Alengirli Şiir

Ah nasıl da tam beni anlatır şu anda…

Ben seni severim sevmesine de toplum buna hazır değil
Nükleer denemeler, Kyoto sözleşmesi küresel ısınma falan.
Belki sen çok küçüksün belki benim ruhum ölü
Biraz Nietzsche biraz Kant kafan karışmış belki
Parliament’i de bozdular tutunacak dalımız mı kaldı?
Pavyonda tanıdığım bilge bir pezevenk vardı!
“Kötü kitaplar okumak kötü yaşamak gibidir” derdi.
İyi kitaplar okudum bir boka yaramadı..

Ben seni severim aslında da düzenim bozulur diye korkuyorum
Durduk yere başımıza saçma sapan bir aşk çıkar
Sinemaya gitmeye ele ele tutuşmaya falan kalkarız
İşin yoksa çiçek al, saç tara, parfüm sık.
Küsmesi,barışması,ayılması,bayılması
Hatta eninde sonunda kaçınılmaz ayrılması
Meyhanede tanıdığım gerzek bir filozof vardı!
“Güzel kadınlar insanın ömrünü uzatır” derdi.
Bir sürü güzel kadın girdi hayatıma
Hepsi ağzıma sıçtı…

Ben seni severim  belki de rabbim buna hazır değil.
Her şeyin güzelini sever o ideal birliktelikler ister
Seninle benim yan yana oturacağımız çekyata
Ne ilahi adalet sığar ne de diyalektik..
İçime çöreklenmiş sığ bir sığır var benim.
Ben seni severim sevmesine de
İş çıkarmasana şimdi ne gerek var güzelim..

Ali LİDAR

Gülüşü Yaralım

Ey esmer hüznünü hicrandan besleyen sevgili;
Kendini bana, beni yollara sürgün etmeden bil ki,
Mavi düşlerine sardığın o acar delikanlı
Seni ve aşkını zehir bir yürekle kuşandı
Ama gün olur da,
Umutlarda yenilirse kalleş bir kurşuna,
Birlik olup büyüttüğümüz ışıkları,
Söner sanma!

Ve, unutma, gülüşü yaralım
O uslanmaz inadın yarısı sen,
Diğeri ben olduktan sonra,

Serüvencin seni,

Nasıl olsa,

Nerede olsa bulur…

Ahmet Can AKYOL

Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim İngiliz Dili ve Edebiyatı Öğrencilerinin Dikkatine..!

Herkese Merhaba,

Çok rahatsız olduğum bir konuyu aktarmak istiyorum çünkü bundan çok sıkıldım artık. Çoğunuz anlamsız bir şekilde derslerin Türkçe işlenmesini istiyorsunuz. Sanıyorum çoğunuz okuduğumuz bölümün İngiliz Dili ve Edebiyatı olduğunu unuttunuz, kendinizi Türk Dili Edebiyatı’nda zannediyorsunuz. Arkadaşlar, okuduğunuz bölümde bir yabancı dili öğrenmiyorsunuz, onu çözümlüyor ve araştırıyorsunuz önce bunun farkına varmanız gerekiyor. Yani dolayısıyla bölüm bu dili bilmenizi bekliyor. Dersi Türkçe işlemek demek, sizin bu bölümden bir şey öğrenememeniz demek. Ayrıca diyelim ki, tüm öğretmenlere kabul ettirdiniz bu talebinizi, Chris ne yapacak, sizin için Türkçe mi öğrenecek?

Bir de ben ne zaman “Hayır, bu doğru değil” desem, içinizden biriniz çıkıp da “Ya sen İngilizce’yi biliyorsun, herkes seninle aynı düzeyde bilmek zorunda değil!” diyor ya, işte orada söyleyen kimse kıl oluyorum, ifrit oluyorum, sinir oluyorum. Ben de anamın karnında öğrenmedim ya bu içine ettiğimin dilini? Tabir-i caizse yırttım bir taraflarımı öğrenmek için. Kolay mıydı? Hayır..! Çünkü kolay değil tam 14 senedir uğraşıyorum ben bu dille. İnsaf. Eleştirin başım gözüm üstüne, ama yaralamayı bırakın.

Hiç bir zaman kendimi övmeyi sevmedim, öyle bir niyetim de yok. Ama ben bir şeyler için çaba göstermiş ve bir taraflarımı parçalamışsam ve işin nasıl yürümesi gerektiğini biliyorsam, kusura bakmayın ama bildiğimi söylerim. Bu kimi zaman, “Hocam sorular çok kolaydı” olur, kimi zaman da “Hayır bu bölümde Türkçe konuşulmaz” olur. Şunu bilmeniz gerek ki, İngilizce öğrenebilmek için, İngilizce düşünmeyi, İngilizce yazmayı, İngilizce konuşmayı gerçekleştirebilmeniz lazım..! Aslında benim size kızmam gerek, çünkü bu bölümde okumak için İngilizce’yi benim kadar bilmeniz gerek ki dersler gerçek anlamda işlenebilsin. Siz de benim öğrenme hakkımı engelliyorsunuz o zaman. Ben de bunun isyanını güdeyim? Nasıl olur? Hoş olmaz değil mi? Evet siz de benim planladığım eğitimi engelliyorsunuz. Hepiniz hocaların çoğunun kötü olduğunu düşünüyorsunuz ama içinizden biri çıkıp da şunu düşünmüyor: “Yahu bu sınıfın %90’ı İngilizce bilmiyor, Hoca ne anlatsın?”

Evet üzgünüm ama acı gerçek bu, sınıfın %90’ı İngilizce bilmiyor, dolayısıyla da Hocalar dersi tam anlamıyla işleyemiyorlar ve bu nedenle ders planladıkları gibi gitmiyor. İnsanları bir şeylerle suçlamadan önce, aynayı bir kendinize çevirin, madalyonun diğer yüzüne bakın. Sorunun sadece karşıda olmadığını göreceksiniz. Biraz da mümkünse bu açıdan düşünün.

Saygılar

Kelebek

26.03.2011



Sinirlendirmeyin Artık Beni..!

Ey bu yazıyı okuyan Facebook, Twitter, FF ve blog ahalisi, arkadaşlarım, eş dost, ailem ve hemen hemen herkes..! An itibariyle çok sinirliyim. Küfür eder miyim bilmiyorum ama etmişsem ve siz “Tuu kaka, edepsiz, terbiyesiz” diyecekseniz, yazının sonunu getirmeyin rica edeceğim..!

Sabrımın sınırını ne kadar daha zorlayabileceksiniz hem çok merak ediyorum hem de bunu yapmanızı istemiyorum. Söylemek istediklerimi şu ellerimin sinirden titreyen haliyle nasıl toparlarım bilemiyorum ama, denerim. Anlamadığınız yer olursa, SORMAYIN… BİR KERE DAHA OKUYUN..!

1 – Derdiniz, tasanız, sevinciniz, üzüntünüz hepsi başım üstüne lakin, ben de robot değilim.

Canınız sıkıldığında, içiniz acıdığında, bir sorununuz olduğunda beni arıyorsunuz… İyi de yapıyorsunuz, tamam. Tüm anlattıklarınızı pür dikkat dinliyorum, sanki benim derdim/işim gibi sizinle beraber dertlenip/seviniyorum. Kendimce yönlendirmeler de yapıyorum (zaten bu yüzden bana anlatıyorsunuz) Ama canlarım, bana sorunlarınızı 365 gün 7/24 anlatıp yine bildiklerinizi okumanız, dediğimin tam tersini yapmanız, sonra her şeyin kısır döngü misali en başa dönmesi ve sizin yine bana gelmeniz… Yemin ediyorum içim şişti artık ya… Sizi her gördüğümde aynı problem, sadece isimler/mekanlar değişiyor ama problem hep aynı. Ben her seferinde aynı şeyleri dinliyorum sizden ve yetmezmiş gibi size karşı aynı cümleleri kuruyorum ama dinlemediğiniz için farketmiyorsunuz. Lan götümü yırtıyorum sizin için, bi kere de kulak verin işe yarasın ya..! Aha işin özü budur..!  

2 – Ben robot değilim, insanım! Dolayısıyla benim size harcadığım zamanın 1/10’ini ben de hakkediyorum, bana da insan olduğumu hissettirin!

Son bir aydır depresyonun dibinde dibinde geziyorum… O kadar kişisiniz bunu farkeden kaç kişi var biliyor musunuz? Sadece dört (rakamla 4). [Arzu, Volkan, Adamın Biri ve Haydar] Çünkü kalanlarınızdan birinin aklına bile benim nasıl olduğumu sormak gelmiyor. Çünkü hiç biriniz benim canım sıkkınken, moralim bozukken, yahut bitmiş bir haldeyken, gözlerimin nasıl baktığını, sesimin nasıl çıktığını bilmiyor..! Benimle bu kadar ilgili olduğunuz için, teşekkürü (!) bir borç bilirim..! Ya tamam her bokumu bilin demiyorum size, bilmek zorunda değilsiniz. Sadece benim için değil, etrafınızdaki herkes için uygulayın bunu. Kendinizi anlatmaya başlamadan önce, karşınızdakine bir bakın, bir halini hatrını sorun. Ama gerçekten sorun…

3 – Önce beni eleştirip, sonra eleştirdiklerinizi kendiniz yapmayın. Çünkü o zaman sizden hemen vazgeçiyorum..!

Bazen içinizden bazıları, benimle gerçekten ilgiliymiş gibi görünüp, beni kandırabiliyor. Sonra sözde beni düşündüğünden bir yerde giydiriyor da giydiriyor bana. “Onu öyle yapma, bunu şöyle yapma, buna böyle davranma, bununla konuşma!” Ben de, “bana değer veriyor bak benim iyiliğimi istiyor” diye düşünüp, hakikaten uzaklaşıyorum o bahsettiği şeyden. Aaaa üç gün sonra kafamı bir çeviriyorum arkaya, ulen iki gün önce beni eleştiren ileri(!) zeka, o kişilerle içiçe, göt göte, dip dibe ya da beni eleştirdiği şeyin aynısını yapıyor. Lan?! Hani?! Error, error, arıza sinyalleri yanmaya başlıyor ve ben az önce çevirdiğim kafamı düzeltip, sizin üzerinize bir çizik atıyorum… Bilmem anlatabildim mi?

4 – Düşüncelerimi eleştirebilirsiniz evet ama kendi inandıklarınızı bana empoze etmeye çalışmayın..!

Atatürk’ün yolunda olmam, Deist olmam, nüfus cüzdanımdan din hanesini sildirmek için başvuruyor olmam vs… Bunlar sizi rahatsız ediyorsa, beni aşağılamaya çalışmadan beni eleştirebilirsiniz ama kalkıp da kendi fikirlerinize inanmamı beklemeyin. Bir bok bilmediğiniz konularda bana bir şey açıklamaya çalışmayın. Ben sizin deist olmanızı istiyor muyum mesela? Siz de benim bilmem ne fikrine sıcak bakmamı beklemeyin..!

5 – Sizi 2-3 gün aramayınca kendinizi bana laf sokmak zorunda hissetmeyin..!

Yani benim de sürdürmek zorunda olduğum bir hayatım, yapmak zorunda olduğum bir işim ve zaman ayırmam gereken bir kendim varım. Kendi problemlerim için de bir şeyler yapabilmem lazım, hayatımı sürekli size endeksleyemem. Aradınız cevap mı veremedim, hemen peşinden arayıp milyon tane cevapsız arama yapmaktansa 1-2 saat geçtikten sonra arayın. Hemen mail atıp, facebook’da duvarıma yazıp, twitter’da @SonMelek yapmadan önce, biraz bekleyin. Neyin lafını sokuyorsunuz anlamıyorum ki, ulan ben bir sıkıntım olduğunda hiçbirinize ulaşamıyorum. Ama yok “O telefon neden açılmadı? Mesajıma neden cevap vermedin?” diye sormak zorundasınız illa ki. Ulan sevgilim beni sorgulamıyor bu kadar telefonunu cevaplayamadığım ya da arayamadığım zaman. Ya hu insaf belki mideyi bozdum tuvaletteyim ya da geberdim yorgunluktan uyuyorum. Ve yahut öldüm..! Hadi o zaman ne yapacaksınız merak ediyorum hakikaten! “Neden öldün, ölürken beni neden aramadın” diye bilimum sosyal medya hesabımda yazmazsanız, gözüm açık giderim.

6 – Sadece işiniz düştüğünde arıyorsunuz kiminiz, biliyorum, farkındayım, uyuz oluyorum..!

İçinizde bazı uyanıklar var, beni sadece işi düştüğünde arıyor. Çalıştığım yer nedeniyle, numara sormak için… Çok gezen (!) bir tip olduğumdan, eğlenilecek yer için, rezervasyon yeteneğim mükemmel olduğundan rezervasyon için vs.. vs.. Farkında mısınız? Uzun zamandır yapabilecek olmama rağmen bu sorularınızı çeşitli bahanelerle cevaplamıyorum. Bakalım daha ne kadar arayacaksınız 🙂

7 – Oradan bakınca her önüne gelenle beraber oluyorum gibi mi duruyor?

Bak bunu çok merak ediyorum işte..! Ulan şurada kaç senelik arkadaşız, tanıyoruz birbirimizi ve siz benim yorumlarım yüzünden her önüme geleni koluma taktığımı düşünüyorsanız rica edeceğim bir siktiriniz gidiniz efendim, beni hayatınızdan siliniz. Ya da sen, henüz yeni tanıştığım şahıs, sıcakkanlıyım, neşeliyim, kolay iletişim kuruyorum vs.. vs.. diye bu gece senin tabirinle sana vermek gibi bir niyetim yok..! Herkese aynı mesafede yaklaşıyorum, senin bir özelliğin yok… Aklından kişiliğim yerine memelerim geçiyorsa, sen de yukarıdakilerle beraber siktir olup git..!

Şu anda aklıma gelenler bunlar, ama bilin ki beni çok sinirlendiriyorsunuz ve ben artık size laf anlatmaya çalışmaktan yoruldum. Yukarıdaki 7 maddeden biri muhakkak size uyuyor. Farkedebilirseniz ne ala, kendinizi düzeltebilirseniz çook ala… O zaman kaldığımız yerden devam ederiz, ama anlamanıza rağmen yaptıklarınıza devam ederseniz… “Eeeh.. Yeter!” hönkürmesini yersiniz…

Bilgilerinize.

Hadi şimdi dağılın..!

Kelebek

24.03.2011

Hssktr..! Korkuyorum ://

Şimdi bu yazıya aynen şöyle başlamak istiyorum:

“Sağlık önemli hacım..!”

Beni tanıyanlar bilirler, göz kapaklarım böyle tombik tombiktir 🙂 Her an çok ağlamış ya da uykudan yeni uyanmış görüntüsü verir falan filan… Sevimli olduğum bile söylenebilir…

Fakaaaaaat, bundan 3 hafta önce, bi sabah kalktım ne göreyim benim suratta şenlik var (Barış Abi’nin şarkısı gibi söyleyince güzel oluyor 🙂 ) Gözkapaklarım bir şişmiş ki, kaşlarıma değecek neredeyse. Tırstım, bir garip oldum falan. İş yerini ayarladığım ilk fırsatta kalktım doktora gittim. Efendime söyleyeyim, anlattım durumu “te büleyken büle te büle büle” dedim. Doktor bir şey anlamadı tabii, sonra doğru düzgün anlattım. Gözkapağımı ters çevirdi kadın yaa, hem de kalemle. İnceledi, inceledi sonunda dayadı 375mg Duocid’i, “iç bunları gel” dedi.  “Gözyaşı bezlerin iltihaplanmış” diye de ekledi.

Efendime söyleyeyim ben içtim bu ilaçları tek tek, hatta saatini bile kaçırmadım. Ama gel gör ki, inmedi meretler, hala kurbağa gibi geziyorum. Neyse, dün tekrar gittim doktora kontrole, tekrar baktı, inceledi, gözlerime bastırdı, yetmedi başka bir doktordan fikir aldı, bu arada da hiç bir şey söylemedi. Son olarak ağzından çıkan cümle şu oldu:
“Gözyaşı bezlerinin kendi yapısı da olabilir düşmüş olabilir, ama neden düştüğünü bilemiyorum tabii. Yapıdan olabilir (onu anladık), bence sen bir MR çektir, belki, bir ihtimal tümör olabilir”

Laaağn zınk diye söylenir mi tümör diye? İnsan bi alıştırır, tamam güçlü kuvvetli bi görüntüm var ama içim çok kırılgan, çok naif, ne yapıyorsun sen ya?

Dünden beri kuruyorum, ya tümörse diye. Bir başkasını yüreklendirme konusunda gayet iyiyim ama, söz konusu kendim olunca lanet olası zihnime söz geçiremiyorum. Anasını satayım bir kişi de çıkıp “neyin var senin ya hu?” diye sormuyor (kuzen ve Arzu hariç). Ben de kimseye anlatamam derdimi iyi mi?  Ama daha bir “merhaba” demeden, derdini sayar bana millet… Bir gün birine fena patlayacağım ama dur bakalım kime kısmet olacak!

Bu kadar takılmamın bir sebebi daha var, babaannem. Ben doğmadan çok çok önce ölen bu kadının ölüm sebebi, gözünde çıkan bir arpacığın, müdahale edilmediği için tümöre dönüşmesi, sonra kör olması. Şimdi senin ailende böyle bi tıbbi geçmiş varken, babaannen dört kolluya buna benzer bir durumda üstelikte kör olduktan sonra bindiyse, bırak yusuf yusufu ödün bokuna karışır tabi..! Aksi gibi üç gündür gözlerim çok ağrıyor 😦 Rahmetlinin de ağrırmış :/

Yarın akşam 20.00’de MR çekimi yapılacak, ondan da tırsıyorum arkadaş! Kutu gibi, söylemeye dilim varmıyor ama mezar gibi bir şey o zımbırtı. Annem çok korkar mesela ve ben onunla beraber gider, eline ayağına bir yerine dokunur rahatlatırım. Sanırım yarın akşam yalnız giderim ben MR çektirmeye. Pofff.. acaba sakinleştirici istesem yaparlar mı?

Evet tırsıyorum, evet bu sağlık durumu beni tırstırıyor… Bir şey çıkmayacağını düşünmeye çalışıyorum ama TIRSIYORUM arkadaş..!

Hadi kaçtım ben…

MR sonuçlarını paylaşırım sizinle de…

Sevgiler.

Kelebek

23.01.2011

Olmuyor…. Olmuyor İstesem de…

Yapamıyorum. Olmuyor.

Hayatıma yeni biri girsin istiyorum. “Beni kendimle paylaşacak, kendini benimle paylaşacak biri olsun” diyorum. Sevincimi de, hüznümü de, neşemi de, kasvetimi de o bilsin istiyorum…

Ben istiyorum ama, ruhum öylesine parça parça ki o kabul etmiyor… İçimdeki ses sözü bir geçiriyor eline ve diyor ki:

“Kendi canını takmazsın sen biliyorum, ama karşındakini kandıramazsın, onun canını yakamazsın. Yaralarına onu ortak edemezsin. Kendi kendini böylesine üzerken, bir başkasının sırf senin yanında diye üzülmesine izin veremezsin..!”

O kadar sert konuşuyor ki ruhum, korkuyorum bir adım atmaya… Geri çekiyorum kendimi… Yoksa çok istiyorum, o filmdeki cümleyi kurmayı. Gözlerinin içine bakıp o adamın “Sonra sen geldin, saklandığım yatağın altına başını uzattın…” demek istiyorum…

Sonra sabah uyanınca başucumda şöyle bir not olsa keşke diyorum: “Hiç yadırgamadım yüzünü, inan çok tanıdık… Gönlüme hoşgeldin sevdiğim, kusura bakma ortalık biraz dağınık…”

Ben olayım istiyorum, sonra o olayım ben istiyorum…

İstiyorum…

Ama korkuyorum…

Yalnızlığa devam…

Kelebek

21.03.2011

Sorularım Var – 1

Bazen, “benim anlamadığım bir şeyler dönüyor bu dünyada” diye düşünürdüm. Çocukken ama. Çünkü daha küçüktüm, hayatı tanımıyordum, bir çok şeyi bilmiyordum ve anlamamakta haklıydım. Öğrenmem gereken çok şey vardı. Hatta babamın tabiriyle, “yemem gereken bir kaç fırın ekmek” bekliyordu beni.

Sonra büyüdüm. Yaş geldi çattı 27’ye. (az kaldı 28’in çanlarının çalmasına) Ve farkettim ki, son 8 yıldır hiçbir şeyi anlamıyorum. Eyvahlar olsun! Bildiğim hiçbir kavram, gördüğüm hiçbir ders, okuduğum hiçbir kitap bu yaşadıklarımı, gördüklerimi açıklamama yetmiyor!

Tamam son sekiz yıldır anlamlandıramadıklarımı yazmayacağım. Son bir kaç gün için anlamadıklarımı belirteyim, anlayanlar anlamayana (yani bana) becerebildiği kadarıyla açıklasın.

Şimdi, Japonya’daki durum malum. Önce deprem, ardından Tsunami, şimdi de Fukushima Nükleer Santrali’ndeki problem. Reaktörler güvende değil, sızıntı var ve, sadece 70 kamikaze kaldı santralde soğutma çalışmaları için… Alarm seviyesi 6. (Nagasaki ve Hiroshima’da alarm seviyesi 7 idi). Görüntüler, yaşanan felaketin boyutlarını göstermeye yetiyor mu, sanmıyorum.

Gelelim benim takıldığım noktaya, Japonya’da benim caaanım ülkem gibi, bir deprem ülkesi. Hadi bunlar yemiş bir bok, yapmışlar Nükleer Santrali, ama şimdi de köpek gibi pişmanlar. Peki biz bunu göre bile, caanım Akkuyu’da ne diye bir santral yapmanın inadındayız hala? Hem de fay hattına 25km’lik bir mesafe varken sadece. Yani tehlike çanları “ding dong”  diye çalmak yerine, “tehlike var ulan” diye bir tarafını yırtıyorken, RTE’nin bu inadı ne?

Bir insan nasıl bu kadar kör cahil olur? Nasıl bu kadar sağır olur? “NÜKLEERE HAYIR” nidalarını nasıl duymazdan gelir de “Evimizdeki tüp gazı da kullanmayalım o zaman” diyebilir?

Çernobil 1986’da radyoaktif serpinti ile 160.000 (yüzaltımışbin) km² toprağı kirletti. Hem de öyle deprem nedeniyle patlamalardan falan değil, dördüncü ünitede yapılan bir deney sırasında meydana gelen bir kaza yüzünden. İnsan hatasından yani… Bu hatanın insan hayatını ne kadar etkilediği hala belirlenemedi. Doğu Karadeniz bölgesinde görülen kanser vakaları sadece bir kısmı…

Şimdi olası bir felaket senaryosunda bizim durumumuza bakalım. Sen bu nükleer santrali diktin diyelim Akkuyu’ya, diyelim ki deprem de olmadı, diyelim ki hiç bir şey olmadan radyoaktif madde yayılmaya başladı. Sen daha farkına bile varmadan biz önce kendimizi sonra da Akdeniz’e kıyısı olan tüm ülkeleri mahvetmeye başlayacağız. Sonra bu son hızla yayılmaya başlayacak…

Gerçi az önce duyduğum açıklama itibariyle boşuna bu soruları yazdığımı da farkettim… Zira Enerji Bakanımız “Türkiye’nin Japonya’ya sınırı yok, endişelenecek bir durum yok” gibi çok mantıklı(!) bir açıklamada bulundu. Bu radyasyon denilen meret gümrükten mi geçiyor? Bu ne saçma bir savunma!

Biz adam olmayız…

Son sözümse şudur..!

O güzelim naif at Cihan kadar olamadık…!

Kelebek BİRİCİK

19.03.2011
İstanbul

Adamın Biri

Konuşmalar bir Kelebek Biricik ve bir Adamın Biri (adı ben de saklı) arasında geçmektedir. Kaybedilmemeli, burada gizlenmelidir.

Her şey bir duvar yazısıyla başladı aslında… Hadi okuyalım…

Bir şarkı geldi önce…  Assos’daki gecenin anısına diyordu tepesinde…

Sonra mesaj…

Adamın Biri 18.02.2011 – 23:50

“Duygularıma esir oluyorum seni görünce… insan bin kere mi yanıyor bir kere sevince. ruh bedenden ayrılıyor, çekimine girdim… bir kere daha yandım ama canım, gördüğüme sevindim” yıllar önce Assos’daki geceye gittim şarkıyı duyunca… ellerimizde şarap şişeleri, senin en sevdiğinden, talay’ın vasilakisi. zorda kalmadın mı başkada şarap içmezsin zaten, şirince seversin bir de. güzel de içersin hani. o gecede öyle olmuştu işte, kaç şişe şarap tükettik o gece Midilli’nin ışıklarına baka baka, hatırlamıyorum. ve sen kaç kere söyledin bu şarkıyı o gece. iyi ki de söyledin. hüzün buğusu bakışlarına en çok yakışan şarkılardan biriydi… hala öyle mi? “bin kere daha yanarım sana canım, gördüğüme sevindim…”

Kelebek Biricik 19.02.2011 – 00:13

“bin kere daha yanarım sana canım, gördüğüme sevindim” belki yüz defa söyledim o gece o şarkıyı ve sen de yüz defa çaldın belki… bıkmadan, usanmadan, tüm gece serzenişlerimi dinledin. ne çok üşümüştük o gece… her üşüyüşümüzde bir şişe …daha açtık… aylardan mayıstı ve geceleri hala soğuktu Kadırga Koyu’nda… Midilli’den estikçe rüzgar, daha da daldık ışıkların sudaki yansıyışına… sen söylememişsin ama ben söyleyeyim… o gece bir de, “hala koynumda resmin” şarkısını söyledik seninle… ikimizde nerede olduğunu bilmediğimiz ve hiç tanımadığımız ruh eşlerini bekliyorduk aslında… o gece kayan yıldızı hatırlıyor musun? “hadi bi dilek tutalım” demiştim ben… “atmosferde amaçsızca savrulan bi göktaşından mı medet umuyorsun?” demiştin sen. o zamandan beri dilek tutmuyorum… o zamandan beri söylemiyorum bu şarkıyı da aslında… ve dostum… dosdoğru dostum… “bin kere daha yanarım sana canım, gördüğüme sevindim…”


Adamın Biri 19.02.2011 – 00:33

hatırladım, hatırladım… “halaaaaaaaa, koynumda resmin” derken yüzünün aldığı ifadeyi ve elinin istemdışı göğsüne gidişini, orada gerçekten bir fotoğraf varmış gibi tutmanı… şarkı bitene kadar öylece kalmanı hatırlıyorum… bir insan hiç… bilmediği birini, nasıl beklerdi, sen öğretmiştin bana… hatırlıyor musun, “şimdi şu anda, o adada da biri, elinde şarap şişesi, dilinde şarkılar hiç tanımadığı birini bekliyor… seni bekliyor belki, belki beni bekliyor” diye başımın etini yemiştin… Kelebek, can dostum… o adadaki de bekliyor, biz de bekliyoruz ve değişmedi hiçbir şey, hala koynumda resmin…

Sustu Kelebek… Söyleyemedi bir şey…

Arada bir kaç gün geçti… Canı çok sıkkındı Kelebek’in… Şöyle bir yazı belirdi duvarında…

Adamın Biri 21.02.2011 – 21:18

Sen neden çok büyük bir insansın biliyor musun? Çünkü yorucu ve gergin geçen bir günün ardından bile gülümseyebiliyorsun insanlara… Kalan tüm enerjini onlar için kullanabiliyorsun… Sen neden çok büyük bir insansın biliyor musun? Çünkü içinde fırtınalar kopsa da, yaşamak için bir gram isteğin kalmasa da umut dağıtabiliyorsun gözlerinle… Sıkıntıdan patlasanda karşındakine değer verip, derdini sıkıntısını dinleyebiliyorsun… Sen büyük bir insansın neden biliyor musun, hayat sana verdiği her şeyi almaya geldiğinde bile, derin bir nefes alıp, ağız dolusu küfür etmek yerine “Peki” diyebiliyorsun… İşte sen bu yüzden çok büyük bir insansın ve ben seni çok seviyorum… Hep böyle kal gün gözlü dostum… Hep böyle…
Sustu yine Kelebek… Söyleyecek okkalı bir lafı kalmamıştı belleğinde… Cevaplayamazdı… Sadece “Seni çok seviyorum” diyebilmişti ve suskunluğuna devam etti sonra… Mart ayına kadar bekledi Adamın Biri… Çünkü biliyordu… Sustuğu zaman, konuşamazdı Kelebek…

Adamın Biri 06.03.2011 – 02:34

Bu şarkıyı mırıldanıyordun seni aradığımda… Öyle ki telefonu açarken arayanın ben olduğumu bildiğinden mırıldanmayı bırakmadın bile… “Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte…” işte tam burasındaydın şarkının ben seni aradığımda… Yine mi yalnızlığının en çaresiz noktasındasın? Etrafın yine insan dolu ama sen kendi içinde kapanmış durumdasın değil mi? Dur tahmin edeyim, üstünde kapüşonlu bir sweat, çektin şapkayı başına, düşüncelerin beyninden kaçıp gitmesin diye… Kendi karanlığının içinde, ağlamak için uygun bir ortam kolluyorsun… Yapma küçüğüm… İçini döküp ağlamaya ihtiyacın varsa, zamanını kollama, temizle içini gözyaşlarınla… “Çünkü olağan yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalkmak”

Kelebek şaşırtmadı Adamın Biri’ni… Kilitlemeye devam etti kendini…

Taa ki 06.03.2011’de Adamın Biri, bunun böyle gitmeyeceğine karar verene dek… ( Aşağıdaki konuşmalar aynı gün saat 23:03 – 23:20 arasında gerçekleşmiş, sonrasında Kelebek, Adamın Biri’ni aramış ve sabah 04:32’ye kadar telefonda olması gereken azarı işitmiştir)

Adamın Biri Telefonuma cevap vermiyorsun, ve aklında bulunsun delirmek üzereyim. Ben sana ulaşamayıp delirdiğim zaman ne oluyor sen bunu benden daha iyi biliyorsun. Şimdi küçük hanım… O sandalyeyle birleşmiş kıçını yerinden kaldır, git bi duş al.. Duştan çıkınca da beni ara… Çünkü canına okumak için bekliyorum!

Kelebek Biricik ama ben… benim canım bir şey yapmak istemiyor…

Adamın Biri bak başımın belası, sıkıntılarının ne kadar büyük olduğunu biliyorum, tekrar tekrar hatırlatıp canını sıkmak da. ama sen benim canımı fena sıkıyorsun şu anda. en son hayır dediğinde ne olduğunu hatırlatmama gerek var mı? BENİ DELİRTME VE KALDIR KIÇINI YERİNDEN! YOKSA BEN YERİMDEN KALKARSAM BU SENİN İÇİN DE BENİM İÇİM DE İYİ OLMAYACAK!

Kelebek Biricik ben çok yoruldum ama… 😦

Adamın Biri o zaman, bunu bir kere daha okuman lazım… “Yine mi yalnızlığının en çaresiz noktasındasın? Etrafın yine insan dolu ama sen kendi içinde kapanmış durumdasın değil mi? Dur tahmin edeyim, üstünde kapüşonlu bir sweat, çektin şapkayı başına, düş…üncelerin beyninden kaçıp gitmesin diye… Kendi karanlığının içinde, ağlamak için uygun bir ortam kolluyorsun… Yapma küçüğüm… İçini döküp ağlamaya ihtiyacın varsa, zamanını kollama, temizle içini gözyaşlarınla… “Çünkü olağan yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalkmak”

Kelebek Biricik beni bu kadar iyi tanıdığın için senden nefret(!) ediyorum..!

Adamın Biri ben de seni bu kadar iyi tanımama izin verdiğin için seni seviyorum….

Kelebek Biricik adi herif =))

Adamın Biri baş belası! :))

Kelebek Biricik tatlı ama *-*

Adamın Biri fena hem de =))

Kelebek Biricik arayacağım 😉

Adamın Biri bekleyeceğim…

İşte bu noktadan sonra normal seyrine döndü hayat… Ama… 09.03.2011 henüz bitmişti ki, derin bir mutsuzluk ve yalnızlık korkusuyla geldi Adamın Biri, Kelebek’in duvarına ve tarih 10.03.2011’e dönmüşken,  şunları karaladı duvara…

Adamın Biri 10.03.2011 – 00:24

Sevdiğim ilk kadınsın sen.. Kadın milletine karşı ne hissettiğimi gayet iyi biliyorsun, kendi annesini sevmeyen bir adamım ben… Neden sevmediğimi de en iyi sen biliyorsun. Kadın, sen benim hakkımda ne de çok şey biliyorsun! Bu yüzden korkuyorum senden ve aynı sebepten dolayı çok da seviyorum. Şimdi bu cümleye kadar olanları gayet normal karşıladığını biliyorum. Bu cümleden sonrası ise çok ender, yüksek promil alkolle, söyleyebileceğim şeyler. Bak kadın, kendini hayatımdan çıkarmaya kalkarsan içimdeki canavarı ortaya çıkarırsın ve ben senin canına okurum.

Ben geberip gidene kadar yanıbaşımda, telefonun ucunda, bilgisayarın karşısında olacaksın. Yemin et buna. Bu hayatın pisliğinin içinde, senin kadar temiz bir şey lazım bana! Güldüğünde Meryem Ana’ya benziyorsun, ve o gülüş, her daim lazım bana… Issız bir adaya düşsem, üç şeyi umursamam, seni ve gülüşünü isterim yanıma. Ona göre yaşa… Ha bir de sakın, benden önce ölmeyi aklına bile getirme…

Benden önce öleceksen eğer, haber ver, birlikte gidelim bu zıkkımın kökü dünyadan. Çünkü ben o gözlerindeki yıldızların söndüğü haberine katlanamam. Gecenin bi yarısı aptal yazılarımı sana okumak zevkinden mahrum kalamam. Bencillikse bencillik, en iyi dostumun acısına katlanamam. Aynı ülkede olmasak bile, aynı gökyüzünün altında nefes almasak bile senin orada beklediğini, orada olduğunu bilmek bile benim için yeterli. Gözlerindeki ışığa kurban olduğum, tut ellerimi, sakın terketme beni…

Ve bu yazıyı okuyup, benim ona aşık olduğumu düşünenler… Aşk ne ki benim ona hissettiklerim karşısında… Sizin aşk dediğiniz son hızla tüketilen bir olgu. Gömleğinizi bile daha geç değiştiriyorsunuz aşklarınızdan. O ışıksa ben onun etrafında dönen pervane. O bir kelebek ve ben onun kanatlarındaki binlerce renkten feyz alan bir kelime oyuncakçısı… Bu aşktan da öte, bunun tanımı yok. Biz onunla ayrı karınlarda büyümüş iki kardeş, biz onunla birbiriyle büyümüş ama küçük kalmış iki çocuk. Biz onunla eşitlik, biz onunla özgürlük, biz onunla mutluluğuz. Bu sizin aşk zannettiğiniz, aşk olarak adlandırdıklarınızdan çok farklı. Biz onunla ying ve yang gibiyiz… Kayıp iki ruh… Biz onunla iki sevgiliden öteyiz. İç içeyiz, yan yanayız, anlayamayacağınız şekillerdeyiz. Kasmayın kendinizi, siz bizi çözemezsiniz.

Şimdi şaşırma sırası Kelebek’indi artık… Onca yıllık dostluklarında ilk defa duyuyordu bunlar Adamın Biri’nden. O lanet olası ülkede, lanet olası şehirde bir şeyler ters gidiyordu ve orada yapayalnızdı… Çok fazla bir şey yazamadı, sadece şunlar döküldü kaleminden…

Kelebek Biricik 10.03.2011 – 01:01

Sakin ol… kapat gözlerini, başını koy dizlerime çocuk. içinde ne kaldıysa acılardan, dök şimdi birer birer. ben toparlamak için yanı başındayım. Kapat gözlerini çocuk ve dök yaşlarını. kus içindekileri, ben buradayım. ve and olsun senden önce gidersem, yerim cehennemin yedi kat dibi olsun..

Son noktayı Adamın Biri koydu yine…

Adamın Biri 10.03.2011 – 01:19

And olsun, benden önce gidersen, yerim yanın olsun..

 

O günden beri ikisi de susuştalar… İçleri tekrar kanayana, birinin canı diğerinden kilometrelerce uzakta yanana kadar…


 

Adamın Biri Telefonuma cevap vermiyorsun, ve aklında bulunsun delirmek üzereyim. Ben sana ulaşamayıp delirdiğim zaman ne oluyor sen bunu benden daha iyi biliyorsun. Şimdi küçük hanım… O sandalyeyle birleşmiş kıçını yerinden kaldır, git bi duş al.. Duştan çıkınca da beni ara… Çünkü canına okumak için bekliyorum!

Formun Üstü

Kelebek Biricik ama ben… benim canım bir şey yapmak istemiyor…

Adamın Biri bak başımın belası, sıkıntılarının ne kadar büyük olduğunu biliyorum, tekrar tekrar hatırlatıp canını sıkmak da. ama sen benim canımı fena sıkıyorsun şu anda. en son hayır dediğinde ne olduğunu hatırlatmama gerek var mı? BENİ DELİRTME VE KALDIR KIÇINI YERİNDEN! YOKSA BEN YERİMDEN KALKARSAM BU SENİN İÇİN DE BENİM İÇİM DE İYİ OLMAYACAK!

Kelebek Biricik ben çok yoruldum ama… 😦

Adamın Biri o zaman, bunu bir kere daha okuman lazım… “Yine mi yalnızlığının en çaresiz noktasındasın? Etrafın yine insan dolu ama sen kendi içinde kapanmış durumdasın değil mi? Dur tahmin edeyim, üstünde kapüşonlu bir sweat, çektin şapkayı başına, düş…üncelerin beyninden kaçıp gitmesin diye… Kendi karanlığının içinde, ağlamak için uygun bir ortam kolluyorsun… Yapma küçüğüm… İçini döküp ağlamaya ihtiyacın varsa, zamanını kollama, temizle içini gözyaşlarınla… “Çünkü olağan yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalkmak”

Kelebek Biricik beni bu kadar iyi tanıdığın için senden nefret(!) ediyorum..!

Adamın Biri ben de seni bu kadar iyi tanımama izin verdiğin için seni seviyorum….

Kelebek Biricik adi herif =))

Adamın Biri baş belası! :))

Kelebek Biricik tatlı ama *-*

Adamın Biri fena hem de =))

Kelebek Biricik arayacağım 😉

Adamın Biri bekleyeceğim…

iç acısı

İçimde bir acı var, sebebini bile bilmediğim. Hani her şeyin üstüste geldiği zamanlar var ya, öyle bir zaman içindeyim. Ah bir bilsem  ben ne haldeyim…

Beynim ağrıyor artık düşünmekten, gözlerimin içine bıçaklar saplanıyor sanki derin sancıların içinde kalıyorum. Ey hayat! Ben çok yoruluyorum.

Hakketmediğim hakaretler yiyorum hem de kendi kanımdan ve bu beni kaçışa zorluyor. Çünkü artık mücadele edemiyorum. “Ciğerin beş para etmez senin..!” diyebiliyor bana en kıymetlim. Oysa ki ben onu ne çok severim… Ne sevinmiştim doğduğunda, ne beklemiştim hem de ne kıskanmıştım onun o küçücük bedenini, kapkara zeytin gözlerini. Oysa ki ben de küçüktüm daha, kardeşin ne demek olduğunu bilmiyordum henüz. Sonra öğrendim. En yalın tanımıyla, kardeşin sen demekti… Onun bir yanı acıdığında önce senin ağlaman, senin yanman demekti.

Yerine yediğim dayaklara, azarlara dahi kızgın değilim ama o dili yok mu, o acı yanı yok mu, nasıl da kanatıyor içimi… Bilerek mi yapıyor bilmiyorum ama insan bilmeden, karşısındakini böyle kıramaz ki… Bir haftadır uyku girmiyor gözüme, ben nasıl yedim o lafları, nasıl yuttum bilmiyorum. O’na saldırmadıysam, kıyamadığımdan… Canının acımasını istemediğimden… Oysa o nasıl da kırdı içimdeki her şeyi… Paramparça oldu içim…

Biliyorum ki, şu dakika bir şey gelse başına yanına ilk koşan ben olacağım, belki ondan daha çok ağlayacağım onun acısına. Kıyamıyorum çünkü onun gözünden akan tek damlaya… Ama o gözünü kırpmadan harcayabiliyor beni… Ben hiç bir zaman bencil olamadım, hiç bir zaman yakamadım onu kendimi rahatlatmak için… Hep kendimi yedim…

Ama artık, bitti… Dayanamıyorum… Kendi ruhumu korumak için kaçıyorum senden ipekböceğim… Belki bu kaçış iyi gelir sana da… Belki beni etrafında görmemek, büyütür seni de… Dilerim bensiz çok mutlu ol… Seninle ortak kullandığımız ilk sığınağın, annemin karnının sıcaklığı sarsın her daim dört bir yanını… Ben sen mutlu ol diye, o sıcaklıktan uzak kalmaya da razıyım…

Yeter ki….

Yeter ki daha fazla kırma beni…

Ablan…

www.blogumadokunma.com

Merhaba,

Blogspot’un engellenmesi üzerine başlayan tepkiler büyümeye devam ediyor.

Bir kaç saat önce www.blogumadokunma.com adresi üzerinden başlattığımız imza kampanyasına katılım hızla artıyor.

Lütfen siteye girerek imza@blogumadokunma.com adresine, Ad Soyad ve Şehir bilgilerinizi bırakarak bir e-mail göndererek bu imza kampanyasına destek veriniz. İmzalar 14.03.2011 tarihinde ilgili mercilere iletilmek üzere toplanmaktadır.

Desteğiniz için teşekkürler.

PS: Arkadaşlarım için özel not. Arkadaşlar site benim ve Volkan’ın yönetimindedir. Başladığım işin peşini bırakmadığımı bilirsiniz. Onun için desteğinize ihtiyacım var.  Daha önce yalnız bırakmadığınız gibi, bugünde yalnız bırakmayacağınızı biliyorum. Teşekkürler 😉

 

Kelebek BİRİCİK