, torunu torbası. Biz kız tarafı sadece 10 kişiydik. Annem ve kardeşim dahil. Kapıda gelenleri öp öp bitmedi. Evde nefes alacak yer yok. Öyle ki, “Allah’ın emri”ni duydum, gerisini duymadım. Düşünün. Bir de yapılan kahve servisini, yemek servisini düşünün. O gece nasıl bitti bilmiyorum ama, gece bittiğinde hepimiz bitmiştik sadece bunu bilirim.

O gece ayrılmadan önce Yalçın’ın annesi, ertesi gün yeğeninin (abisinin kızının, Yalçın’ın dayısının kızı yani) nişanı olduğunu söyledi ve benimde onlarla beraber gelmemi istediğini söyledi. “Tamam” dedim ben de. Az bir şey mi lan? Adamın nişanlısı olarak bütün sülalenin karşısına çıkacağım. Ertesi gün, bahsi geçen nişana gittik. Yalçın ve ailesiyle ilgili ilk şoku orada yaşadım zaten…

Bölüm 3 – yakında…

Gerçekler Acıtır – Bölüm 1

Tam altı saattir şu yazının başlangıç cümlesini düşünüyorum ama bulamıyorum bir türlü. Hani, ortaokul – lisedeyken kompozisyon derslerinde ilk cümle bir türlü gelmez ya aklınıza, halbu ki onu bir bulsanız su gibi akacaktır yazı, aynı o durumdayım işte. Nasıl başlasam, nereden anlatsam diye düşünüp duruyorum altı saattir. Sonunda akıp gitmesine karar verdim kelimelerin. Ama söz verdiğim gibi, yaşananları iyisi ve kötüsüyle en başından anlatarak. Ki herkes anlayabilsin, neden yandı içim bu kadar. Neden acıdı…

Tüm yaşananların, tahmin edebileceğiniz gibi iki başrol oyuncusu var. Biri ben, SonMelek mahlasıyla bilinen Kelebek BİRİCİK. Diğeri bir zamanlar hayatıma sweetcento olarak girmiş, Yalçın Barçın.

Vakti zamanında yaş daha 20 o zaman, gececiler.net diye bir site var. Acayip eğleniyoruz, tartışıyoruz, konuşuyoruz. Kimsenin birbirini götürme gibi bir derdi yok, sanki yıllardır birbirimizi tanıyoruz. Buluşuyoruz, içiyoruz, sinemaya, tiyatroya gidiyoruz. Eğleniyoruz kısacası… Sonra aramızdan biri, Hakkı Abi (kulakların çınlasın) siteyi alıyor. Yıllardır bağlı olduğumuz site, daha da eğlenceli geliyor bize. Bir de moderatör olmuşuz ki (peeh sanki neyiz) değmeyin keyfimize.

Ben o zamanlar üniversiteye yeni başlamış bir cıvır,  Çanakkale’de bilgisayarım da yok, ancak para bulduğumda gidiyorum internet cafeye, bir saat falan bakınıp siteye çıkıyorum. Ama tatile geldiğimde, anasını ağlatıyoruz geyiğin sabahlara kadar. İşte bu sitenin içinde üyeliğimin 2. yılının sonunda biriyle tek tük muhabbetler ediyoruz. O benim grubuma dahil olmuş ben yokken çıtırdan, ama ben daha görmemişim hiç. İstanbul’dayım o zaman sömestre tatili için. Uykuyla zaten problemliyim. Şu anda olduğu gibi sabahlamışım, sitedeki üç beş kişiyle muhabbetteyiz. İşte bu sweetcento denilen adamı o gecelerin birinde tanıdım. Tatilimin ortalarına kadar da keyifli bir sohbetin katılımcıları olduk.

Bir gün ellerimden şöyle bir cümle döküldü. “Yarın Bakırköy’de işim var, eh bi’ kahve ısmarlarsın artık :)” Yanlış anlamayın, asıldığım falan yok adama. Sadece ciddi anlamda işim var, ve bu kadar çok sohbet ettiğim adamı da görmek istiyorum. Çünkü gececiler öyle bir yerdi. Her hafta sonu buluşan bir grup insandık biz. Hatta bir bayram günü yirmi kişi Hakkı Abi’nin evini istila etmişliğimiz vardır. Neyse, “tabii ki, sevinirim” diye bir cevap geldi karşıdan.

Ertesi gün uzun sürdü işim. Söz verdiğim saati geçirdim biraz. Dernekte (Atatürkçü Düşünce Derneği) işlerim vardı, çıkamadım. Bir saat sonra gittim iş yerine (ben o zamanlar öyle zannediyordum, meğer tanıdık diye kullanmasına izin veriyorlarmış). Elektrikler kesik. Ziller çalışmıyor. Son kontörümle aradım (aah ah kontörlü telefon, güzeldi bee) “Kapıyı açar mısın?” Aşağı indi. Kapıyı açtı ve öylece kalakaldı karşımda. İçimden tek bir cümle geçti, “Sıçtık!”. Bunu kendimi beğenmişliğimden demiyorum. Hissedersiniz karşınızdakinin düşüncesini, anlarsınız. Koç kadınıyım ben, anlamamam imkansız 🙂 “Eee, geçeyim istersen” dedim de, kendine geldi ve yukarı çıktık.

Biraz konuştuk, ben ona öğrenciliğimi anlattım o bana bilgisayar mühendisi olduğunu ve kendi öğrencilik zamanlarını anlatmaya başladı. “Ben bir kahve suyu koyayım” diyip mutfağa gitti ondan sonra da… Geri döndü, biz biraz daha konuştuk ve tekrar mutfağa gidip kendi kendine gülmeye başladı. “Ne oldu Yalçın, neden gülüyorsun?” diye sorduğumda “Suyu koymuşum ama kettleın düğmesine basmamışım” diye kahkahayla karışık cevap verdi. Benimse aklımdan geçen şey “Hassiktir, fena sıçtık!” oldu.

Böyle demiştim, çünkü kimseyle uğraşacak ne gücüm ne de isteğim vardı. Uğraşmak yanlış kelime belki ama, istemiyordum kimseyi hayatımda. Bunalımlı bir dönemdeydim, kimseye hakkettiği değeri veremezdim. Kaçıyordum ikili ilişkilerden. Yorgundum.

Neyse, adam bilgisayar mühendisi olunca fikrini almak ve konuyu benden başka bir yöne çekmek için, laptop almayı düşündüğümü söyledim. Bayiliği olduğunu ve ona danışmadan almamamı, fiyatların gayet uygun olduğunu söyleyince, ayın 27’sinde buluşup laptop almaya gitmek üzere sözleştik. (Öğrenciyiz tabii o zaman, beleşi var deseler, Fizan’a gider öğrenci adam 🙂 )

Ayın 27’sine kadar yüzyüze görüşmedik hiç ama sitede tam gaz muhabbet etmeye devam. Birebir değil, grupla beraber. Sonra tarih geldi çattı 27’sine. Gidemedik o gün ama ertesi gün yani tarih 28.01.2007’yi gösterdiğinde, Kadıköy’e doğru yola çıkmıştık beraber. Kuzeniyle gelip beni aldılar ve lanet olası trafik yüzünden Kadıköy’e 2 küsür saatte gidebildik. Bilgisayarımı aldıktan sonra, hadi bir yemek yiyelim dedik ve Capitol’e girdik. Bu arada sohbet muhabbet gırla tabi. Benim de o gün, çok sevdiğim Gülnur’umun doğumgününe gitmem gerek. Bunlar beni eve getirdiler, bilgisayarımı bıraktım ve tekrar Taksim’e götürdüler. Tabii doğumgününe çağırmadım ama bir şey yapmak lazım yoksa ayıp olacak, o kadar uğraştı benim için diye düşünüyorum. O konuşmaya başladı “Ben buralarda olacağım, bir arkadaşımın yeri var, dönerken yalnız dönmek istemezsen bırakırım ben seni” dedi. Ben de “Eh, erken çıkarsak ararım, sana bir bira ısmarlarım, o kadar yoruldun bugün” diyerek ayrıldım yanından.

Doğumgünü partisi bittiğinde saat 01:30 falandı sanırım, ben de sözümü tutmak için aradım. “Hadi gel bir bira ısmarlayayım sana” diye. Ben onu yaklaşık yarım saat Burger King’in önünde bekledim, bu arada bokum dondu desem yeridir. Kış günü. Girsene içeri salak, niye girmiyorsun. Kafa yok işte… Yaş daha 22 be.. Kan deli akıyor o zamanlar. Neyse, geldi bu ben öyle burun kızarmış, tirtir titriyorum. “N’olur bi kahve içelim” dedim girdik içeri. Kahvelerden 5 dakika sonra annem aradı, hadi dön artık diye, biralar yalan oldu. Dönüşe geçtik. Eve tabii ki o bıraktı.

Ertesi gün, sabah işe gittim ben. (Bakırköy’de kermeste çalışıyorum o zaman) Yanımda bilgisayar. Akşam kankaya gösterilecek, onay alınacak 🙂 Neyse mesai bitti, biz her zamanki gibi Volkan ve Bahadır ikilisiyle çöktük Melantis’e. Telefonum çaldı. Arayan Yalçın. “Eee, nasılsın, nerelerdesin?” muhabbeti. Dedim “Akşam bira ısmarlayamadım sana, hadi gel çay ısmarlayayım”. Mekanı tarif ettim, geldi. Ama yüzüne bile bakmıyorum bilgisayarıma kilitlenmişim zira. “Bu Yalçın, bu Volkan, bu da Bahadır. Hadi siz kaynaşın” dedim. Hakikaten öyle oldu. Zira o esnada bilgisayara program yüklemekle meşguldüm. Bir ara önüme bir poşet uzattı. “Dün bunları almayı unuttuk” dedi, poşete bir baktım mikrofon, kulaklık ve mouse. Suratımdaki ifade şuydu “Kanka sıçtık”.

Pek sağolasıca Volkan adamla zibilyon tane ortak yönünü görünce, bizim rutin akşam çaylarımıza Yalçın da katılmaya başladı. Bu arada biz geceleri Yalçın’la msn’den sohbet etmeye devam. Çıtırdan yazmaya da başladı abimiz ama ben ısrarla hayatımda kimseyi istemediğimi belirtiyorum laf aralarında. Sonra bir gün, Volkan’la tartışmasını yapıyoruz bunun sık sık, bana bi mesaj attı akıllı kanka kuzenim. Satır satır aklımda. ” Adam seni görünce, sahibini görmüş ev hayvanı gibi dört dönüyor etrafında, aradığın adam o”. Sonra annemle konuştuk, dedi ki: “Sen sevdiğinin değil, seni sevenin peşinden gideceksin. O zaman daha mutlu olursun!”

Dedimki kendi kendime  “Eh be kızım, bu zamana kadar sevdin de ne oldu, adamlar ağzına sıçtı hep. E bu çocuk gözünün içine bakıyor senin, neden olmasın?” (aklımı sikiyim, ne salağım yaa) Tabii kendime bi kıvırma payı da bırakmadım değil, “Hem olmazsa 2 haftaya Çanakkale’ye döneceksin zaten, oradayken çirkefin alasını çıkarır, kurtulursun”  (Zihnime çomak sokayım, nasıl düşündüm lan ben bunları?)

Biz bir anda sevgili moduna girdik. (Girmez olaydık) Günler yetmiyor falan (İstemem yan cebime koy olmuşum resmen yaa, şimdi farkettim). O arada Hande geldi Çanakkale’den İstanbul’a. Dışarı çıktık hep beraber. Hande ki benim hiçbir erkek arkadaşımı sevmemiş, tabir-i caizse nefret etmiştir. Yalçın’a bayıldı. “Bu çocuğu üzersen senin ağzına sıçarım” diyerek sırtıma o meşhur şaplağını da indirmişliği var. Arada sevgililer gününü çıkardık (Lan kolay mı ömrü hayatımın ilk sevgililer günü. Daha önce hiç denk getirememişim).

Gel zaman git zaman, benim tatil bitti, Çanakkale’ye dönüş vakti geldi çattı. Beni havaalanından yolcu edecek ama ağladı ağlayacak, zor sabrediyor (tabii ben içimden, kıyamam diyip, dışımdan “Ağlama aşkoo yaaa, gelicem yinee” diyorum) Uçaktan inmemle telefonumun çalması bir oldu. “Gittin mi?” Adam bir dur, evime gideyim ya hu. Neyse, ağladı telefonda falan, hiç sevmem ota boka ağlayan erkeği.

Aradan 3 gün geçti. Sadece 3 gün. Bir sabah telefonuma bir fotoğraf geldi. Üniversitenin giriş kapısı “Aşkım sizin okul burası mı?” diye. Fırladım evden üstümde pijamalar, sabahın körü. Gördüğüm anda kurduğum cümle “Hassiktir ne işin var senin burada?” El-Cevap: “Özledim” İşte o zaman anladım, bu ilişkinin öküzü ben, romantiği oydu. (Çok sonraları anladım ki, bu ilişkinin uyanığı o, aptalı bendim)

Bir süre böyle devam etti bu. Haftanın üç günü İstanbul’da 4 günü Çanakkale’de yanımdaydı. Hoşuma gidiyordu aslında, bu ilgi, ne yalan söyleyeyim. Adam kopamıyordu benden işte. Bugüne kadar tüm ilişkilerinde ağzına sıçılan kız, şimdi el üstünde tutuluyor ve yavaş yavaş adama bağlanıyordu. İşte bu aralar ağzımızda bir evlilik lafı dolaşmaya başladı. Yaş 24 hanımlar beyler, kan deli…

Bölüm -2 yakında…

Bir Gerçeği Anlatmaya Başlarken…

Merhaba,

Size anlatmak istediklerim var… Ama bunu tek bir blog girişiyle yapabileceğimi sanmıyorum. Bu nedenle yeni bir kategori açtım. Yalçın Barçın adında. Sanırım çoğunuz gerçeklerin ne ile ilgili olduğunu anladınız.

Bu kategorinin altında bugünden sonra bahsi geçen adamın hayatımın içine nasıl ettiğini sizler de öğrenmiş olacaksınız. Bugüne kadar bunu anlatmadım çünkü, dava açmıştım, incelenmesini bekliyordum. İnceleme sonucunda kovuşturmaya gerek olmadığına karar verdi çok sağlıklı(!) hukuk sistemimiz.

Eh karar bu şekilde çıkınca artık konuşmama durumuna devam etmeme gerek kalmadı. İçimi dökmeliyim bir şekilde değil mi? Durumun vahametini anlatmalıyım. Ama bunu kendimle yüzleşebilmek için taaa en başından almaya karar verdim. Ne oldu ne bitti, evliliğe giderken bu ilişki neden bir anda geri dönüşü olmayacak şekilde bitti diye meraklanan tüm arkadaşlarım da böylelikle akıllarında kalan sorulara cevap bulmuş olacaklar diye düşünüyorum.

İlerleyen saatlerde gerçeklerin ilk bölümünü bu kategori altında bulabilirsiniz.

Saygılar.

Kelebek BİRİCİK

Bana Kimse Adalet Diye Bir Şey Olduğunu İddia Etmesin!

 

Çok sinirliyim. Gerçekten öyleyim. Çünkü bugün bu aşık olduğum ülkenin sistemine bir kere daha küfür ettim.  Hani “Adalet, mülkün temelidir” diyordunuz? Hani daima haksızın yanındaydınız? Ne yapmalı şimdi buna?

Bundan 4 ay kadar önce, hayatımı sikip giden adama verdiğim süre dolunca, haklarımı yasal yollardan aramak üzere, Bakırköy Adliye Sarayı’nda dosyayı açtım. Şikayetçi olduğum başlıklar şöyleydi: Hırsızlık, Dolandırıcılık ve Tehdit. Sonra gittim o şerefsizin bağlı bulunduğu ilçe karakolunda ifademi verdim. Beklemeye başladım. Bekledim… Bekledim… Bugün, elime tebligat ulaştı. Muhteşem hukuk sistemimiz, hırsızlık ve dolandırıcılığı esgeçip sadece tehdit unsurunu almış, beyefendinin verdiği ifadeye göre de “kovuşturmaya gerek görülmediğine” karar vermiş…

Çok sağol pek sevgili hukuk sistemim. Sen olmasan ben ne yapardım? O zaman ben de gidip, birilerinin malını çalabilirim o beni suçlasa bile içim rahat olsun, bir şey olmaz değil mi? Nasıl olsa sen o dosyaya da “Kovuşturmaya gerek olmadığına dair” karar verirsin.

Sinirliyim… Sisteme kızgınım..!

Lanet olsun!

Ben Aptal Mıyım?

Önceee şarkıyı dinliyoruz..! 🙂

Şimdi tekrar başlatıyoruz… Ondan sonra aşağıda yazanları okuyoruz… (okurken yerinizde oynamak serbest 🙂 )

Bugün bütün gün bu soruyu sordum kendime “Ben aptal mıyım?” Ve belki de ilk defa (belki değil, kesin) bu soruya “Evet kızım sen aptalsın, hem de su katılmamışından” diye de cevap verdim.

Anasını satayım, 28 yaşına girmeme kaldı sadece 16 gün ve benim hala elle tutulur bi haltım yok.  Cidden yok..! Şöyle bi dönüp geride bıraktığım son 10 yıla bakıyorum… Sıfıra sıfır elde var sıfır..!  (İçinizden biri çıkıp da neden son 10 yıl demesin, 18’den itibaren tutuyoruz işte zamanı alla alla yaaa..! Sanki anamın karnından hedeflerle doğdum amk)

Neyse, ne diyordum. Hah! Şimdi, şöyle bir bakıyorum elimdekilere, ulan yok ki bi’şeyim neye bakıyorum. Eğitim desen, bi’ dikiş tutturamadım ki :)) Japonca Öğretmenliği’ni 2. sınıfın sonunda bıraktım, zira biz şiddetli geçimsizlik yaşamaktan muzdarip huysuz karıkocalar gibiydik.  (Hala öyleyim o dille. Yolda bi Japon göreyim, uyuz olduğum eski sevgilimi görmüş gibi rahatsız olurum, midem ağrır, ter basar, yolu değiştiririm..!) Sonra bir de, İstanbul’a dönünce, “eh açıköğretim şeediyim bari” diyerek girdiğim bir bölüm var ki ÇEKO derler adına, Çalışma Ekonomisi ve İş Endüstrisi diye uzun uzadıya bir ismi var. Sınavına dahi girmedim. (Yazık lan yatırdığım paralara!) Şimdi Karabük Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okumaya çalışıyorum. Uzaktan Eğitim diye geçtiğinden okula sadece sınavlarda gitme mecburiyetim var.  Okumaya çalışıyorum dedim çünkü ben ömrümde ne böyle okul ne böyle sınıf gördüm amk. 5 net efsanesi diye bir şey var, adamlar 5 soruyu yapmış girmiş bölüme, yeni bölüm ya, indiregandi yapmış bir nebze havadan konmuşlar bölüme.. (ay şimdi bunu okuyacak olan sınıf arkadaşlarım olur falan… Eee.. şey… özür dilemiyorum be! Sınıfın %90’ı İngilizce bilmiyor işte..!) Neyse, bakalım bu bölüme katlanabilecek miyim? Ama katlanırım sanırım…

Eğitim böyle umutsuz ya, işe bakayım diyorum… En azından o iyi olsun bari diyorum tam o esnada gözünü sevdiğimin hayatı karşı köşeden orta parmağını kaldırmak suretiyle malum hareketi çekiyor 🙂 Doğru düzgün bir işim de yok ki… Yeteneklerimi kullanmama izin vermedikleri bir yerde çalışıyorum. Ama nasıl çalışıyorum gel bir de bana sor..! “Nefes alma” dese patronum, almayacağım sanki. Öyle bi durum… Hayır adamın karşısında yusuf yusuf olmasam, güzel bi dille açıklayacağım durumu, ama olmuyor gidip konuşamıyorum. İstifa da edemiyorum, memleketimin iş durumları belli zira, dayın yoksa işin de yok..!

Eğitim ve iş bu halde olunca geriye bir tek aşk kalıyor umutlanabileceğim ama NAH..! Bi bok yok..! Ulan bi insan hayatına hep yanlış adamları mı alır? Sorarım sana bu ne bahtsızlıktır. İlk en uzun süren ilişkimde adam evli çıktı (iddiasına göre boşanma sürecindeydi)  “siiğğtröğen”* dedim bitti. Sonra ki bildiğin kaypak, yalancı çıktı. En son ciddi ilişkim, ki bu gayet ciddidir, yaklaşık 4 sene süren ve evliliğin kıyısından dönen ilişkidir… cümlenin sonunu  unuttum lan… Neyse, bu sonuncusu hepsinin üstüne mum dikti, şahsi Kelebekinnes Rekorlar Kitabıma en şerrrrefffsiiiz olarak girdi. Şimdi ondan bana kalan borçları ödemekle meşgulüm. Çaldıkları da cabası. Ha mahkemeliğiz orası ayrı.

Şimdi hal böyle olunca, yaş da kemale erince (lan ben nasıl kelimeler kullanmaya başladım ya, kemale ermeler falan) insan ister istemez kendini pek bir değersiz hissediyor… Ben niye bi bok yapamamışım lan bu hayatta diyor. Diyor da gerisi gelmiyor işte, sabah kalkıyorsun her şey aynı, gece bıraktığın tek düzelikte devam ediyor. İçimde isyan edecek, sil baştan başlayacak heves var mı bilmiyorum. Bi derinlere inip içimi açmam lazım.

Ama gün boyu kendime sorduğum soruya cevabım şudur: “Evet, ben bir aptalım, en su katılmamışından..! Çünkü başkaları yüzünden hayatıma gem vurabiliyor, onları mutlu etmek için kendimden vazgeçebiliyorum. Pişmanım..!”

Bitti…

Kelebek.

02:53

(*): Siktir git..!

Previous Older Entries