MAÇKA TAŞLIK GAZİNOSU REZALETİ

Merhaba,

Evlilik sürecinin ne denli yorucu, ne denli zahmetli olduğunu herkesin bildiğini düşündüğümden bu süreçten tekrar bahsederek sizleri yormayacağım. Sadece “yüzüp yüzüp kuyruğuna geldik, ohh yarın rahatlıyoruz” dediğimiz günde yaşadığımız stresi ve buna sebep olanları anlatmak ve sizleri uyarmak istiyorum.

22 Nisan 2017 Cumartesi günü bizim evlendiğimiz gün. Şubat ayında günümüzü alıp, detaylara karar verdik. Kocaman bir düğün organizasyonunun içinde yer almaktansa, nikahımızı yapalım ardından da ailelerimiz, sevdiklerimizle gidelim bir yerlerde yiyelim, içelim, eğlenelim diye karar verdik. Buraya kadar her şey çok normal. Sonra mekan arayışlarına girdik. Buraları uzun uzun anlatarak canınızı sıkmayacağım. Şişli’de gerçekleşecek nikahın ardından, trafik derdiyle uğraşmamak için Beyoğlu, Şişli, Beşiktaş taraflarında bir yer arıyorduk. Bu bölgede 7-8 mekan belirledik ve 3 Mart Cuma günü hem mekanları işlerken görelim hem de fiyat görüşmesi yapalım diye yola çıktık. Bir başka mekanı ararken Maçka Taşlık Gazinosu ile karşılaştık ve kısa bir konuşmanın ardından, mekanı görmek ve bilgi almak istediğimizi belirttik. Mekan, sunduğu program, menü ve fiyat aralığı bilgilerini alıp, düşüneceğimizi ve dönüş yapacağımızı belirterek ayrıldık. Bu arada 90 kişilik bir rezervasyondan bahsediyorum, 15-20 kişilik bir gruptan değil. 8 ya da 9 Mart günü Maçka Taşlık Gazinosu işletmecilerinden Evren Aydın’ı arayarak, nikah sonrası eğlence yemeğimizi mekanlarında gerçekleştirmek istediğimizin bilgisini verdik. Kendisi her işletmeci gibi, rezervasyonu garantiye almak adına 1000 TL kaparo istediğini belirtti, biz de kabul ettik. 18 Mart 2017 Cumartesi günü saat 20.00 gibi, hem son detayları konuşmak hem de kaparoyu ödemek üzere mekana geçtik. Rezervasyonumuzun +/-10 kişi fark olabileceği bilgisi ile 80 kişi üzerinden yapılmasını istedik. Menü detaylarından, sahne alacak isme ve dansöze, arada sıcak içecek servisinin yapılmasına, kıyafet değiştirebilmek için ihtiyaç duyacağımız odaya kadar her küçük noktayı teyit ederek konuştuk. Evren Bey bizden 21 Nisan 2017 Cuma  günü son sayıyı vermemizi istedi. Biz de kaparosunu vererek mekandan ayrıldık. Buraya kadar her şey gayet iyi gidiyor değil mi? Ancak öyle bitmedi.

21 Nisan Cuma günü saat 16.00 itibariyle Evren Bey’i halihazırda mekanın websitesinde de yer alan cep telefonundan aramaya başladık. Fakat telefon kapalıydı. Gece hayatının çalışma şartlarını bildiğimizden uyuyor olabileceğini düşündük ve saat  başı  bir kere aradık ancak telefonu kapalı kalmaya devam etti. 21.00 itibariyle mekanın sabit hattını aramaya başladım fakat telefonlar 1 kere çalıp meşgule düşüyor, bağlantı kesiliyordu. Websitesinde bir başka cep telefonu numarası farkettim ve bir ümitle o numarayı aradım. Çalıyordu, açıldı. Karşıma çıkan kişi, geçtiğimiz yıl orada çalıştığını fakat Taşlık Gazinosu’nun geçen hafta “yıkıldığını” söyledi. Tahmin edersiniz ki beynimden vurulmuşa döndüm. Başka hiçbir numara bulamıyordum ve Evren Bey’in telefonu hala kapalıydı. Bu arada saat 23.00 olmuştu bile. Birden aklıma Taşlık Gazinosu ile ortak girişe sahip olan Frame (Ümit Karan’ın sahibi olduğu) club geldi. Onların websitesine girdim ve rezervasyon için verilen telefon numarasına ulaştım. Birhan Bey yanıtladı. Panik halde durumu sorduğumda mekanın yıkılmadığını ancak kapatıldığını söyledi. Ben “benim yarın nikah yemeğim olacak orada! Ben şimdi ne yapacağım?” diye dert yanmamdan sonra “Belki sizin için izin alabilmişlerdir, ben öğrenip size döneyim.” dedi ve birkaç dakika sonra aradı. “Kötü bir haberim var, maalesef izin alamamışlar ve mekanı açamıyorlar” dedi. “Bu bize nasıl haber verilmez, aramasam ve size ulaşmasam yarın geldiğimde misafirlerimle bomboş bir mekanla karşılaşacaktım, ben bu saatte ne yapacağım şimdi?” diye sordum Birhan Bey’e. Kendisine buradan teşekkürlerimi sunuyorum, çünkü son dakikada üstelik anlaştığım fiyata bana harika bir mekan buldu. Ancak onu burada anlatmama gerek yok. Şimdi Maçka Taşlık Gazinosu konusuna geri dönelim. Ben o krizi atlattıktan ve takriben 03.30’da uyuduğumda Evren Bey’in o bir türlü açılmayan telefonu hala kapalıydı.

Sabah 07.30’de uyanıp 16.40’taki nikahım için kendi hazırlıklarıma başladım. 12.00 gibi eşim arayarak Evren Bey’in aradığını (nikahtan sadece 4 (dört) saat önce) ve açıklama yaptığını, mekanın Perşembe günü kapatıldığını söylediğini belirtti. Neden aramadınız, neden bilgi vermediniz sorusuna “Belki izin alabilir, açtırabiliriz diye düşündük” şeklinde bir cevap vermiş, size harika bir mekan buldum diye de, daha önce gittiğimiz ama içimize sinmeyen başka bir mekanın adını vermiş. Tabii ki kabul etmedik ve kendisine ödediğimiz 1000 TL tutarındaki kaparomuzu istedik. Hesap numarası istemiş, paylaştık. O gün 22.04.2017 idi, bu yazı yazılırken 26/04/2017 saat 16.00 ve maalesef hala ödememizi alabilmiş değiliz.

Mekan kapatılmış zaten daha neden uyarıyorsun derseniz de, Evren Bey’in daha önce belirttiğine göre kendilerinin İstanbul Kemerburgaz Göktürk’te kır düğünü vs. için de bir mekanları var. Adını net hatırlayamıyorum dolayısıyla paylaşamayacağım ama kendileriyle karşı karşıya gelmenizi istemiyorum.

Ben o gece ısrarla aramasaydım, birilerine ulaşmaya çalışmasaydım, nasıl bir rezillik yaşayacağımızı tahmin bile edemiyorum. Hayatımızın en güzel günlerinden biri olması gereken gün, üzüntüyle hatırlayacağımız bir gün olacaktı. İşletmecilik son dakikaya kadar beklemek değildir. İşletmecilik sorumluluk sahibi olmak ve müşterini olası sorunlara karşı bilgilendirmektir. Perşembe günü kapatılan mekanın bilgisini Cumartesi rezervasyon saatinden 6 saat önce vermek değildir. İyi niyetimizi bir yere kadar koruyabileceğimizi düşünsek dahi, aksi durumda hukuki yollara başvurmaktan da kaçınmayacağız.

Okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Ferhat & Kelebek Ataman

Sesini Çıkar! #sendeanlat #ozgecanaslan

Haksızlığa karşı susan, dilsiz şeytandır!

30 yaşındayım.. Son iki senedir, hiç tanımadığım, adını daha önce hiç duymadığım insanlara ağlıyorum ekseriyetle… Kimi küçücük çocuk -kafasına gaz fişeği isabet edip ölen-, kimi gencecik fidan -vurmayın, öldüm- dese de dövülmeye devam edilen, kimi gencecik kız, akşam evine dönerken insan diyemeyeceğim -hayvanlara da hakaret edemeyeceğim- bir pisliğin, çükünün hevesine, bıçaklanarak, yakılarak öldürülen…. Saymakla bitmez, bitiremem içimin yangınlarını…

Hafta sonu kahroldum Özgecan Aslan’ın haberine. Görmeyen, duymayan kaldı mı, sanmıyorum. Mersin’de okulundan çıkıp evine dönen, gencecik, 20 yaşında bir kız… Kardeşimden küçük, kuzenlerimden küçük… Ana kuzusu daha, babasının prensesi… Bindiği minibüsün şoförünün bir anlık hevesiyle, yolun başındayken bitişi görmüş minnacık bir kız çocuğu… İçimi yakıp giden bir kız çocuğu… “Meleğimin üstüne toprak atmayın” diye kahrolan babanın, gözlerini bir daha hiç açmayacak kızı…

Nasıl yandım, nasıl acıdı canım, anlatamam… Öyle pis bir dünyaya kaldık ki, “Şükürler olsun, ben değilim o” diye düşünür bile olduk. Taciz, tecavüz maalesef benim ülkemde, sıradan, olağan artık… Evet son yıllarda bu haberlerde inanılmaz bir artış var. Her gün en azından bir kadının öldürüldüğü, şiddet gördüğü, tecavüze uğradığı haberini alıyoruz. Bunlar sadece basına yansıyanlar… Bir de, hiç sesini çıkarmayanlar var, çıkaramayanlar… Korkanlar, toplumdan çekinenler, ailesinden korkanlar… Susuyoruz, çünkü zihniyetimiz belli… “Dişi köpek kuyruğunu sallamazsa, erkek köpek bir şey yapmaz!”

Düşünüyorum, tacizle ilk ne zaman karşılaştım diye, aklım çıkıyor… Zira ilk karşılaşmam 5-6 yaşlarıma tekabül ediyor. Akraba(!) denilen bir akbabanın, “ayy çok seviyorum Kelebek’i, bayılıyorum bu kıza” söylemleri altında sıkıştırılıyorum kendi evlerinde, her şey oyun görünüyor ama büyüyünce anlıyorsun, öyle değil… Annenle aynı yaşta adamın, oranı buranı mıncıklaması, ailen yanında değilken, hadi gel dolaşalım diyerek seni dışarı çıkarması, hatta evlerine götürmesi, “hadi güreşelim” diyerek sizinle yerlerde yuvarlanması, oyun değil, tacizdir..! Ama bilemiyorsun o küçük yaşında… Çünkü kimse anlatmıyor sana, kimse uyarmıyor seni, çünkü kimse beklemiyor çevresinden böyle bir şey…

Sonra hayatımın en büyük travması geliyor aklıma… Yaşım 11. Anneannemin evine çok yakın oturan bir arkadaşım var, onların apartmanının önünde duruyoruz. Derslerden konuşuyoruz. İşlek bir cadde üstünde evleri, arabalar, insanlar… Hemen apartmanlarının yanında banka var, sırada bir sürü insan… Biri dikkatimi çekiyor… Kel, kahverengi pantolonlu, gri bir gömlek var üstünde, siyah kösele ayakkabılar, belinde deri bir kemer… Bana bakıyor, ama bir gariplik var. Elleri olması gereken yerde değil, elleri pantolon fermuarında, herhalde çok övündüğü penisini çıkarıyor dışarı, gösteriyor… Gündüz vakti hanımlar beyler! İşlek bir caddede hem de… Etrafımızda o kadar insan varken hem de! Koşarak kaçıyorum anneanneme… Sesimi bile çıkarmıyorum korkumdan, anlatamıyorum kimseye… Hafta başında aynı adamı, okulun hemen karşısındaki pastahanede görüyorum… Teneffüslerde okulun kapısının hemen dışında… Ama yine de söyleyemiyorum bir şey… Sonra bir akşam, anneannemin evinden kendi evimize gitmek için çıkıyoruz. Ben bir kaç dakika erken iniyorum çöpü atmak için. O adam binanın tam karşısında duruyor. Ben ne yöne gidersem, o da oraya geliyor. Koşa koşa geri gidiyorum anneanneme… Bu sefer bir solukta anlatıyorum anneme olanı biteni. Bulunduğumuz apartman ve çevre apartmanlarda siyasi parti merkezleri olduğu için üniformalı ve sivil polisler var binada… Annem onlara anlatıyor durumu. Bana adamı göster diyorlar, gösteriyorum. Sen şimdi çık, teyzenin dükkanına doğru yürü, biz arkandan geleceğiz korkma diyorlar. Gidiyorum, ama yüreğim nasıl sıkışıyor, bir adım atsam bayılacağım, güç bela atıyorum adımlarımı, gözümün ucuyla bakıyorum… Geliyor… Ya yakalayamazlarsa, ya bu sefer bir şey yaparsa bana… Annemle sivil polis çıkıyor arkamdan, duyuyorum… Kaçıyor adam onları fark edince… Ben teyzemin dükkanında kriz geçiriyorum, kimse susturamıyor… Annem ve polis devam ediyor adamı kovalamaya… Caminin içinde yakalıyorlar… Ekip arabasında “Kaçırıp, evlenecektim” diyor adam. 11 yaşındaydım… Kaçırılıp, evlendirilecektim… Karakolda sağlam bir dayak yedi diye biliyorum, öyle anlatmıştı babam… Ama ceza almadı… Neden bilmiyorum, 20 yıl geçmiş üstünden hatırlamıyorum. Ama hala, kahverengi pantolonlu kel adamlardan korkuyorum…

12 yaşındaydım, bakkala ekmek almaya gitmiştim. Mahallenin piçleri en fazla 13-15 yaşlarındaydılar, apartmanın girişinde sıkıştırdılar beni… Memelerimi, kalçalarımı ellediler, bir tanesi dudaklarıma yapıştı. Can havliyle bağırınca kaçtılar, kaçarken karnımı yumrukladılar. Aylarca bakkala bile gidemedim.

13 yaşındaydım, dershaneye gitmek için minibüs bekliyordum. Üstümde bol bir eşofman, onun üstünde kapşonlu sweatshirt. Ellerimde kitaplarım… Polis arabası durdu önümde, memurun biri, cebinden bir tomar para çıkarıp, sallamaya başladı… “Gel bak, gel, çok var bende bundan… İstersen senin de olur” diyordu pis pis sırıtarak… Korktum… Gerisin geri eve koştum, çıkamadım evden o gün…

13 yaşındaydım. Ortaokuldaydım, üzerimde okul üniforması vardı. Okuldaydım. Hastaydım, sınıf beden eğitimi dersindeydi, ben de sınıfta bir sonraki derse çalışıyordum. Sol elini asla pantolon cebinden çıkarmayan matematik öğretmenim geldi sınıfa… “Tavşanları sever misin” dedi. “Severim öğretmenim” dedim. “Ben de severim, bakayım senin tavşanların büyümüş mü?” diye elini memelerime atmaya çalıştı. Çığlık atınca çıktı sınıftan… Bir daha asla matematiği sevmedim.

15 yaşındaydım, üzerimde lise formam vardı… Jile, dizimden aşağıda… Onun üstünde hırka… İt oğlu itin biri, kalçamı sıktı yanımdan geçerken, yaşıtlarımdan iriydim, tuttum adamı bağırmaya başladım. Çevre esnaf geldi, beni tuttular o ite “kaç git oğlum” dediler.

15 yaşındaydım, üzerimde bir kot, bir kazak vardı… Akşamüstü sarhoşun biri takip etmeye başladı. Alışveriş yaptığımız kasaba girdim, annemi aradım. “Gel beni buradan al” diye yalvardım. Annem “5 dakika sonra dükkandan çık, yürümeye başla, ben seni yolda polisle bekleyeceğim” dedi. Yürüdüm, korkudan buz kesmiştim, yolun ortasında annemle karşılaştım, gözleriyle yürümeye devam et diye işaret etti… Sonra tek duyduğum bir düşme sesiydi… Geri döndüm, polis bir tekmeyle adamı düşürmüş, karakola götürüyordu. Biz de gittik. İfadem alınmadı bile, polis anneme “Kızınızın kılığına kıyafetine dikkat edin” dedi.

17 yaşındaydım, sınavlara hazırlanıyordum, dershaneden çıkmış eve dönüyordum, üzerimde bir kot bir tshirt, üstünde de kot ceket vardı. En işlek yoldan yürüyordum, belediyenin önündeki banklarda ellilerinde bir adam oturuyordu…. “Offf sen ne sikilirsin bee!” diye laf attı önce, adımlarımı hızlandırınca peşimden geldi. Lafları sıralamaya devam ediyordu ama kimse duymadı etraftan, kimse yardıma gelmedi. Gördüğüm ilk polis arabasını durdurdum, “Şikayetçiyim” dedim. Aynı arabaya bindirmek istediler o adamla, “Siz gidin, ben geliyorum” dedim. Karakola gittiğimde adama çay ikram ediyorlardı, polisin biri de “Kızım öğrencisin, uğraşamazsın sen mahkemesiydi, şuydu buydu, biz uyardık, hadi sen de affet” diyerek gönderdi beni karakoldan.

20 yaşındaydım, doktora gittim… Lokal anestezi altında küçük bir işlem yapılacaktı. Gözlerim kapalı iğne yapılsın diye bekliyordum. İğneyi yapacak kişi, memelerimi elliyordu, bağırdım, kaçtım.

20 yaşındaydım, otobüsle İstanbul’a dönüyordum. Uyuyakalmışım, sırtımda bir dokunuşla uyandım. Arka koltuktaki insan müsveddesi, belimden kalçalarıma ulaşmaya çalışıyordu. Koltuğu değiştirdim, sustum. 6 saatlik yol boyunca ağladım.

25 yaşındaydım, minibüste en az 70 yaşında bir amca, bildiğin kendini bana iyice yaslamış, yola üstümde devam ediyordu. Yüzsüzleşmiştim artık “Amca naparsan yap, olmaz seninki” diyerek gözlerinin içine bakıp, ayağına basmıştım. Bir sonraki durakta indi. Etraftakiler görmüşler ama sadece gülüyorlardı. Onlar için 70 yaşındaki bir dedenin tacizi, gülünecek bir şeydi sadece.

27 yaşındaydım, Taksim’deydim. Üzerimde gayet bol bir elbise vardı. Üstelik, 120kg’luk hiç de çekici/güzel olmayan bir kadındım. Ama gideceğim cafe’ye ulaşana kadar, en az üç kere mıncıklandım, iki kere sağlam laf yedim, bir tanesi gün ışığına çıkmamış bir fantaziydi.

28 yaşındaydım, Bakırköy’deydim. Arkadaşlarımla oturuyordum. Teyzenin biri gelip, “tshirtünden sırtın açılmış, buradaki bunca adamın abdestini bozuyorsun” diye, sağımı solumu çekiştirmeye başladı. “Cehennemde yanarsın kızım” diye eklemeyi ihmal etmedi. “Müslüman değilim ben teyze” dedim, o zaman orospu olduğuma kanaat getirdi.

Geçen yıl, bir akşam, arkadaşımla Taksim’deyim, kızkıza eğleniyoruz. Üzerimde uzun bir palto var. İstiklal’den aşağı iniyorum, biri bana doğru geliyor… Bir şey soracak zannedip, bir saniyeliğine duraklıyorum “Senin amını yalarım” diyor, neye uğradığımı şaşırıp, kafamı önüme eğiyor, programı bozup eve dönüyorum.

Metrobüse bineceksem, olur da otururum diye boynumda hep bir şal, ya da ceketin düğmeleri çene altına kadar kapalı, ki tepemde oturup memelerimi izlemesinler. Ayakta duracaksam, popomu mutlaka cama dayamalıyım ki, dokunulmasın. Taksiye bindiysem, mutlaka birini arayıp, taksideyim, geliyorum demeliyim ki, taksici beni bir bekleyen olduğunu bilsin.

Böyle bir ülkede, yaşamaktan yoruluyor insan… Başına ne geleceği belli değil… Evine dönüp dönemeyeceği bile belli değil…
Bu ülkede yaşamak gün geçtikçe daha da zor… Ucuz atlatmışım diyorum her seferinde… Ucuz atlatmışım… Bir daha bu kadar şanslı(!) olabilir miyim, bilemiyorum…

16/2/2015
Kelebek

Mucizeler Hayal değil…

Resim

Ben bugün 1 yaşına girdim… Geçen yıl bu saatlerde hastaneye yatışımı yapmış, serumumu yemeye başlamış, aşırı derecede heyecanla ameliyat saatimi bekliyordum. Ah ne gündü…  Neler vardı, neler hayal ediyordum… Korkuyordum da tabii biraz, ama her şeyin güzel olacağını biliyordum… Ameliyathaneye giderken şakalar bile yaptım…

Ardımda bıraktığım bir yılda hayatımda mükemmel şeyler oldu… Öyle ki, sanki bundan önceki 29 yılı hiç yaşamadım… Hiç olmadı… Hiç kötü şakalar duymadım… Kimse “az ye, boğazını tut, ayı bedeni satmıyoruz vs..vs…” demedi. Sanki kilolarım yüzünden kimse uzaklaşmadı etrafımdan, sanki büyük teyzem arkamdan “yazık!” demedi… Sanki, çok istediğim ama bedenini bulamadığım hiç kıyafet olmadı…

Eskiden kendimi “sosyal biriyim ben yeaa” diye tanımlardım. Değilmişim. Aslında evi ile işi arasında mekik dokuyup kendini odasına kapatan asosyalin önde gideniymişim. “Ben böyle de mutluyum, size ne?” derdim. Mutlu da değilmişim. Kendime söylediğim kocaman bir yalanmış. 3 dakika yürüyünce tıkanan nefesime rağmen, sağlıklıyım derdim. Değilmişim. Sık sık hastalanır, amansız kemik ağrıları çeker, kilitlenir yürüyemezmişim. İyi oyuncuymuşum, kendini kandırmakta oscar ödülü verilse, kimselere bırakmaz her sene ben toplarmışım. 

Bu bir yılda dünyam değişti… Tam anlamıyla değişti… Bir kere, o çok yüksek zannettiğim ama aslında yerinde yeller esen özgüvenim, ciddi anlamda tavan yaptı. Kendimi yıllardır hayalini kurduğum tiyatro sahnesinde bile buldum… Daha ne olsun canlar  Yürüyüşüm, duruşum, bakışım, nefes alışım değişti. Sağlığım ise hiç olmadığı kadar iyi (bu cümleyi okuduktan sonra maaşallahları sıralamayana bozulurum). Artık, hiç bir mağazadan beden yok diye çıkmıyorum mesela, beğenemedim bir şey diye çıkıyorum. Çünkü 56 bedenden 38 bedene düşmenin huzurunu yaşıyorum. Yürümek gözümü korkutmuyor. Merdivenlerden tırsmıyorum. 8. kata geldiğimde daha yok mu diyebilecek kadar da şımarığım  Turnikelerden geçerken yan dönmüyorum. Hatta milim oynamıyorum, dümdüz geçiyorum. Otobüste iki kişi arasına patadanak oturabiliyorum, rahatsız etme korkusu yaşamadan. Dans ediyorum… Dans… Kimsenin dikkatini çekmeden hem de… Dans eden sıradan bir kadınım pisti izleyenler için, kimse ardımdan kıs kıs gülmüyor mesela 

En önemlisi, sağlıklıyım… Mutluyum… Gerçekten mutluyum… Gülerken, gözlerimin içi gülüyor artık… Fotoğraflardan kaçmıyorum…

Bu aynadaki yeni benin ben olduğuna bazen ben bile inanamıyorum… Ama benim…

İlk defa, tüm içtenliğimle şunu söyleyebilirim… İyi ki “yeniden” doğdum… Hayatıma sihirli elleriyle dokunan çok sevgili Superman’im Halil Coşkun‘a bir ömür teşekkür etsem yine de minnettarlığımı anlatamam… Üstüne kitap yazsam yetmez, o derece canlarım… O benim yeni hayatımın mimarı… Odasından içeri ilk girdiğimde, o içten gülümsemesiyle elimi sıkıp, “her şey çok güzel olacak, önümüzdeki yaz, sen bile kendini tanıyamayacaksın” demeseydi, ben galiba başlayamazdım hiçbir şeye… Elimi öyle kuvvetli sıktığınız ve o güveni ilk tanıştığımız anda sağladığınız için çok teşekkür ederim Hocam…

Çenem düştü yine.. Çok konuştum…. Sevgili Ailem, hayatınıza gereken önemi verin… İkinci bir hayat verilmeyecek size, onu siz kazanacaksınız… Korkularınızın üstüne gidin… Obezite bir hastalık ve onu yenecek kadar güçlüsünüz… Bir adım atmanız yetecek…

Sağlıklı günlere, hep birlikte…

Sevgiler…
Kelebek

28/05/2014

Post-op 1. yıl.
Tüp Mide/Sleeve Gastrectomy
135 kg (ameliyata giriş 133kg) – 69 kg.
VKI: 40.3’ten 20.6’ya.

Resim 

Dip Not: Soracaklar için, boyum 183. Sarkmalar elbetteki var ama şu anda sadece göbek bölgesi sorunlu görünüyor, ama hayır henüz estetik operasyona girmedim. 18 aylık sürecin bitmesini bekliyorum :))

İyi ki varsın ANNE…

ResimResim

Anne…

Hayatımda tanıdığım en güçlü kadın… Kahramanım… Bu yazıyı sana, sen içeride çayını yudumlarken, teyzenle konuşmalarını duyarken yazıyorum. Bilirsin, ben biriktirir biriktirir söyleyemez, içimi dökerim kelimelerle… Bu sefer sadece olduğun için teşekkür etmek istedim…

İyi ki varsın anne… Yoksa en iyi arkadaşımı bir ömür aramaya devam ederdim… En iyi arkadaşım olduğun için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Seninle ettiğim kavgalar olmasa, sevmediğim şeylerle başa çıkmayı öğrenemezdim… Benimle kavga ettiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Sen olmasan, affedilmenin ne demek olduğunu asla bilemezdim. Affedilmenin getirdiği huzuru tanımama izin verdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Sen olmasan affetmeyi öğrenemezdim. Kırıldığın onlarca şeye rağmen her seferinde affedebildiğin ve bunu bana öğrettiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Seni ne kadar kızdırsam da, her düştüğümde yaralarımı sarmak için orada olduğun için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Hatalarıma rağmen benden asla vazgeçmedin. Hatalarımdan ders almama izin verdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Sana, “kendimi artık annen gibi hissediyorum” dediğimde, gülmeyip beni dinlediğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Aldığım kararlar hoşuna gitmese bile, destek olduğun, elinden geleni yaptığın için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Tüm dağınıklığıma rağmen, eşyalarımı hala sokağa atmadığın için teşekkür ederim. 🙂
İyi ki varsın anne… Gecenin üçünde beni arayıp, “hala gelmiyor musun? eğlence yetmedi mi?” diye sorduğun için teşekkür ederim (ama eğlence hiç bir zaman yetmez anne 🙂 )
İyi ki varsın anne… Babama hiç ihtiyaç duydurmadığın için, hem annem hem de babam olmayı fevkaladenin fevkinde başarabildiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Kahkahalarımın arasından gözlerimdeki yaşı görüp, neyim olduğunu sorduğun için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Tüm dengesizliğimi dengeleyebildiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Beni böyle deli, böyle başına buyruk, böyle aklına eseni yapmaya çalışan biri olarak yetiştirdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… İçimin sıkıntıdan kabardığı anlarda, yanımda ya da telefonun ucunda olduğun, beni rahatlattığın için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Her şeyi gördüğün / bildiğin halde bilmemezlikten geldiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Beni olduğum gibi sevdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Benden hiç vazgeçmediğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Dilimi tutamayıp akrabalara saydırdığım zaman, onların yanında kızar gibi yapıp yalnız kalınca “fakat ne güzel laf soktun haa” diye benimle beraber gülme krizine girdiğin için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… Kucağına yattığımda saçlarımı okşadığın için teşekkür ederim.
İyi ki varsın anne… “ver bakiim bi dudak” dediğim de, o dudağı verdiğin için teşekkür ederim. (gerçi bu aralar hiç yapmıyorsun, aldatıyor musun olm beni? )
İyi ki varsın anne… Gerçekten…

Ve hep olmaya devam edeceksin… Sonuçta sen benim, annem, arkadaşım, kızım, canım, eksik yanımsın…
Hayat bizi birbirimizden ayrı düşürdüğünde bile (biliyorsun, yakın zamanda kendi kanatlarımla uçacağım ve hayır bunun tartışmasını yapmayacağız 🙂 ) yine olacaksın… Çünkü sen ANNEsin… Hep yanımda olmalısın…

Seni seviyorum ANNE… Senin, ve senin nezdinde; Gülsüm Elvan’ın, Emel Korkmaz’ın, Hatice Cömert’in, Sayfi Sarısülük’ün, Fadime Ayvalıtaş’ın, Emsal Atakan’ın, Saliha Önkol’un, Makbule Kaymaz’ın ve otuz yıl oğlu dönsün diye bekleyen Berfo Ana’nın anneler günü kutlu olsun…

Tüm sevgimle…
Kızın…
11/5/14

Teşekkürler 30 Yaşım

Buraya 30. yaşıma teşekkür yazısı gelecek 🙂

Evet, bu sene gerçekten diyorum bunu: “İYİ Kİ DOĞDUM..!”

Berkin… İçimin Yangın Yeri…

Resim

23 Kasım 2012 tarihinde Yeşil Gözlü Çocuğun ardından yazdığımda, “Hayat bir daha yitip gidenlerim için bir şey yazdırmasın” diye bir dilek tutmuştum. Olmadı dileğim. Tutmadı. Bugün içim yangın yeri. Bugün içim, hiç görmediğim, sesini duymadığım, sarıp kokusunu içime çekmediğim, halini hatrını soramadığım, beni hiç tanımayan, hiç tanışmadığım henüz onbeşinde bir ana kuzusu için yangın yeri.

Berkin… Berkin’im… Kömür gözlü, özgürlük kaşlı kardeşim, evimin en küçüğü, oğlum… Her dileğimin ilk cümlesi… Her temennimde yer alan… Üzerine milyonlarca umut biriktirdiğim, hayaller kurduğum, uçurtmaların kuyruklarına adını yazdığım… Ah benim kokusunu hiç duymadığım meleğim… Ne çok istedim, bir sabah sen uyandır beni… Bir sabah “Abla hadi kalk” dediğini duysaydım, ikiletir miydim hiç lafını? Ki çok zor uyanırım ben sabahları, sen bilmezsin ablam…Bilemeyeceksin de… Hiç fırsatımız olmayacak çünkü bizim birbirimizi tanımaya…  Oysa ne çok isterdim seninle bir Beşiktaş maçına gidip “Kartal gol, gol, gol” diye tezahürat yapmayı. Nasıl isterdim senin bana Beşiktaş marşlarını öğretmeni… Sana söz, hepsini tek tek öğreneceğim Berkin… Senin için…

Berkin’im, kömür gözlüm, ne çok hayalim vardı sana dair. Bir kere, iyiye ve güzele dair tüm umutlarımı sana bağlamıştım ben. Sen uyanacaktın… Seninle beraber herkes uyanacaktı… Sen uyurken ne kadar çok ablan, abin olduğunu görecektin, aklın uçacaktı. Hepimizi sevecektin belki… Tedavin esnasında canın sıkılmasın diye oyunlar oynamaya gelecektim seninle, sana hikayeler okuyacaktım. Ah benim özgürlük kaşlım, ciğerparem, can oğlum… Şimdi içimde kocaman bir boşluk var.

Berkin’im, küçük prensim… Özür dilerim… Sana güzel bir dünya hazırlayamadığımız için özür dilerim. Ardından bir cümle bile edemeyen devlet büyükleri(!)ne ülkeyi bıraktığımız için özür dilerim. Adını anmaya bile korkan soysuzları başımıza getirdikleri için özür dilerim. Senin gibi masum bir ana kuzusunun ardından saçma sapan konuşmalar yapan insanlar(!) olduğu için özür dilerim. Anneni, babanı ve ablalarını teselli edemediğimiz için özür dilerim.

Berkin’im… Abilerine emanetsin şimdi… Ali İsmail’in, Abdocan’ın, Ethem’in, Ahmet’in, Mehmet’in, Medeni’nin, Hasan’ın yanından ayrılma… Onlar ailen senin… Abilerin… Ellerini bırakma… Yerin onlarla beraber kalbimizde…

Berkin’im, sana and olsun, seni bir an unutursam kalbim kurusun…

Rahat uyu güzel oğlum…

Ablan.

K.

11/3/14

Eline, kalemine sağlık. Sende de ne dil varmış Barış Atay

Bizim büyük acılarımız var hepimizin faillerini bildiği ve emin olun, sizin oyununuzun, rahatınızın bozulmasından çok daha acı..

Previous Older Entries